Cahit Zarifoğlu’nun Neo-Epik Öyküsü: “İns”

12
Görüntüleme

İlk söz

Sağlığında daima anlaşılamamaktan yakınan ve metnin yazımsal kurallarını çok da ciddiye almayan yazarın Hikayeler adı altında yayınlanan kitabı daha önceki anlatıların bir araya getirilmesiyle oluşturuluyor. İns kitabın ilk ve en oylumlu öyküsü. Bu hikâyeye ve diğerlerine geçmeden önce Zarifoğlu diliyle anlatısı hakkında bazı mülahazaları serdetmemek okuru sıkıntıya düşürecektir. Kapalı, imgesel ve humoral üslubu seven bir yazardır Zarifoğlu. Biçemini belirleyen öyküsel motif ve imajlara bakıldığında göze çarpan başat unsurlar; yazarın söz’ün arkasına sığındığı intibaı ile düşünceyi ifade ederken kullandığı metaforları sıklıkla kutsal, ahlaki ve etik argümanlardan seçmiş olmasıdır.

-Metaforik anlatı İns

İns baştan sona böyledir. Kimdir İns? Tabii ki de İns(an). Hikâye boyunca sıra dışı güçlere, olağanüstü vasıflara sahip bir kahramanla karşı karşıyayız. İsimsiz ve fakat cisimlidir bu kahraman. Çeşitli ve değişik ulus-milletlerin yaradılış destanlarındaki mitolojik kahramanların sanki bileşkesi veyahut kesişkesidir İns. Bir nevi Kayra Han, Oğuz Kağan gibidir.

Mimesis yüklü karakterdir. Daha dinsel ve spesifik bakılacak olursa Hz.Âdem’in arzdaki sureti, temsilidir. Tahkiye boyunca kâh fantastik ve mitolojik, kâh epik ve destansı bir anlatı buyur etmektedir bizi. Metinden içeri girdiğimizde kozmik unsurların varlığı (güneş, ay, yıldızlar, rüzgâr, hava) ile topolojik formlar (yer, dağ, tepe, deniz, kaya, toprak, kum) şaşırtıcı yönleriyle çıkar karşımıza. Anlatıcı ‘alıcı ile gönderici arasındaki göndergesel dizge’nin çoklukla dikey, azınca da yatay korelasyonlarını gözler önüne sermekle sanki bizi kutsal bir metnin yine mukaddes rivayetlerine davet etmek istemektedir. Bunlar da sıkça paradigmal değer ve dualist önermelerle sağlanır. Böylesi bölmelerde alışılmamış bağdaştırma numunelerine tevafuk ederiz. Bilinci zorlayan sürrealist söz varlığının yanı sıra anlatı tekniğinin tabiri caizse belkemiğini teşkil eden egzistansiyal yaklaşımlar akl yetisinden ziyade kalb marifetine iltifat edici bamteli doneler olarak öyküde neşvünüma bulur. Mitosların, mimesislerin yekûnudur İns. Her veçhiyle farklı, özgün ve post-yetisel bir varlıktır. O kerte ki; gece doğar, gündüz büyür. Atını, keçisini, kadınını yanına alır. Beyaz saçlı anasıyla babası da yanındadır. Anlam’ı arayış hikâyesi bu şekilde başlar. Düşünsel metaforlarda İbrahimî, duygusal iklimlerde Yusufî, sözel âlemde Davudî bir arayış. Mutlak varlığın, ontolojik hakikatin, mukadder sorgulayışın reveransıdır seyahat. Keçi yaşlanır.

İns de. Onu fark eder de, kendini ayırt edemez. Canlıdır her ikisi de. Ne ki biri subje (İns), diğeri obje (keçi) hükmündedir. Ve hüküm ilahidir. İster mükellef olsun, ister olmasın; kuşku yok ki her can sahibi ölümü tadacaktır. Toprakla konuşur İns. Ağacı kökünden kucaklayıp söker. Keçiyi boğazlar. Anasıyla babası sırtını kayalara yaslayıp güneşe bakar vaziyette can verir. Tüm bu vaka zincirinde özne; daima oluşum (tekevvün), değişim (tedevvür) ve başkalaşım (tekamül) evrelerinden geçer.

