Masal İçinde Masal

38
Görüntüleme

“nisan geldi çıkageldi

bulutlar yağmur bırakıverdi

kızın saçları uzun mu uzun

kediler buna hayret etti”

Feri ve yoldaşları, görev bilinciyle, neredeyse koşa koşa tabelanın gösterdiği yöne doğru yürümüşler. Raza telaşla, ‘bu bahsettiğin uzun saçlı kızı ne duydum, ne de gördüm’ demiş biraz şaşkın bu koşturma­ca devam ederken. ‘Öyleyse birazdan duyacaksın’ diye karşılık vermiş Feri iki nefes arası. Yorulsalar da çok, hızlarını kesmeden sokaklar geçmişler. Bir sağa dönmüşler, bir sola. Bir sola kıvrılmış yollar, bir de sağa. Her köşe başında üzerinde aynı cümle yazılı olan tabelayla karşılaşmışlar ve durmadan aynı yazıyı görmek içlerini gıcıklamış biraz. Karınca oflayarak, ‘sanki hiç varamayacağız oraya’ diye şikayetlenmiş. Raza her zamanki bilmiş tavrıyla, ‘varmak istedikten sonra her yere varılır merak etme’ karşılığını vermiş ona. Az gitmişler, uz gitmişler. Gide gide, sonunda kasabanın bittiği yerde koccaman bir eve varmışlar. Ahşap ev o kadar eski görünüyormuş ki, ‘dokunsan devrilecek’ demekten kendini alamamış Feri. Her sesi dinlediğini göstermek için sanki, kulaklarını dikerek, ‘neyin devrileceğini kimse bilemez’ diye mırıl­danmış Raza.

Nihâyet paslı ve renksiz ve yıpranmış bahçe kapısının önüne geldiklerinde durmuşlar. Bir süre topluca bakmışlar uzaktan evin her yerine. Aşağıdan yukarıya, bir de yukarıdan aşağıya. Yetmemiş sağdan sola incelemişler, bir de soldan sağa şöyle bir göz gezdirmişler. Feri ufak bir hareketle kapıyı itip açıvermiş. İnsanın içini ürperten ve kulakları tırmalayan bir gıcırtı eşliğinde, hiç de zorlanmadan, önlerinde ‘buyrun girin’ der gibi açılmış kapı. Bahçe duvarlarını saran sarmaşıklar, diz boyu otlar, antik dönemden kalmış izlenimi veren göçtüm göçüyorum duruşlu ağaçlar… ‘Her şey çok garip görünüyor’ demiş Feri. ‘Sanki bu dünyadan değiller.’ ‘Bildiğin başka bir dünya var mı?’ diye hemen sormuş çok bilmiş Raza da. Feri Raza’nın gözlerine ‘az kaldı felsefene dalacağım’ imalı bakışlarını fırlatarak uzun uzun bakmış… bak­mış… bakmış… Sonra da bahçeye girivermiş. Devâsa evin haddinden fazla büyük kapısına biri duyar ümidiyle vurmuş da vurmuş. Yetmemiş, bir de ‘ben geldiiiiiiim’ diye bağırmış pencerelerden yana. ‘Kırk metre saçı olan kızdan bahsedeceğim eğer kapıyı açarsanız.’

Bir süre sonra, ne hikmetse, içeriden sesler duymuşlar. Ve biri kapıyı aralayıvermiş. Uzun boylu, sarı saçlı, yeşil gözlü ve kıtlıktan çıkmış izlenimi veren zayıf mı zayıf bir adam karşılarına dikilmiş. ‘Olsa olsa otuz yaşındadır bu adam’ diye geçirmiş aklından Feri, adamın yaşı neyine gerekse. Lâkin bu sarımtırak adam hiç de gösterdiği yaşa uymayan titrek bir sesle, ‘girin içeri’ demiş emredercesine. Tereddüt bile etmeden topluca girmişler. Kapı da kendiliğinden arkalarından kapanmış. Üçü de, daha ilk adımda gördüklerine inanamamış. Burası bir ev değil de masal dünyasından oldukları yere yanlışlıkla düşmüş bir saray yavrusuymuş sanki. ‘Bu nasıl bir görkem ya hu’ itirafında bulunmuş Feri hayranlıkla. Karşılık vermeden duramayan Raza da, ‘içeri girmeden neyin nasıl olduğunu bilemezsin’ diyerek fikrini belirtmiş ve fikrini belirtmiş olmaktan dolayı derin bir oh çekerek rahatlamışmış. Karınca ise, ‘içi başka, dışı başka’ demekle yetinmiş, o da sadece bir şey demiş olmak için. Otuz yaşlarında görünümlü, pek bir çelimsiz olan adam büyük bir salona geçirmiş onları. İğreti bir şekilde oturmuşlar altın yaldızlı koltuklara. Oraya ait olmadıklarının pek bir farkındaymışlar çünkü. Hoş, oraya ait olmak gibi bir arzuları da yokmuş zaten ve bunu da bu iğreti duruşla gösterme ihtiyacı duymuşlar sanki.

