MASUM’UN GÜNLÜĞÜNDEN

60
Görüntüleme

19 0CAK 1991, Cumartesi  

 (Henüz toprak damlı evlerin kokusunu içime  çekmeye devam ediyorum. Daha peşin hükümlere maruz kalacak  ya da maruz bırakılacak günlerden ve yaştan çok uzaktayım. Ama adını koyamadığım bir yaşlanmışlık beni dokuz yaşımdan beri bırakmıyor.)

             Karşımıza taşınan Sıdıka yenge benden anneme bahsederken koca adam gibi olgun olduğumu söylemiş. Büyük büyük laflar ediyormuşum. Aslında gönlümü okşamadı değil bu söz. Ama büyük laf nasıl olur onu bilmem ki… Hem insan konuştuklarının büyüklüğünü nasıl ölçer? Annem hep ağzımın kutu gibi olduğunu söylerdi. Acaba konuştuktan sonra mı ölçülür laflar. Bu “büyük” ne sihirli bir kelime… Doğduğumda otobüste gelirken annemin yanındaki kadın tırnaklarıma bakarak “çok büyük adam olacak ilerde” demiş. Annem hep anlatır.  Çevremde herkes olgunluğumu konuşur oldu. Hem o kadar çok konuşuyorlar ki onlar konuştukça halim yürüyüşüm değişiyor. Önce kolumdaki ve yanağımdaki tüylerin diplerinden bir soğukluk ve titreme kalkıyor. Mahalleye sığamıyorum.

          Dördüncü sınıfta bir dönem daha bitiyor. İlk defa bu dönem kümelere ayrıldık. Dördüncü sınıf çok zor derlerdi mahallemizdeki abla ve ağabeyler. Çok korkmuştum başlarken ikinci sınıftaki gibi karnemde İYİ gelir diye çok korkuyordum.  Hepsi “PEKİYİ” geldi. İlk defa bu sene kümelere ayrıldık. Yanımda sınıfın en çalışkanı ve babamın babasıyla beraber çalıştığı Muharremle yan yana oturuyorum. Çok hızlı kitap okuyor. T….Çocuk dergisi evlerine her zaman geliyor. Her sayısından bir şeyler anlatıyor. Ben bir kere bizim oradaki gazeteciye sordum “çok pahalı” dedi annem. Ama T… gazetesine abone olacağız. “Cafer-i Tayyar”ın hayatını anlatan kaseti ilçenin ilan merkezinden duyunca annem ağladı. Dayanamadı. “Abone olalım.” Dedi. Büyük “sahabe”ymiş. “Azhaplarımız”danmış. Yeni bağlanan telefonumuzdan da babama sordu. “Olur”  demiş, babam. Babam eve üç ayda bir gelir. Yol yaparlarmış, Bolu’da… Muharrem’in babası ayda bir gelir. Artık sadece amcamın dükkanda olmayacak telefon. Bizim de var. Muharremlerin evinde de varmış. Numara çok hoşuma gitti 2446, ama söylemesi daha güzel. Yirmi dört kırk altı. Dörtler ne güzel yan yana duruyor. Tıpkı 4 sistem renkli televizyonumuzu kardeşimle izlerken yan yana duruşumuz gibi. Kardeşimin dişleri çabuk çürüdü ama ben onu pek severim. Bakmayın siz Kezban ablamın apartmanlarının önünden geçerken onu dövdüğümü gördüğünü söylediğine. Ben onu çok severim. Zaten en çok onunla muhatabım. En çok onunla maç yaparım. Çift kale… Çünkü bir onu yenerim. Okulda Ali’ye Mustafa’ya çalım atamıyorum. Zaten beni de oynatmıyorlar. Beceremiyormuşum. Ali, çok çalışkan… Ailesi kursa gönderiyor. Babam “benim oğlumun gitmesine gerek yok. Kendi başarır.” Dedi bir gün eve geldiğinde. Babam eve gelince içim içime sığmaz benim. İlçeye sığamam. Kimseyle konuşmam. Artık babam gelmiştir. Gene gelecek. Ama tatil bitmeden gelse keşke… Gelmese de annemle Konya’ya gideriz. Ankara’dan Müjgan yengemler gelmiş. Ben bebekken annem yaralar içindeymiş. O bakmış uzun süre bana. Uzak bir akraba var onların evinde kalıyormuş. Annem yarın onlara götürecek.

