Olağan-Üstü Bir Hikaye: Necip Fazıl Hikâyelerinde İmkân Ötesinin Anlatımı

13
Görüntüleme

Medeniyet hikâyelerle kendini tasvir eder. Tasavvurun dokusunu oluşturan hikâyeler kur­maca değil bizatihi hakikattirler. Kurmaca ola­bilmesi için bir kurgu ustasının bulunması ge-reklidir ki burada bir kurgu ustası değil raviyan-ı ahbar ve nâkilan-ı asâr vardır ve o öyle rivayet etmiştir. Hikâye böyle gelir, bu şekilde devam eder. Bir mağara varsa, o mağarada ejderha­lar yaşamaktaysa, bu böyle rivayet edilmiştir, bu yüzden de hakikattir. O ejderhalarla bir Cenkname kahramanı bir zamanlar savaşmış, onları oraya hapsetmiştir.

Oraya da daha fazla yaklaşılmaz. Bu yüz­den klasik hikâyede olağanüstüye yer yoktur. Anlatılan ne varsa olağandır, imkânlıdır. Henüz bir tür olarak tanımlanmayan bu hikâyelerde raviyan-ı ahbar ve nakilanı asar öyle rivayet ettikleri için rivayet edilenler bir zamanlar bir yerlerde yaşanmış şeylerdir ve yine her an yaşanabilirler, yaşanıyorlardır. Hamzaname, Battalname gibi hikâyeler anlatıldığında bun­lar hayal ürünü şeyler diye düşünülmemiştir elbette. Bu hikâyeler halk arasında metafizik olanla irtibatı devamlı kılmış, aklı maddenin ötesine iliştirip, mümkünlerin sınırlarını öteye taşıyarak, mümkün ile “imkân ötesi” arasındaki bağı sağlamlaştırmıştır.

Mircea Eliade’nin Mitlerin Özellikleri isimli meşhur kitabında Gerçek Öykü/Yalan Öykü şeklinde yaptığı ayrımı da burada referans olarak kullanabiliriz. Eliade’ye göre, “mitlerin” yaşadığı toplumlarda gerçek öyküler; dünyanın kökeni ile ilgili olanlar, bir milli kahramanın hikâyesi ve bu kahramanın halkını canavarların elinden kurtarması, sihirbaz hekimlerin hikâye-leri gibi konuları ihtiva eder. Yalancı hikâyelere gelirsek; bunlarda gündelik hayata ilişkindir. Gerçek hikâyelerde kutsal olan yalancı hikâye-lerde ise sıradan olan vardır. T.H Ribot, Yaratıcı Muhayyele isimli çalışmasında İptidai İnsan ve Usturelerin İbda’ı başlığı altında “Kamusal Muhayyele” gibi bir kavram ortaya atar ve bunu iptidai olarak tanımladığı insana, “Ferdi Muhayyele” tabirini ise medeni olarak tanımladığı insana atfeder. Elbette burada ipti­dai/medeni tanımlamaları keyfidir. Metafizik yerine fiziğin öne çıkarıldığı rasyonel bir çerçeve içinden bize seslenir.

Türk Edebiyatında modernleşme döneminde bir taraftan divan şiirinin mazmunlar dünyası karikatürize edilirken diğer taraftan hikâyenin dayandığı muhayyele yerle bir edilir. Şemsettin Sami’ye göre Shakespeare Moliere gibi yazarların eserleri okunduktan sonra Leyla’nın ay ile konuşması, Ferhat’ın dağları yarması gibi çocukça hikâyeler yazılamayacağını söyler. Namık Kemal de klasik hikâyeyi medeni bir çağa layık görmez. Bu bir yönüyle “maşeri muhayyelenin” yerini “ferdi muhayyelenin” aldığı dönemdir. Bu dönem ve bundan sonra gelecek kalem erbabına göre, daha önceki hikâyeler iptidai insana seslenmektedir.

Hikâye kendini bu zemin üzerine metafizikten kopuk olarak kurar. Her ne kadar ilk elden Aziz Efendi’nin Muhayyelat’ta yahut Emin Nihat’ın Müsameretname’sinde “olağanüstüye” yer ver­iliyor olsa da dönem itibariyle raviyan-ı ahbarın rivayet ettiği maşeri muhayyele ürünü anlatı yerine ferdi muhayyele ürünü anlatılar belir-meye başlayacak, klasik anlatının olağan kabul ettiği Eliade’nin tabiriyle “gerçek hikâyeler”, bu vakitten sonra olağanüstü tanımlaması ile anılacaktır. Bu yeni dönem insanının kendini medeni kendinden öncesini ise iptidai olarak tanımlamasıyla da ilgili olacaktır.

Bu dönemden sonra maşeri muhayyelenin olağan olarak tanımladığı anlatılar, ferdi muhay-yele ürünü hikâyelerin birer karikatür malzeme­si olarak kalacaktır. Ahmed Midhat’tan, Halit Ziya’ya, Hüseyin Rahmi’ye Ömer Seyfettin’e, Yakup Kadri’ye kadar pek çok isimde geçmişin klasik anlatıları artık birer karikatür malzeme­sidir. Ahmed Midhat, Çengi romanında Daniş Çelebi’yi Hamzaname, Muhayyelat okuduğu için komik duruma düşürürken benzer durum­lar Hüseyin Rahmi’nin Gulyabani, Ömer Seyfettin’in ve Yakup Kadri’nin Perili Köşk gibi hikâyelerinde açığa çıkar. Cervantes’in romans türünü karikatürize etmesine benzer şekilde Ahmed Midhat Efendi’de klasik anlatıyı kari­katürize eder.

