KURBAĞA

81
Görüntüleme

Bakkal Musa, fırından doldurduğu mangalı bacakları arasına almış, teneke çatının boşluklarından düdük gibi öterek ses çıkaran soğuğa aldırış etmeden ısınmaya çalışıyordu. Üzerinde tam üç yıldır çıkarmadığı bej bir gömlek, hastalıklı bir köpek ya da eşek gibi tüyleri dökülmüş kazak ve iki numara büyük, beyaz çizgili gri bir ceket vardı. Sürekli şapka giydiği için kafasında saçı var mıydı yok muydu pek belli olmuyordu. Fakat ensesinden, şapkasının kapatamadığı yerlerde saç olmadığını görebiliyordunuz.

Yaşlanınca bütün insanların ona benzemesini isterdim. Kızdığını hiç görmediğim insanların yaptıkları kötülükleri görünce, Musa Emmi gibi sürekli kızan, fakat hiçbir kötülüğüne rastlamadığım insanların değerini biraz daha fazla bilmemiz gerektiğini düşünürdüm. Kirli, dağınık sakalına ve bütün sinirli haline rağmen çok sevimliydi. Şalvarının peykinde serçe parmağımın gireceği genişlikteki onlarca deliği, bir aksesuar gibi görüyordu. Hepsi de sigaradan olmuştu. Burun deliklerinin hizasındaki kıllar, sigara dumanından renk değiştirmişti artık. Ne tam sarı, ne de tam kahverengiydi. Kına gibi kızıllaşmıştı.

Kızdığında kirpi gibi kabaran bembeyaz sakallarının birazdan ok gibi sana fırlayacağını sanırdın. Sinirlenirdi, ama asla küfretmez, dövmez, kovmazdı. Kir pas içindeki on on iki metre bakkal dükkânında onun heyecanını görenler, onu şehrin en afili marketini çalıştırıyor sanırdı. Oysa fareler cirit atıyor, sinekler kara bulutlar gibi havada uçuşuyor, karıncalar boğum, boğum geziniyorlardı ortalıkta.

Sanırım ellerini hiç yıkamazdı. Sürekli kirliydi çünkü. Tırnaklarının arası simsiyahtı. Annem her hafta tırnaklarımı kesmemi istediği için ben, temizliğin tırnakları kesmekle başladığını bilirdim. Birde cebindeki mendili temiz olanın sofrasında oturulur, ekmeği yenir derdi annem.

Musa Emmi, o kirli elleriyle önce Ayşe teyzenin istediği sabunu verir, sonra helva tenekesine düşen karasinekleri parmakları ile çıkarır atar, daha sonra helva kutusundaki keskiyle ya da paslı bıçakla peyniri keser, gazete kâğıdına sarar, tartardı. 

 Bakkalın sermayesi iki torba yeşil sabun, bir sandık zeytin, bir teneke helva, iki yüz elli gramlık paket çay, gripin, aspirin, arko krem, tütün ve dikiş ipliği, iğne, büyük ve orta boy pil, kaymaklı bisküvi, cevizli sucuk, lokum ve kesme şekerdi.

Sebzeleri mahallemizin en yaşlısı Salih Amca’dan alırdı.

Salih Amca kendisi yetiştirirdi sebzeleri. 

Önünden geçiyordum ki, seslendi.

“Kemal, gel hele” dedi.

Kahvaltı için fırına ekmek almaya gidiyordum.

Yanına vardım.

“Buyur, Musa emmi.” dedim.

Burnunu çekerek, cebinde şıngırdayan bozuk paralardan bir lira çıkardı uzattı bana:

“Bir ekmekte bana al. Sıcak olsun. Zeynel Usta’ya bana aldığını söyle, iyice kızartsın, tamam mı?” dedi.

“Olur, Musa Emmi, söylerim.” dedim.

Parayı aldıktan sonra uzaklaştım.

Fırın, bakkala yakındı. Sadece birkaç ev ötedeydi.

Yirmi yıllık eski bir fırındı. Yanındaki boş arsada dağ gibi odun istiflemişlerdi. Sahibi değişmedi, ama çalıştıranlar çok değişti.

Niçin bu kadar sık aralıkla değişiyordu sebebini bilmiyordum. Büyükler, sahibinin her sene kirayı fahiş bir biçimde arttırdığını söylüyorlardı.

Kahvaltı için ekmek almaya gelen çocukların hepsi yeşilbiber ve patlıcan verdi fırına.

Babalarından azar işitmemek için, kalabalığın arasından önce başlarını, sonra tüm bedenlerini sokarak, kasadaki adama ulaşmaya çalışıyorlardı.

Uyanıklık ederek ön sıralara yerleşenler en son da gelmiş olsalar, ekmeği kendilerinden önce gelenlerden alırlardı. 

