KESTANE GÖLGESİ

108
Görüntüleme

Zamanın demlendiği ocaklardan birinde, Hacı’nın çay ocağında geçiyor mükâleme. Göbeğini bodur masaya doğru bastıran ihtiyar, avucunun ayasını masanın köşesine vurup bardakları yerinden hoplatıyor. Şekerler ıslandı… Mühim değil. “Düzelmez!” diye bağırıyor yüksek sesle.Ardından sol elini bir bıçak keskinliğiyle başının yanından yukarılara savurup “peh” diyor. “Bu fabrikanın çarkı bozuk bir kere… Ben ne idealistler gördüm harcanan. En çok beş sene, beş senede çarkların arasında ezilip gidiyorlar.” Yılların yaşanmışlığını yüklediği cümlesini hâkim bir tavırla karşıdakinin kabul etmesini bekliyor. Hiç olmazsa kafa sallamasını… Ama Raif sadece gülümsüyor. Yayvan gülüşüyle “Düzelir” diyor. “Düzelir!”

-Çay

-Sonra.

Eğitimi konuşuyor iki emekli öğretmen. Otuz yıl işin içindeyken çözemediklerini bu çınar gölgesinde çözeceklermiş gibi hararetli konuşuyorlar.

-Nasıl düzelecekmiş, sen söyle bakalım?

-Rüştü’yü hatırlar mısın?

-Hangisi?

-Yahu Manisalıyı.Hani paçaları çoraplarında gezen.

-Çatlak Rüştü’yü diyorsun sen. Eee?

Raif Bey bilmiş bir edayla başlıyor anlatmaya. İyi niyetli olduğundan bahisle güzelce yâd ediyor önce. Sonra da “Acayip bir adamdı yahu” diye iç geçiriyor .Kapalı devre düşünen bir insandıRüştü. Dışarıdakiler ne diyecek ve ne düşünecek pek hesap etmezdi. Aykırı tavırları çoktu, kimseye kastı olmadığından idare edilirdi.  Sağı solu belli olmayan garip bir tip…  Onun garipliği öğrencilerine de geçerdi.  Kural tanımaz olurlardı çocuklar. Ya da “Rüştü” kanunlarına göre yaşarlardı.   Koridorda bir çocuk “Neden?” sorusunu defalarca sorup nöbetçi öğretmenin sabrını deniyorsa biline ki Rüştü’nün sınıfından.

-Oğlum, elindekini kantinde ye,  yukarıya çıkarma.

-Neden?

-Gıcık bu ya…

Rüştü aklına yatmayan iş için kasmazdı kendini. Evrak işleri falan hak getire, yapmaz, vallahi yapmaz… Ama inadından değil. Gelir,sorar, sorgular:“Neden, ne olacak, ne işe yarayacak, niye öyle değil de böyle?”  İkna olursa olur, yoksa Milli Eğitim müdürü istemişmiş, bakanlığa gidecekmiş falan hiç umurunda değil… “Bu lüzumsuz şeyi neden istemişler, arayıp sorsanız ya?” deyişi yok mu?Verecek cevabı kalmazdı idarenin. Bazen kafaya takarsa bakanlığa kadar kendi arardı : “Ne olacak bu form, neden istediniz bunu?” Ardı sıra fırçayı okul müdürü yerdi. 

Sarı bir zarf vermeyi denediler, içine kebap edilmiş bir avuç kestane doldurup müdüre geri yollamış. “Kumluca kestanesi” yazmış altına. Eh, ne denir şimdi buna? “Hiçbir şey!”