‘Benim adım Rimon’ diye tanıtmış kendisini adam. ‘Saçlara karşı ilgim engellenemez boyutta. Bu bir tutku benim için.’ Feri de hiç tereddüt etmeden, açık açık, ‘yol boyu geçerken, kasabanın dışında bir tabela gördük. Meraklı üçlü olarak kendimizi durduramayınca, işaretler buraya kadar getirdi bizi’ diye karşılık vermiş. ‘Yetmiş yıl ömür büyük bir karşılık aldığınız saçlar için.’ Konu saçlar olunca, Rimon’un gözleri hınzırca parlamış bir an. ‘Hiç de değil’ demiş. ‘Hiç de değil…’ Sonra daha fazla dayanamayarak, fazla söze ne hâcet anlamında birden soruvermiş, ‘kırk metre saçı olan kızdan mı bahsettiniz siz az önce?’

Feri gülümseyerek, ‘evet’ demiş. ‘Onun adı, Gayka. Nisan yağmurları başladığında dışarı çıkar. Yağmurda ıslanır. Islandıkça saçları uzar. Uzadıkça uzar… uzadıkça uzar… “Kızıl saçlı Gayka” derler ona.’ Bu sözleri duymak feci derecede heyecanlandırmış Rimon’u. Sabırsızlığını da ele veren bir hızla, ‘nerede oturur bu adı Gayka olan kız?’ diye soruvermiş. ‘Onun bir evi yok, kimse bilmez neresidir yeri yurdu’

verirken Feri, adamın her hareketini dikkatle takip etmeyi de ihmâl etmiyormuş tabiî. ‘Kim onun istediği şartları yerine getirirse kendisi gelir ona.’ Rimon’un heyecanı katlandıkça katlanmış, ‘nedir bu şartlar?’ sorusunu sorarken dahi, ‘her şarta razıyım, yeter ki saçları benim olsun’ tınısı yükseliyormuş sesinden. ‘Kırk evde yaşayanların kırk dileğini yerine getirmek’ cevabını ortaya bırakıvermiş Feri yine gülümseyerek, ama bu sefer onun gülümseyişinde varmış sanki bir hınzırlık. Rimon epey tedirgin ayağa kalkmış oturduğu yerden. Bir aşağı bir yukarı adımlamış başı sonu belli olma­yan salonun içinde. Feri, Raza ve Karınca bakışlarıyla adamın ileri geri gidip gelişini takip etmişler bir topun önlerinde sağa sola zıplayışını izler gibi. Rimon abartılı tablolarla süslü duvarlara tek tek bakmış, her ne arıyorsa o tabloların ayrıntılarında gizliymiş gibi aranmış durmuş bir süre. Sonra yerlerde gezinmiş bakışları, yerlere serilmiş zengin halıların üzerinde dolanmış. Tavana bakmış. Sarı ve dağınık saçlarını öne arkaya kararsızca karıştırmış. Bir de dönüp üç yoldaştan tarafa bakmış. ‘Saçlarını bana sat’ demiş Feri’ye aniden. ‘Yetmiş yıl fazla yaşarsın.’ Raza hemen atılmış ileri koruyuculuk görevini üstlendiğini belirtmek için ve ciddiyetinden hiç ödün vermeden, ‘herkes yaşaması gerektiği kadar yaşar’ diyerek adamın tale­bini bir çırpıda kestirip atmış. ‘Kimse kimsenin ömrüne ömür katamaz.’ Rimon tedirgin tedirgin biraz daha adımlamış ileri geri. ‘Kırk ev, kırk dilek… kırk ev, kırk dilek…’ diye tekrar edip durmuş mırıl mırıl. ‘Kırk metre saç. Hem de kızıl…’ diye kendisine bir hatırlatmada bulunmuş ara ara. Bu kızıl saç fikri aklını başından almaya yetmiş de artmış aslında da itiraf etmek ona göre değilmişmiş. Birden Feri’ye dönüp emin bir şekilde, ‘tamam’ demiş ne olacaksa olsun bâbından. ‘Kırk ev, kırk dilek…’