Zeynel Usta, verdiğim peyniri iki ekmek hamuru üzerine koydu, sapı uzun tahta kürekle fırına attı.

Yanımda getirdiğim birkaç yeşil biberi de kalın, uzun bir tele sapladım, kasiyere verdim.

Kasiyer yeniydi, ilk kez görüyordum. Sanırım fırın kalabalık olduğu için yardıma gelmişti. Bizim mahalleden değildi. Zeynel Usta’nın arkadaşı ya da akrabasıydı. 

Adam, şöyle bir baktı, sonra Zeynel Usta’ya uzattı.

Zeynel usta, terden vıcık vıcık olmuştu. Çevresinde olup bitenlerle ilgilenmiyordu. Ocağa ekmek atıp, ekmek çıkarıyordu. Beğenmediği ekmeği avucunun içinde yumak yapıyor, söylenerek tartı yapan çocuğun önüne fırlatıyordu.

Nesini beğenmiyordu bilmiyorum.   

Peynir, ekmekle birlikte nar gibi kızarınca çıkardı, bana vermesi için kasadaki adama uzattı.

Zeynel Usta’nın Musa Emmi’den çekindiğini biliyordum. Hata edecek olursa kalabalık falan dinlemez, bu kadar insanın içinde dünyanın lafını eder, doğduğuna pişman ederdi Musa Emmi onu. Bunca işin arasında bir de Musa Emmi’den azar işitmemek için, ayrı bir özen gösterirdi biber ve ekmeğine. Biberleri gecikmeden pişecek, ekmek iyice kızaracaktı.

Musa Emmi, beni bekliyordu.

Mangalın üzerine koyduğu demlikten tren bacası gibi buhar tütüyordu. Çay kokusuna içim geçti bir anda.

Ekmeği verdim, eve doğru yürüdüm.

Berberin önünden geçerken, Kerem Usta’yı teybi açmış, sigara tüttürürken gördüm.

Demliğin dumanıyla, sigaranın dumanı birleşince, buharlı gemi gibi tütüyordu.

Suat Sayın söylüyordu.

Kadife sesi öylesine etkileyiciydi ki, sabahın bu saatinde âşık olmak ve şiir yazmak geldi içimden. Nağmeleri eve varana dek gitmedi kulağımdan.

Yumuşak ve etkileyici bir sesti. Bir dağ başında haykırmak, çiçeklerin, böceklerin arasında dolaşmak, kuşlar gibi süzülmek geçiyordu içimden. Bir ses ve şarkı ancak bu kadar etkileyebilirdi insanı. Hoşlandığınız acılar vardır ya hani, aşk acısı gibi. Çektirdikçe mutlu olur, zevk alırsınız hayattan. Ölüm dahi tatlı gelir insana.

Sesimin güzel olmasını hiç bu kadar istediğimi hatırlamıyordum.

Kahvaltıdan sonra tıraş olmaya karar verdim. Tıraş olurken de Suat Sayın’ı dinleyecek, yarım kalan hayallerime devam edecektim.

Kerem Ustanın koltuğuna mahallede oturmayan erkek yoktu. Yaşlı, genç, herkes yayları gıcırdayan ve başlığı tutmayan, derisi yırtık koltuğa bir kez oturmuştur mutlaka.

Kahvaltıdan sonra evden çıktım, doğru berbere gittim.

Aklımda Suat Sayın’ın şarkı sözleri vardı hala.

 “Günaydın Kerim Ağabey, oturabilir miyim?” dedim berbere.

Kerim Usta, beni bekliyordu sanki. 

Dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarayı çıkarmadan, saygıyla:

“Buyur Kemal’im. Tabi ki… Müşteri bekliyorum, oturabilir miyim ne demek, geç, otur.” dedi.

Son derece edepli bir duruşu vardı Kerem Usta’nın. Ah bir de şu sigarayı içmese, ne güzel olacaktı. Tadını kaçırıyordu sigaranın. Ölçüsüz ve zamansız içiyordu. Uyurken nasıl dayanıyor, hep merak ederdim. Hiç düşürmezdi ağzından çünkü. Kederinden içtiği her halinden belliydi. Gönül işi olduğunu tahmin ediyordum. Suat Sayın’ı dinleyerek çay ve sigara içmenin başka bir nedeni olamazdı. Zaten ne zaman iyi bir insan tanısam, hayatında onu en çok üzen şeyin gönül işi olduğunu görürdüm.

Koltuğa oturunca yaylar gıcırdadı, başlık geriye düştü.

Kerim Usta, sigarayı yere bıraktı, ayağıyla iyice ezdi.