Bu geçişte daima faal (etkin) ve dominant (başat)tır. Bu arada toprakta zelzelevî bir sarsıntı, çatlak ve yarıklar oluşur. İns çocuğuna kavuşur. Toprak anaç kadın gibidir. Habire doğurur, ürer, çoğaltır ve sağaltır. Muharref Tevrat’ta da tabiat; dişil, kadın ve dolayısıyla anadır. Zaman da baba. Biri doğurur, diğeri öldürür. Yazar bu ve bunun gibi birçok anlatıda kutsal metinlerle içli dışlı bir duruş sergiler.

Gittikçe üreyen ins(anlar), zamanla yerleşik bir konuma geçerler. Çadırlar kurulur, toprak işlenir, hayvanlar terbiye edilir. Tam bu sırada düşünce’yi (ide-fikr) yakalar İns. Mazisine avdet eder. Çocuğuna hayvan yüreği verir. Ateş keşfedilir. Hayvanların eti yenir, derisi giyilir, kıl-tüyüyle yatılır. İşaret dili vardır ol vakt’ler. Söz henüz icat edilmemiş, hürriyetine kavuşturulmamıştır. Canı sıkılır İns’in. Birden ‘kelime’ düşer içine. Uzlete çekilir. Epeyi zaman bir ve tek yaşar. Aradan üç patlama (evre) geçer. Anlatının sonunda dışarı çıkar ve halkına -ilk ve son- şu tümceyi nakleder: “Ey yeryüzü değişeceksin! Ey insanlar değişeceksiniz!” Vaka örgüsü böyledir İns’in. Ana vaka İns ve yakınlarıdır. Çerçeve vakalar ise yaşadığı serüven, anlam ve hakikat arayışı, geçirdiği içsel ve dışsal evrelerden mürekkeptir. Ses tekrarlarını sever Zarifoğlu. Bu tür tekrarlarda başta muhkem kitabımız Kuran-ı Kerim olmak üzere Tevrat ve İncil’den sıkça istifade eder.

Hem tematik ve hem dilsel enstrümanlar zaviyesiyle başvurduğu kaynaklar mukaddes metinlerdir. Hususen ve bağlacının yanı sıra belirteç ve eylemsel söz ve öbeklerinin sıkça tekrarı bu tezimizi kanıtlar mahiyettedir. Önad ve zarf tercihlerinde bilincin altına inmeyi yeğler Muhakkik. Bunu kasten yapar. Alışılmadık bağdaştırmalar işte tam da bu noktada devreye girer: “Onlarca pahalı kalıyor, sahici sesler, zom karanlık, can kalmamış olarak, bedendeki bocalayan ölü…” Aforizmatik duyuş ve düşünüş argümanları İns’i, diğer ins(an)lardan ayırır.

O bilge, cesur, kahraman, sözün özü tanrısal vergi ve vetirelerle donatılmıştır. Bakmayın siz kelime’yi geç bulduğuna. Hayır efendim. Yazar bu bağlamda bizimle oynar adeta. Zira kelime’yi çoktan bulmuş, ne var ki onu ifade melekesine geç kavuşmuştur. Aksi takdirde tahkiyeyi baştan sona sil baştan yorumlamak kaçınılmaz olacaktır ki; bu da, okuyucunun zihninde tarifi muhal paradokslara sebebiyet verecektir. Oysa ortada ne çelişki var, ne dualite. Tersine İns’in monologlarını okuyoruz metin süresince. İçsel değil ancak. Konuşamasa da bilgece düşünür İns. Düşünce frekansı seslidir. “Her şey, bir tek şeyin bir parçasıydı.” Burada belirsizlik adlığı olan şey iki kez, yine belirsizlik önadı olan bir de iki kere kullanılmıştır.

Bir ile bir’in toplamı iki’dir. Sofistike anlatıda bir, erkektir; iki de dişi. Nasıl ki erkekle dişinin birleşiminden çocuk üremişse; diğer tüm sayılar da bir ile iki’nin izdivacından neşet etmiştir. Kapalı, ikircil, paradoksal, imgesel düşünmeyi sever Zarifoğlu. Bu biçem ve kuram tarzı ziyadesiyle şiirlerine, şiirleri kadar olmasa da hikâyelerine de sirayet etmiştir. “İns yalnızlığı bir başkası ile deniyordu.” / “Ovadaysa rahimler açılmıştı.” / “Düşüncenin başını kaldırdı.” gibi daha birçok örnek tümcede yukarıda arzına çalıştığımız sıra dışı, akıl sınırlarını zorlayan buluşsal ve bilişsel söz varlıklarıyla karşılaşmak işten değil:

“Bir güneşte yine gün ortadayken…” yani “günlerden bir gün” anlamına gelebilecek olan; “İns’in kadının sağları dağılmıştı.” ise “İns’in eşinin çocukları gitmişti” manasına varılabilecek biçimdeki tanısal sözdizimleri bile tek başına Zarifoğlu kaleminin ne kerte kudretli ve sanatlı bir yapıya sahip olduğunu gösteren etkileyici numunelerdir. Kesme işareti (apostrof) kullanmaz yazarımız. Türk Dil Kurumunun 1960 sonlarına kadar uygulayıp daha sonradan vazgeçtiği orta hece dar ünlülerini de o şekilde bırakmakta ısrar eder. (anlıyacaktı, kaplıyan, titriyerek, kımıldamıyan, kanıyarak, fırlıyacak gibi) Yazım kurallarını, noktalama imlerini sevmediğini biliyoruz yazarın.

Virgülden hemen sonra ‘ve’ bağlacını kullanır. (geldi, ve gitti gibi) Sert ünsüzleri yumuşatmaz kimi zaman. (kurdu yerine kurtu gibi) Mutlak Hakikati, İlahi Varlık’ı (ontoloji) arayış macerasında yaşadığı dünyevî onca şey’den (masiva) sonra uzlete çekilir İns. Bu uhrevi bir olgudur hiç kuşkusuz. Zira mutasavvıflar kesret sonrası masivadan arınarak vahdet’e varma ereğiyle ömür sürerler. Onlarca dünya zindandır, karanlıktır. Sadece kalp gözü açık olanlar bunun farkındadır. İns böyledir işte. Kadından, dünyadan, eşyadan el-ayak çekmesi başka türlü izah edilemez aksi takdirde. Beri yandan azap ve hastalıklar Kuşçu’nun ağzından İns’e haber edilir.

Bu determinist kuram(neden-sonuç ilişkisine

dayalı felesefi görüş) ile materyalist inanış (uhrayı öteleyen mekanik dünya algısı) insanı, arzdaki cehenneme doğru sürükler. Eşya ile aralarındaki bu hercai ve tutarsız yaklaşım biçimi yüzünden ölümcül dürtülerini pervasızca ortaya çıkartır İnsoğulları. Zaman (gece, gündüz, güneş) ve mekan (dağ, tepe, kaya, ova) unsurları sıkça yer alır tahkiyede ve fakat bunların belirleyici olduğunu söylemek zordur. Diğer bir ifadeyle natürel değildir bu komplikeler. Tıpkı destan ve masal tarzı mitsel anlatılarda olduğu gibi yarı belirli ama çoklukla belirsizdir. Çatışma argümanlarında yazar hayli cömerttir. Ağacı söküp ondan darağacı yapması, keçisi yedikçe otların azalması, insanlar kötüledikçe azap ve hastalıkların çoğalması, sayıca çoğalmasına rağmen yalnızlığa çekilmesi gibi zıt kutupların birlikte yer aldığı bölümler az önce ifade ettiğimiz üzere epeyi fazladır. Aşağıdaki iktibas onun hakikate varış hikayesini özetler gibidir bize: “İns bir çadırı içine alacak bir başka çadır, o çadırı da kapsayan bir başka çadır, sonra daha büyük bir çadır kurdurur ve karanlıkta en küçük çadıra girer. Çadırların çullarını da ışık sızmasın diye kapatır ve başına bir ayı postu geçirerek toprağa doğru eğilir ve düşüncelere dalar.” Burada günlerce kaldıktan sonra kelime’yi yani Zikrullah’ı, yani makro-kozmos olan evren ile mikro-kozmos olan insanı yoktan var eden Yüce Allah’ın dilini, tek kelime ile Kuran-ı Kerim’i bulur.

Dinsel, mistik ve psişik anlatılar harmonisi İns. Dil bu yüzden sanatsal ve anlatı biçimi öyküleyici ve betimsel. Benzetim ve bildirişimlerde bilinçaltı (tahteşşuur) hedef alınmış. Hikâyenin vuzuha kavuşması için ciddi bir tasavvufî tecrübe ve felsefî bilgi gerekiyor. Özellikle filtrelenmiş vaka örgülerinde iletinin kanala kavuşurken kendini gizlediği gerçeğini görenler adına şunu söylemek kaçınılmazdır. Bağlamsal vetirede dönütler sırra kadem basıyorlar. Yerlerine ne kaynak anlatıcı geçiyor, ne muhatabı. Belki ikisi bir ve beraberdirler.