Bunu fırsat bilen Raza, ‘zaman kaybetmeye gerek yok, hemen şimdi kapı kapı dolaşmaya başlayalım’ diye atılmış ve adamın karşı çıkmasına fırsat vermeden kapıya doğru fırlamış. İçi saray, dışı köhne evden çıkmışlar dördü beraber. Karşılaştıkları ilk eve yönelmişler. Doğal olarak evin sakinleri kapıyı açmak istememiş. Son zamanlarda kapılarına kimse gelmediğinden olsa gerek, bu gelen hiç de uğurlu değildir inancıyla ses bile çıkarmamışlar gizlendikleri yerden. Feri avaz avaz bağırmış: ‘Tüm dilekleriniz gerçek­leşecek. Korkmanıza gerek yok. Kaybedecek neyiniz var zaten! Son bir şans verin kendinize.’ İlginç bir çağrıymış bu sonuçta. Gerçekten de bu insanların kaybedecek hiçbir şeyi yokmuş artık. ‘Doğru tespite hakkını vermek lazımdır’ diyerek, ama yine de tedbiri elden bırakmadan, usulca açmışlar evin kapısını bu yeni gelenlere. Gelenler arasında Rimon’u görmek öfkelerini alevlendirse de bir an, oralı olmamışlar. Başlarındaki derdi onlara verenin, bu derdi sonlandırabileceğini de düşünebilecek yetideymişler sonuçta. Feri Rimon’a dönerek oyunun kurallarını koyanın kim olduğunu gösterircesine, ‘herkes dileğini içinden dileyecek, müdahale etmeyeceksin’ demiş ihtilafa mahal vermeden. ‘Yok, olmaz…’ diye itiraz edecek olmuş Rimon, ama kırk metre saç gelivermiş aklına da susmuş. Bunun yanında ev ahalisi pek sevinmiş dileklerinin gerçek olacağına. Oturmuşlar karşılıklı. Rimon, evdekileri almış karşısına bir bir. ‘Dileğin neyse içinden geçir’ demiş. Yüzlerini siyah bir örtüyle gizleyen bütün bu yorgun, bezgin, tükenmiş ve mutsuz insanlar hayrettir akıllarından hep aynı dileği geçirmişler: ‘Yeter bu kadar yaşamak bu dünyada.’ Rimon herkesin başının üzerinden mavi bir toz dökmüş. Toz daha yere ulaşmadan, insanlar mavi bir sis bulutuna dönüşüp gözden kaybolmuşlar. Üzerlerindeki giysiler de durdukları yere yığılıp kalıyormuş onlar sise dönüştükçe. Feri önce korkuya kapılmış ve elinde olmadan ürpermiş bu manzara karşısında. Gördüklerine inanamamış aslında, çünkü olası gibi durmuyormuş. Bir süre sonra da her şeye nasıl kolayca alışıyorsa insan, bu duruma da alışmış.

Kırk evi hızlıca böyle tek tek gezmişler. Herkesin dilekleri eksiksiz yerine gelmiş. Bütün evler bitince de kasaba gerçek bir sessizliğe gömülmüş. Artık hiçbir evde soluk alan tek bir canlı kalmamış. Tam bir ter­kedilmişlik hâli çökmüş havaya. Koloni içinde yaşamaya alışkın Karınca bir tuhaf ürpermiş bu durumdan ve ‘kasabada bir biz kaldık sanırım’ diye mırıldanmış. Rimon Feri’ye dönüp, ‘şartı yerine getirdim’ demiş sabırsızlığını açıkça hissettirerek. ‘Şimdi Gayka’yı bana getir.’ Feri gayet rahat bir şekilde, ‘o kendisi gelecek’ demiş ve bütün çıkabilecek tartışmaların böylece önünü kesivermiş. ‘Onu tutup kolundan getirmek kimsenin harcı değildir.’ İçi saray, dışı köhne eve girip beklemeye başlamışlar. Gece olmuş. Karınca biraz değil, epeyce tedirginmiş olan bitenden ötürü. Aklından durmadan, ‘ya yağmur yağmaz­sa, ya biz burada günlerce hapis kalırsak, ya bu tuhaf adam bizi cezalandırırsa Gayka gelmeyince…’ diye geçirip tedirginliğini korkuya çevirmiş de çevirmiş. Raza da nedense pek bir sessizmiş olanlar karşısında. Ama çok geçmeden yağmur şırıl şırıl yağmaya başlamış ve Karınca da derin bir ohhh çekmiş sonunda. Yağmur yağmış… yağmış… yağmış… Günler geçmiş. Geceler geçmiş. Rimon her gün biraz daha ger­ginleşmiş. Çıldırma noktasında, ‘ben Gayka’yı istiyorum’ diyormuş sürekli. Üstüne bir de, ‘umarım bana yalan söylemediniz’ diye tehditvari söyleniyormuş üç yoldaştan tarafa bakıp. Feri hiiiiiç oralı olmamış. Derken bir sabah vakti, tam güneş doğarken kapı çalınmış. Rimon telaş içinde kapıyı açınca karşısında kızıl saçlarını sol koluna dolamış olan Gayka’yı görmüş. Kızın alımlı yüzü ışıl ışıl parlıyormuş. Rimon lâl kesilip hayranlıkla karşısında duran bu ender bulunur güzelliğe bakarken, Gayka buğulu ve büyülü sesiyle, ‘saçlarım kimine zenginlik verir, kimini yok eder’ demiş sadece.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Ahsenü’l-Kasas / Şeref Akbaba
Ege Türküsü / Ali Yaşar Bolat
Semender / Ebubekir Koçak
Bir Umuttu Hayat / İbrahim Kaya
Eksik Yanım / Nurşah Karaca
Tümünü Göster