Bu sürecin, klasik olanın olağan kabul ettiğini tamamen öteye ittiğini, ötede hapis tuttuğunu ve öte ile mümkünler alemi arasındaki bağı kopararak seküler bir dünyayı tasavvur ettiğini söyleyebiliriz. Netice itibariyle ortaya çıkan yeni medeniyet geçmişin olağan kabul ettiğini olağanüstü olarak tanımlayarak Batıdan sonra Türkiye’de de yeni hikâyesinin tasvirini Cumhuriyetle bir toplum tasavvuruna dönüştürmüştür.

Bu “yeni medeniyetin” hikâyesi içerisinden ilk aykırı ses Cumhuriyet sonrasında Necip Fazıl’dan çıkmıştır diyebiliriz. Medeni olanın iptidai olarak kabul ettiği insanın olağan olarak kabul ettiği hikâyeyi aynı olağanlıkla, kari­katürize etmeden anlatmıştır ilk defa Necip Fazıl. Yılan Kalesindeki Hazine isimli hikâyesinde halk hikâyesinden faydalanır. Halk, Yılan Kalesi’nde kocaman boz bir yılan olduğunu, bu yılanın vaktiyle burada oturan bir derebe-yinin ruhu olduğunu ve hazinesini koruduğu anlatmaktadır. Necip Fazıl bu bilgiyi verdikten sonra anlatı zamanından geriye dönerek üç gencin bu kaleye hazine aramak için git­tikleri bir zamanı anlatır hikâyesinde. Hikâyenin sonunda yeniden halk hikâyesinin nakledildiği zamana dönerek hikâyesini şöyle bitirir: Bu köyün yolundan geçen arabacılar, tabak gibi dümdüz ovada, birdenbire bir duvar çıkışıyla yükselen dik yarın önüne gelince dizginleri çekerek atları durdururlar ve kamçılarının ucuy­la yolculara yarın tepesini gösterirler:

– Yılan kalesi!…/Bir gece köyün üç delikanlısı, gece yarısı kaleden bir ses duyarak hazineyi aramaya gitmişler. Ertesi gün köylüler delikanlıları kalenin üstünde yılan sokmuş gibi şişmiş ve ölü bulmuşlar…/

“Araba hızla uzaklaşır ve arkasını dönen yol­cular kalenin ufacık mazgal deliğinde, yumruk kadar başı, hızlı hızlı nefes alıyormuş gibi açık duran ağzı ve boncuk tanesi kadar küçük yeşil gözleriyle bir yılanın arkalarından baktığını görür gibi olurlar.”

Hikâye bu şekilde kurgulanırken Necip Fazıl kendinden önceki isimlerde olduğu gibi her­hangi bir şekilde bu anlatı üzerinden bir yargıda bulunmaya yahut durumu karikatürize etme-ye gitmez. Anlatının olağanlığından yanadır, bu hikâyede olağanüstü bir durum görmez. Bu yönüyle de modern hikâyenin ve hikâye­cinin “iptidai” gördüğü “maşeri muhayye-leye” kıymet verir. Bu yönelişten Necip Fazıl’ın Anadolu’ya yönelirken hakiki bir yönelişle yöneldiği sonucunu da çıkarabiliriz.

Anadolu Mecmuası’nda Hilmi Ziya Ülken Anadolu Örfü ve Destanlar konusuna eğilirken artık Battalname, Danişmendname, Hamzaname gibi destanlara farklı bir cepheden bakılması taraftarıdır ve maşeri muhayyele­nin ürettiği destanlara milletlere mefkûre­sini gösteren, istikametlerini tayin eden bir fonksiyon yükler. Ülken’e göre Destan tarihi mukadderatın millete bahşettiği bir imarettir ve orada her sanatçı kendi dağarcığını doldurur.

Burada artık halk anlatılarına daha önce saydığım Ahmed Midhat, Hüseyin Rahmi gibi isimlerin baktığı zaviyeden bakılmadığı görü-lür. Necip Fazıl bu hikâyesinde kendisinin de yazarlarından olduğu Anadolu Mecmuasının belki de bu bakış açısının tesiriyle hikâyesini oluşturur ve kendinden öncekilerin olağanüstü diyerek karikatürize ettiği hikâyeyi olağanın sınırlarında anlatarak metafiziğe kapı aralar, öte ile hikâyenin bağını kurar. Necip Fazıl’ın sadece Yılan Kalesi’ndeki Hazine isimli hikâyesi değil Hikayeler toplamındaki ilk sekiz hikâyesi ol-dukça önem arz etmektedir.

Bu hikâyeler içerisinden Bir Yalnızlık Gecesinin Vehimleri Bergson’un metafiziğine dayanır, Paradi isimli hikâye Ziya Gökalp ve Durkheim Sosyolojisine eleştiriler barındırır, Şehit hikâyesi öteyi olağan olarak hikâyeye taşır. Bu ilk sekiz hikâye, hikâye türünün Tanzimat’tan sonra tedricen hakim konuma gelen “resmi ideolo­jisinden” ciddi bir ayrılış olarak ele alınmalı ve değerlendirilmelidir…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Ahsenü’l-Kasas / Şeref Akbaba
Ege Türküsü / Ali Yaşar Bolat
Semender / Ebubekir Koçak
Bir Umuttu Hayat / İbrahim Kaya
Eksik Yanım / Nurşah Karaca
Tümünü Göster