               Bu yıl ilk defa kümelere ayrıldık. Karşımıza da kızları oturttu öğretmenimiz. İkisi yeni geldi okula. Birinin adı Elif birisi Ayça… Ama biz en çok Ayça ile anlaşıyoruz. Laf aramızda Muharrem de Elif ile… Önceden gözüm Özge’den hiç ayrılmazdı. Hep onunla arkadaş olmak isterdim herkes gibi. Babası polismiş. Ama o bana bakmazdı. Hep dışarıda kalırdım kızlı erkekli oyunlarda. Ama her seferinde talip olurdum ısrar ederdim yine de. Nasıl anlamazlardı benim büyük adam olacağımı. Ama hiç kimseye söylemedim. Ali ve Mustafa hemen gülerler. Gülmek güzel ama onların gülmeleri canımı acıtıyor. Benim karnem de hepsi PEKİYİ ne farkım var onlardan? Top oynayamıyorum diye mi? Ama Ayça ve Elif bana gülmüyorlar. Teneffüste Muharrem, gofret dağıtırken bir anda aklına ben geldim. İki gofretinden birini bana uzattı. Verirken de “Masum benim en iyi arkadaşım.” Dedi. O gün iyi geçen günlerimden biriydi. Çünkü iki günüm iyi bir günüm kötü geçerdi benim. Oysa babaannemin öğrettiği “vela havle…”yi “vegurru….”yu hep okurdum ama kötü geçecek günlerimde daha çok okurdum. Çift numaralı sınıflarım da kötü geçerdi benim. Ama bu dönem çok iyi geçmişti. Demek ki ikinci dönem çok kötü geçecekti. Öğlenci olacaktık. Ben öğleni değil sabahı çok severdim. Ama arkadaşlarımdan da erken ayrılmak iyi değildi. Okulumu anaokulundan beri çok severdim. Annem kış yaz demez beni omzuna “ebişir” götürürdü okula. İki öğretmen bana yemek getiren teyzelerle birlikte tek ben olurdum okulda. Akşama kadar dururdum orada. Oradaki oyuncaklar bizim evde olmazdı. Fakir olduğumuzu sanmayın babam Bolu’dan neler getirirdi bir bilseniz. Bulunmaz bizim ilçede. Hem bakkal Nevzat amca ne istesem parasız verir. Yazdırırız babam da “yol”dan gelince öder. Bizim kamyonumuz mahallede tekten. En son model… Yavuz… Kıpkırmızı babamla Muharrem’in dedesinin ortak… Yarısı bizimmiş. Ama niye sadece onların soyadı yazıyor ki kapıda. Babam “Bizim şirketimiz yok.” Dedi.bir şey yazacağım gene ama korkuyorum annem görürse diye. Aslında ayıp bir şey değil. Ama bilmem. Uykum var aslında ama Ayça ile ilgili şeyler aklıma gelince uykum kaçıyor. Çünkü teneffüste koşarken bana uzun uzun bakıyordu. Çok mutlu olmuştum. Yarın yine okulun oraya giderim. Karşılarındaki apartmanda oturuyorlar hem de Kezban halamların üstünde. Ankara’da babaannesi varmış. Ben geçerken cama çıkar…

20 OCAK 1991, Pazar

( Flörtün, caka satmanın, kıskandırmanın ne olduğunu bilmediğim günlerdir. Bütün fenomenleri içimde keşfedip adını bilmeyip hissettiğim, ama kimseye diyemediğim günlerdir.)