Göğüs kılları ok gibi dışarıya fırlamış, kollarındaki kıllar, bebeklerin saçı gibi kıvrım kıvrımdı. Sarı naylon kolonyası tam önümde duruyordu. Hiç bitmiyordu bu kolonya. Kokusunu hala anlamış değilim. Yağ lekesi gibi yapışır, akşama kadar çıkmazdı.

Makası aldı, ne yapacağını bilen bir ustalıkla tıraşa başladı.

Makası üç kere şakırdatıyor, bir kere kesiyordu. O da farkında değildi makasla oynadığının. Şak, şak, şak kesiyordu saçlarımı. Şak, şak, şak… 

Burun deliklerinden üflediği nefesi, vantilatör gibi yüzümü serinletiyordu.

Sarma tütünün kokusu oldukça ağırdı. Ses etmedim, çünkü faydası yoktu. Çaresiz, katlanacaktım traş bitene kadar.

“Suat Sayın çalıyordu sabah geçerken, gene çalsana.” dedim.

Hiç ikilemeden tezgâhın üzerinde duran teybe kaseti soktu, düğmeye bastı.

Şarkı, kaldığı yerden başladı.

Dağa tırmanıyordum. Kır çiçekleri arasında debeleniyor, toprak kokusunu içime çekiyordum. Tatlı bir yağmur tepeden tırnağa ıslatıyordu beni. Ensemde hissettiğim ıslaklıkla irkiliyor, hafifçe titriyor, ama korkmuyordum. Uçsuz bucaksız yeşillikler arasında çam kokusu, kozalak yığınları ve ağaç ibreleri karşılıyorlardı beni nereye gitsem. Sessizliği yırtan rüzgârla saçlarım savruluyor, ağaç dalları arasında vınlıyarak esen rüzgâr, keman sesine karışarak tatlı bir armoniye dönüşüyordu. Kuşlara keman eşlik ediyor, saf ve ılık bir ses, ruhumu okşuyordu. Günahsız bir hayata yelken açmış gidiyordum. Yeniden doğuyordum her dakika. Kavgasız olsun istiyordum hayat. Polyanna, Heidi ve Pamuk Prenses gibi hayatı sevmek, Hacivat ve Karagöz gibi dalga geçmek istiyordum insanlarla ve kendimle. En tepelerde uçuyor, dağın her iki yamacında insanlar ne yapıyor görebiliyordum. Enseme değen soğuk demir hoşuma gidiyordu. Omzuma düşen saçlarıma üzülürken yenisi için hayal kuruyordum. Neden sigara dumanını orman kokusuna benzetiyordum ben de bilmiyordum. 

“Bu kadar yeter mi Kemal.” sesiyle geldim kendime.

Eyvah, dedim ve kızdım Kerim Usta’ya. Beni rüyadan uyandırmıştı. Keşke… Keşke… Keşke uyanmasaydım dedim içimden defalarca.

Her şey ne kadar da güzel gidiyordu. Çay kokusu, sigara dumanı, keman sesi ve ılık bir bahar akşamı esen rüzgâra karşı Suat Sayın…   

“Olmuş Kerim Ağabey, eline sağlık. Çok güzel vallahi.” dedim isteksizce.

“Sakal tıraşı da ister misin?” dedi ukalaca.

“İstemem, kalsın, kirli dursun.” dedim dudağımı büzerek.

“Yakışıyor, bence de kalsın.” dedi bu sefer pişkince.

Usturayı hazırlamıştı aslında. Ben istemeyince, katladı çekmeceye koydu.

“Teşekkür ederim. Yakıştığından değil, jilet değince, kıllar sertleşiyor. Ondan kesmiyorum Kerem Ağabey.” dedim utanarak.

Kendimi afili bir delikanlı gibi hissetmiştim yakıştı deyince. Fakat ayıpmış gibi üstüme almak istemedim nedense.

Koltuğu çevirerek, boşluğa çıkardı beni.

Demliği aldı, sormadan iki çay doldurdu. Biri bana diğeri kendine…

“Çaylarımız da hazır. İç, öyle git.” dedi.

“İçerim Kerim Ağabey. Çayın güzel. Kokusu sarhoş ediyor adamı.”

“Kaçak çayda iç beni diyor mübarek. Avuç içi kadarla, tavşankanı oluyor. Alıştım, içemiyorum diğerlerini.”

“Haklısın, fakat babam sevmediği için, Rize çayı dışında almaz eve. Annem de içmez. Ama ben severim.”

“İyi, al o zaman” dedi ve bardağı uzattı bana.

Kaset bitmiş, teyp susmuştu.

Eve giderken, mahallenin tam ortasından, dağdaki çeşmelerden gelen suların aktığı arktan geçtim. Suyun aktığı ark, derin ve dardı. Üç beş yaşında bir çocuk düştüğünde mümkün değil çıkamazdı. Burada arkadaşlarla birbirimizi ıslattığımız çok olmuştu. Sonra da annelerimizden bir düzine dayan yerdik. Ertesi gün kim, nasıl, ne kadar dayak yedi, gülerek birbirimize anlatırdık.

