Masal İçinde Masal

47
Görüntüleme

2.

            “damla damla damladı

            güneş şemsiyesini ay’a astı

            elmaların saçını kestiler

            aynalar kırmızı kırmızı ağladı”

Feri ve iki yoldaşı, çok geçmeden kasabaya varmışlar. Kasaba küçük bir tepenin ardına gizlemişmiş kendisini. Göğe yetişmekte yarışan yıllanmış ağaçlar da örtü olmuşlar evlere. Feri sağ işaret parmağıyla göstererek, ‘bak Raza’ demiş heyecanla, ‘evler ne kadar da güzel görünüyor.’ ‘Evet’ diye karşılık vermiş Raza düşünceli düşünceli. ‘Bir de bunu yıllardır o evlerin içinde oturanlara sormalı.’ Şaşırmış Feri. ‘Neden?’ diye sormuş, ‘sence böyle güzel evleri olduğu için mutlu değil midir sâkinleri?’ Karınca atılıvermiş bu sefer cevap vermek için. ‘Herkes sahip olduğunda kusur arar. Gözü hep başkasının elindekindedir.’ Feri bu sözleri döndürüp durmuş kafasında, ama dememiş bir şey. Bu gösterişli ve güpgüzel evleri seyrede seyrede yürümeye devam etmişler.

Kasabaya girince, hayran kaldıkları taş döşeli yolların sessizliğine şaşmadan edememişler. Evlerin pencereleri kapalı, perdeleri de çekiliymişmiş. Feri, ‘bu kasabada hiçkimse yaşamıyor sanki’ demiş yolun ortasında durup. O heyecanı birden sönüvermişmiş. Raza yine o filozof tavrıyla, ‘buradan bakınca öyle görünüyor olması gerçekte öyle olduğunu göstermez ki’ diye karşılık vermiş. Etrafa merak ve dikkatle baka baka biraz daha ilerlemişler. Bir sokağın köşesinde asılı duran kasabanın girişindeki tabelanın aynısını görünce yine durmuşlar: ‘Saçlarını satana yetmiş yıllık ömür hediye.’ Feri düşünceli düşünceli, ‘bunun anlamı nedir çok merak ediyorum’ diye mırıldanmış. Bomboş sokaklarda bir süre daha gelişigüzel yürümüşler. Bir çocuk ağlaması, bir koyun melemesi, hatta bir kuş cıvıldaması bile duymamışlar. Sadece görkemli ağaçların yemyeşil yaprakları hışırdıyormuş rüzgâra kapılıp.

Feri aniden olduğu yerde durup avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamış: ‘Heyyyy! Kimse yok mu? Neredesiniz? Heyyyyyy!’ Sesi duvarlara çarpıp bir top gibi geri dönmüş onlara. ‘Ev varsa, sâkini de olmalıdır bence’ diye de eklemiş. O an evlerin perdelerinde bir kıpırdanma olmuş sanki. Feri, ‘birileri bir yerlerden bizi gözetliyor’ diyerek hınzırca gülümsemiş. ‘Hissediyorum bunu. Bu kadar çok evin hepsinin boş olması mümkün değil.’ Karınca heyecanla ‘o zaman kapılardan birisini tıklatalım’ teklifinde bulunmuş, ‘belki açarlar.’ Fakat o an Raza’nın aklından geçen düşünce başkaymışmış. ‘Bence’ demiş, ‘burada yaşayanların başından kötü olaylar geçmiş!’ Sonra da karşısındaki ilk evin kapısına eliyle vurmuş: Tık… tık… tık…

Beklemişler… beklemişler… beklemişler… Sonra bir daha: Tık… tık… tık…

Karınca bilmiş bilmiş, ‘bence yüksek sesle bir şeyler söyle’ demiş. Feri bir süre düşünmüş… düşünmüş… düşünmüş… İki adım ileri gitmiş, sonra dört adım geri atmış. Sonra da birden durup mırıldanmış: ‘Eğer bu kapının ardında birileri varsa öyle bir şey söylemeliyim ki kapıyı açmak zorunda kalsınlar.’ Kapının önündeki basamağa çökmüş, Raza ayakucuna yerleşmiş, karınca da Feri’nin omzunda ayak ayaküstüne atıp beklemeye başlamış. Feri de merakının hâlâ takılı olduğu yetmiş yıllık ömürle ilgili arka arkaya cümleler kurmaya başlamış:  ‘Saçımın kıymeti nedir bilmem. Lâkin yetmiş yıla deyeceğini düşünenler varmış. Ben de gelip bir sorayım dedim. Kaç gram saç, kaç yıl ömür ediyor? Ben dünya ile tanışmaya gidiyorum. Doğrusu şu koccaman dünyayı gezebilmek için uzun bir ömre ihtiyacım var. Yetmiş yıl da hiç fena değil….’ İşte tam bu sırada arkasındaki kapıdan bir gıcırtı sesi yükselmiş ve kapı usulca iki parmak kadar aralanmış. Feri oturduğu yerden kalkmadan dönüp bakmış kapıya doğru, ama tabiî ki bir şey görememiş. Yine de kapının ardında birisinin varlığından emin, ‘beni misafir eder misiniz?’ diye seslenmiş. Çoook gerilerden gelen tuhaf, hışırtılı bir ses, ‘gir içeri’ demiş sadece.