  Bazen sınıfıyla ortadan kaybolurlardı. Sonra kucakları elma dolu, paçaları çamur çıkar gelirlerdi bir yerlerden, ya da akşamdan kurulu kökenlerlekarabalık tutmuş olurlardı. Dersi dere kenarında işlemişmiş, doğa gözlemi yapmışlarmış. Olacak şey mi ders saatinde? Garip adamdı vesselam, garip… Bir gün yine böyle altında mavi bisikleti, sırtında da pazarcı küfesiyle girdi okulun kapısından. Ama yüzünde kar maskesi var, kim olduğu seçilmiyor. Rüzgâr çarpmasın diye giyerdi, ayaklarında da naylon çizmeler.   Tüm öğrenciler bahçede sıra olmuş mum gibi beklerlerken bunun lastiğinden çıkan gıcırtılı fren sesiyle inledi avlu. Bazılarıgeriye dönüp baktı, bazıları cesaret edemedi. Ama müdür panikli bir ifadeyle kaş göz işareti yapıyor uzaklardan. “Çabuk alın götürün şunu” diyecek ama geçti çoktan.“Keşke hiç gelmeseydi. Evine yollayıp raporlu mu desek?”   Teftiş varmış o gün. Bakanlıktan gelen müfettişler dolanıyorlarmış. İlgilerini çekmiş bu garip şahıs, başta velilerden biri zannetseler de o çizmelerin koridorda bıraktığı izleri takip edip 4-B sınıfının önlerine kadar gelmişler. Kapı açılınca çizmeleri kenarda,  ayakları kalorifere dayalı bir adam geriye doğru kaykılıp karşılamış bunları. Çocuklarsınıfı temizliyorlar o ara. Ama sınıf ki ne sınıf ortada zigon sehpa, masanın iki başında adam boyuna erişmiş iki aslanpençesi, kalorifer dibinde tavuk tüyünden dört minder, pencere kenarlarında küpe çiçekleriyle menekşeler.  Tahtadan raflar çakmış duvarlara,çocukların çorap fanila ve yünlü içlikleri birer leğen içinde istifli.  Ders matematik ama kızlar fasulye erkekler pirinç ayıklıyor.  Oran-orantı çalıştıklarına bir türlü inandıramamış. “Fasulyede ne kadar taş var ve bu taşların pirinçteki taşa oranı nedir?” sorusu tahtada da yazıyormuş ama salçayla soğan işi sulandırmış. “Sen ders bahanesiyle kendine yemek yaptırıyorsun.” deyip sürdüler o hafta.  Küçük tüpünü eline takıp gitti, veda bile etmedi. Ama üzüldü mü derseniz, ağlamış diyorlar. O hafta hep ağlamış… Dağ başında,yolu suyu olmayan ıssız bir köye yolladılar.  Bir de üstüne teftişe gittiler dönem ortası.  Sobayı kızartmış nar gibi, üzerine alüminyum çaydanlık, kenarlardada ufak ufak kestaneler. Çocuklar sıraları daire yapmışlar sobanın etrafını muhasara etmişler. Burada hepsi çıkarmış pabuçları, ayaklarının altında birer meşe kütüğü sobaya doğru uzatmış ısınıyorlar.    Bir soru soruyor, bilen olursa “hoop” bir kestane fırlatıyor.  Çocuk havada yakalarsa, yakaladı yoksa bir soru daha. Ama müfettişlere kızmış. “Ne geldiniz?” demiş. “Bu gün çay yok size!”   Sobanın yanına da oturtmamış. Kapının önüne soğuk yere iki sandalye yerleştirmiş.  “Oturun buraya!” diye de biremir cümlesi kurmuş üstüne. Gelenlerden biri yeni…   Bilmez ki çatlakRüştü’yü. “Planlarınız nerede?” diye soracak olmuş. Kafasını göstermiş işaret parmağıyla.  Tüm planlarım burada demiş. “Bu çocukların gelecekleri hakkındaki tüm düşüncelerim…”“Oradakini biz nasıl göreceğiz?” diye sorunca:“ Görecen de ne olacak?”diye çıkışmış.  “Çocukların başı göğe mi erecek sen görünce!” Öyle bir kızmış ki adam da korkmuş. Sonrada genç olanın çantasını alıp kapının dışına koymuş. “Sen git” demiş “Sevmedim seni! Ama sen dur. Hem ıhlamur da vereyim sana. Planlarımı da anlatayım. Şu arkadaki çakır gözlü var ya roket yapacağım derken ahırı yaktı. Mühendis yapacağım onu, havacı olacak…”

O günden sonra bir daha müfettiş falan gitmemiş o köye. Çatlak adamlar yetiştirmiş tek başına. Ama “Neden?” diye soran,kabukla kışırla uğraşmayan, hakikatin peşinde değişik çocuklar. 

Yıllarsonra siyah makam arabasıyla bir adam yanaşmışokulun kıyısına,  Rüştü öğretmeni,soruşturmuş. Emekli olduğunu ve taşındığını öğrenmişken ihtiyarın biri hayat vazifesinden de terhis olduğunu söyleyivermiş.Bir kestane ağacının kıyısına kazılmış mezarında istirahate çekildiğini…  Tarif edilen mezarı bulmuş adam. Parmaklarını sıkıca kavrayan küçük kızı “Bu kim?” diye sormuş. Çocuğun saçlarını iki yana sıyırıp “Obir gözlükçüydü” demiş. “Onun sayesinde farklı bakmayı öğrenip ülkemi bir adım öteye taşıyabildim. Yapılamaz denilen şeylere ‘Neden?’ diye sorabildim cesurca.”

“Çay ver” diye seslendi Raif ve bu defa da elini ayasını o vurdu masanın kenarına.

-Rüştü gibi üç çatlak daha bulsak, olur bu iş…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

DALLAR HÛ / Yavuz Selim YAYLACI
Ahraz / Talat ÜLKER
VAROLUŞA HAYRANLIK VE… / Semra Saraç
ene’l-hû / Selami Şimşek
Baykara / Nurullah Genç
Tümünü Göster