Arkın suyu yaz boyunca aktığı için, içi daima yeşildi. Öte tarafındaki evlere, üzerine koydukları yarım metrelik tahtalara basarak geçerdik. Tahtaların yüksekliği bize Eğri Çayı köprüsü gibi gelirdi. Geçince önemli bir işi başarmış gibi sevinirdik.

Geceleri oynadığımız oyunlarda saklanma yerimiz bu arklardı. İçimizden bazı arkadaşlar korkar, giremezlerdi. Ben de korkanlardandım. İçinde kurbağalar, danaburnu ve solucanlar olurdu çünkü. Ayaklarıma dolanacaklar diye çok korkardım. Oysa gündüzleri oynamak çok eğlenceliydi. Danaburnu ve solucanlardan hiç korkmadım, fakat kurbağalardan ürkerdim. Kurbağaların ötüşü, müzik sesi gibi çalınırdı kulaklarımıza. Hiç susmazlardı. Biri sussa, diğeri başlardı. Gündüzleri fazla duymazdık seslerini. Danaburnu ve solucan öldürdüğümü hatırlıyorum, ancak kurbağa hiç öldürmedim. Eğer öldürecek olursak, ellerimizde siğil çıkacağını söylemişlerdi büyüklerimiz. Öldüren arkadaşlarım olmuştu, fakat hiç birinde siğil çıktığını görmedim. Sanırım öldürmememiz için uydurulmuş bir yalandı. Yine de derilerindeki benekler, siğili çağrıştırdığı için tiksinir, öldürmeye yanaşmazdım. Sarımtırak derisi üzerindeki sıra sıra yeşil geometrik çizgiler, fırçayla çizilmiş gibiydiler. Çene altlarını balon gibi şişirdiklerinde, buraya ne dolduğunu çok merak ederdim. 

Bir diğer su arkı da Üç Gever’den gelen suların aktığı arktı. Evimize uzaktı burası. Suyu daha fazlaydı diğerinden. Bir gün Üç Gever’e gittiğimde burada tarlaları sulamak için yaptıkları küçük bir gölcükte yüzmüştüm. İlk girdiğimde ağzıma doluşan su yüzünden boğulacak gibi olmuştum. Suyun içinde çırpınmış, zor atmıştım kendimi dışarıya. Fakat daha sonra çok derin olmadığını görünce, kenarından kayarak önce ayaklarımı, sonra bütün vücudumu sokmuştum. Su, ağzıma kadar gelip dayanmıştı. Kontrolsüz atlayış yüzünden ayaklarım yere değmeyince, telaşa kapılıp, boş yere çırpınmıştım.

Daha da gitmedim Üç Gever’e. Yüzmeyi de bu yüzden öğrenemedim. Suya girdiğimde boğulacağımı düşünür, panik yaparım hep. O gün bugün balık gibi süzülen arkadaşları kıskanarak seyrederim.

Şimdi bu derelerden ve arklardan hiç biri yoklar. Ne kurbağa görüyor çocuklar ne de danaburnu. Ne karıncayı tanıyorlar ne de arıları. Ne sümüklü böceği bilirler ne de bok böceğini. Görseler girecek delik ararlar büyük ihtimalle. Hepsi birer masal kahramanı oldular. Tek tek hayatlarımızdan çıktılar.

Çamura belenerek oynamak hangi çocuğun eline geçiyor şimdi? Çim kokusu içinde solucan arayan çocuk gördünüz mü hiç? Derelerden balık avlayanlar var mı ya da? Kelebek kovalayan çocuk gördünüz mü? Aksine, üstüne çamur bulaştıran çocuk, annesinden bir ton dayak yer. Kediye dokunan çocuğa kuduz aşısı yaparlar. Eşek anırmasından korkar, köpek havlamasından kaçar, inek böğürmesinden tiksinirler. Sinek gördükleri eve bir daha gitmezler. Güneşten korkar, ay dedeyi tanımazlar. Civcive dokunamaz, solucandan kaçarlar. Vahşi kalmak daha güzeldi.  

Suat Sayın şarkıları ile çocukluğumu hatırlamak iyi gelmişti bana. O günlere dönmek hoşuma gitmişti.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

DERİN BİR NEFES ALIYORUM ANADOLU GİBİ / Mustafa Uçurum
kar suyu / Müştehir Karakaya
NERDESİN / Nurullah Genç
ne çok kendini gösterdin ey nefsim / Selami Şimşek
DAĞ YÜKÜ / Semra Saraç
Tümünü Göster