       Cama çıktı… Yanımda Müjgan yengemin torununu gördü. Bu sefer gülmedi. Olsun ben ona söylerim akrabam olduğunu. Neden söylemem gerektiğini bilmiyorum ama söylerim… Uff yarın gidecek acaba bir bahane bulsam da gece annemi kandırıp bu tarafa gelsem mi? Annem öldürür… Gece gece gitmemem gerektiğinden başlar, babamın başımızda olmadığını dayımlara söyleyeceğini sıralar. “Bir kötülük” edileceğini söyler. Kötülük nasıl edilir ki? Bunu da bir türlü anlamam. Şu kız, Derya, bir gitse de odalardan birine geçip müziği açıp hayal kursam. Odada benim müzik dinlerken kapı açılıverip de görecekler diye korkuyorum. Hayal kurarken bazen kıyafetlerimi hayal ettiğim kişi gibi yapıyorum. Yarın gidiyorlar. Bugün cama çıktı.

19 Ocak 2009, Pazartesi

      Uzun süredir gelmiyorduk ilçeye… 13 sene olmuş Konya’ya taşınalı. Ama bu yıl ilklerin yılı benim için. Her şeyden önce çiçeği burnunda bir öğretmenim. Ay Vakti adlı bir dergide ilkyazım yayımlandı. İçimde bir çocuk kıpırdanıyor. Giderek çocuklaştığımı düşünüyorum… yıllardır aklıma gelmeyen bir şey yaptım geçen yaz. İlkokul arkadaşım Ayça’ya ulaştım. Evlenmemiş. Çankırı’da öğretmenmiş. Onun tesirimi bilmem. Babamın ilçede kurduğu çiftliğe doğru dönerken ilk dört sınıfına kadar okuduğum okulun önünden geçtim. O apartman hala ayaktaydı. Soldaki birinci kata baktım. Başka perde vardı. Zaten sene 2009 idi. Şu “dokuz” nasıl da yırtıyor insanın ağzını. Her ağzıma alışımda karnıma bir taş oturuyor sanki.

19 Ağustos 2010 Perşembe

         Nasıl bir memleket burası… Araba öğrenmek için ilçenin sakin yerlerinde araba sürüyorum neymiş de bir mahalleden çok fazla geçiyormuşum. Plakayı savcıya vermeler. Tüfek alıp peşime düşmeler… Ne var yani binanın karşısı okul… Ayda yılda bir babamın çiftliğine gelmişim size ne? Ahh.. o dokuz numaralı masa yok mu? Her şeyi bir anda bitirdi. Keşke öyle camda dursaydı. Hiç büyümeseydik ve hiç konuşmasaydık. Ankara’da Kızılay’da o Kafe’de dokuz numaralı masada, ilk ve son görüşmemiz oldu. Çok ısrar ettim. Anlamadı. O, orada, ben burada ne arıyorum o halde…

19 Ağustos 2019 Cumartesi

      İki yıl oldu gelmeyeli. Oysa neleri bıraktım burada. Yine o sokaktan geçtim. Hayır, geçmedim, durdum. Artık kimse bana kızamaz. Bina boş. Üstelik birinci katın perdeleri yok. Kapıya kilit vurulmuş… Birazdan Tahir’in yanına gideceğim. İlkokul arkadaşım. Bizim kümeden görüşebildiğim tek kişi o.

                                                 ***          

HABER-AYVAKTİ GAZETESİ-KÜLTÜR SANAT SAYFASI

BAŞLIK: KULOĞLU’NUN ENTERESAN ÖLÜMÜ

Kendisinden uzun süredir haber alınamayan, Ünlü yazar ve akademisyen Prof. Dr. Masum Kuloğlu dün (19 Ocak 2059 Pazar) bir harabede elinde çok eski (1990 Tarihli) Nasrettin Hoca fıkraları isimli kitapla ölü bulundu. Civardaki şahitlerin iddialarına göre sabaha karşı orada bulunan tarihi okula ve o harabeye dönerek “kalkın ben geldim” diye bağırdığı ve o günün sabahında hareketsiz bulunduğu söyleniyor.

        Yazar en çok “Yalnızlığa Büyümek”, “Büyük Konuşmak” “Masum’un Günlükleri” “Ben: Büyük Adam” isimli romanları ve “Dokuz” isimli şiiri ile tanınıyor.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

DALLAR HÛ / Yavuz Selim YAYLACI
Ahraz / Talat ÜLKER
VAROLUŞA HAYRANLIK VE… / Semra Saraç
ene’l-hû / Selami Şimşek
Baykara / Nurullah Genç
Tümünü Göster