-Sonsöz-

Zarifoğlu hikâyelerine derli toplu bakıldığında onun Türk Edebiyatına getirmiş olduğu yeni söyleyiş tarzıyla anlatım biçimini açıkça ortaya koymakta fayda var. Zira durum ve olay öykücülüğünün yapısal bütün taşlarını yerinden oynatmış bir yazardır Zarifoğlu. Sallinger’deki şaşırtmaca unsurlarını Atay’daki ironiyle birleştirip üstüne Sait’in kesitçiliğiyle Seyfettin’in vakacıl bakışını ve Sabahattin Ali’nin yazınsal tezli duruşunu eklediğinizde ancak o vakit Zarifoğlu evrensel kümesini elde etmiş olursunuz.

Dili tınmaz, imla ve noktalamaları tınlamaz gibidir Zarifoğlu. Nevi şahsına münhasır bir dil olgusu geliştirmek istediğini söyleyebiliriz. Ancak itiraf etmek gerekirse bu yeni değildir. Dediğimiz gibi 1960 sonlarına kadar yazılı medyada ve edebi ürünlerde dil, zaten böyledir. Onu özgün kılan yön sanırız kutsal metinleri edebiyata uyarlarken yine dilin kutsi referanslarından bolca faydalanmak olmuştur. Letrist ve kübistlerin yazım kurallarıyla noktalama imlerinde yaptığını yapmaya kalkışarak hikayenin olmazsa olmazlarını yerle bir etmeye kalkışmıştır. Başarılı olmuş mudur peki? Bir parça. Zira çok zaman dili; pürüzlü, kusurlu ve anlamsal açıdan kapalılığa sevk etmiştir yenicil bu yaklaşım. Anlatı tekniğine gelince daha ziyade öyküsel ve betimseldir. Seyrek de olsa öğretici ve açıklayıcı anlatım tarzları da tercih edilmiştir.

Dilin kullanımı çoklukla sanatsal, şiirsel ve imgeseldir. Bazen göndergesel işlevine de müracaat edilmiştir. Tema destansı, spesifik, dinsel ve bireycil konulardan seçilmiştir. Dinsel metinlerdeki coşkulu anlatım, bireysel unsurlarda nöbetini duruluğa ve sakinliğe devreder. Ne’yi anlattığını tam olarak açığa çıkarmaz Zarifoğlu. Çünkü bilinçten çok bilinçaltına inmeyi sever. Söz oyunlarına, yeni söyleyiş unsurlarına, sanatsal yaklaşımlara yöneldiği durumlarda kemiyet’ten sıyrılıp keyfiyet’e sığınır. Dili zorlar. Kelimeler yeniden formatlanır.

Öbeksel dizilişler kompleks özellikler taşır. Edebiyat türleri arasında rahatlıkla seyrüsefer eden bir anlatıcıdır Zarifoğlu. Bunu başarmak çok az sayıda sanatçıya nasip olmuştur. Sadece hikayenin değil, kalem koşturduğu tüm türlerin (günlük, roman, şiir, tiyatro, retori, değini, mektup) üstesinden hakkıyla gelebildiği içindir ki; Modern Türk Edebiyatında Zarifoğlu ismi başlı başına bir evre teşkil edecektir. Son olarak Serdar Yakar’ın gayretleriyle Cahit Zarifoğlu’nun gençlik dönemine ait olduğu öne sürülen farklı iki öyküsü yakın dönemde bir edebiyat dergimizde neşredilmişti. Defalarca Serdar Yakar’a ulaşmak istemedim ve fakat muvaffak olamadım. Bize göre bu öyküler; Cahit Zarifoğlu dil, biçim ve biçeminden fersah fersah uzaktır.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Ahsenü’l-Kasas / Şeref Akbaba
Ege Türküsü / Ali Yaşar Bolat
Semender / Ebubekir Koçak
Bir Umuttu Hayat / İbrahim Kaya
Eksik Yanım / Nurşah Karaca
Tümünü Göster