Feri, Raza ve karınca bir adımda kapının ardına geçivermişler. Siyah, uyduruk bir bez parçasıyla yüzünü örtmüş bir adamla karşılaşınca biraz şaşırıp çekinmişler önce. Adam onları büyük bir odaya götürmüş. Üç gezgin eski bir sedire yan yana oturmuş. Yüzü örtülü adam da karşılarındaki tek kişilik koltuğu seçmiş oturmak için. Hiç zaman kaybetmeden de, ‘Benim adım Nevir’ demiş. ‘Nereden geliyorsunuz?’ Feri hiç de ayrıntı vermeye niyetli değilmişmiş. Sadece ‘uzaklardan’ diyerek kestirip atmış. ‘Yolda bir tabela gördük, buraya kadar geldik.’ Nevir, uzun bir aaaah! çekmiş. ‘Ne geldiyse başımıza o tabela yüzünden geldi’ demiş. ‘Bu bir felaket. Sakın gitmeyin oraya, sakın.’ Feri daha da meraklanmış tabiî, ‘felaket olan nedir’ diye sormuş hemen. Nevir her şeyi bir bir anlatmış: ‘Yıllar yıllar önce bu kasabaya bir adam geldi. Uzun boylu. Sarı saçlı. Yeşil gözlü bir adam… Elinde mavi bir çanta taşıyordu. Kimsenin tanımadığı, bilmediği bu adam o kadar iyi bir insadı ki, hepimizin yardımına koştu. Herkesin derdine çare o mavi çantasında mutlaka vardı. Neye dokunsa güzelleşiyordu. Hastalar iyileşti, ekinler bollaştı, derdi olanın derdine çare bulundu… Çok bilgili, nazik, samimi, tevazu sahibi bir adamdı. O yabancıyı çok sevdik hepimiz ve saygı duyduk onun bilgisine, görgüsüne. Bu sırada kasabamıza yerleşti. Bizden biri oluverdi. Bütün kasaba çok sevindik adamın bu kararına. Birkaç yıl sonra da bu tabelaları astı her yere. Önce anlamadık. Nedenini de çok kurcalamadık açıkçası. ‘Sürekli bize yardım eden birinin mutlaka bir bildiği vardır’ dedik birbirimize. Hem kim daha uzun yaşamak istemezdi ki? Ah ah! Nereden bilebilirdik!’ Feri heyecanla atılıp sormuş hemen, ‘neyi bilemediniz? Ne oldu ki?’ 

Yüzü örtülü Nevir devam etmiş: ‘Saçlarımız nasılsa uzar’ dedik. ‘Kestiririz, yetmiş yıl ömrümüz daha olur’ dedik. Herkes yabancının kapısına koştu. Upuzun bir sıra oluşturdu kasaba halkı. Metrelerce… Yedisinden yetmişine herkes saçını satmak için oradaydı. İçeriye giren saçsız bir şekilde dışarı çıkıyordu. Sevinçle hem de. Elinde de küçük turuncu bir kese taşıyordu. Sıra bana geldi. Ben de girdim içeri. Aynanın karşısındaki koltuğa oturdum. Başımı öne eğmemi söyledi bana. Dediğini yaptım. Birden başıma kırmızı kum gibi bir şey döktü. Nasıl oldu bilmiyorum, saçlarım kökünden kırılıp yerlere döküldü. Başımı kaldırıp aynaya baktığımda hiç saçım kalmamıştı. O an korktum. Her şeyden… O sarı saçlı, yeşil gözlü adamdan… kendimden… yaşamaktan… Her şeyden, her şeyden korktum. Elime turuncu keseyi tutuşturup beni dışarı çıkardı. ‘Eve gidince bu kesenin içindekini bir bardak suyun içine koy ve iç’ dedi bana gülümseyerek. ‘Ömrüne yetmiş yıl eklensin.’ Eve gittim. Ve bana söylediğini yaptım. Üç gün uyumuşum onu içtikten sonra. Uyandığımda kendimi çok canlı hissettim. Saçlarım yoktu, ama ‘nasılsa uzar’ dedim. Aylar geçti… yıllar geçti… Saçlarım uzamadı. Çok yaşamak ise… hiç de iyi değilmiş anladım. Bir deri bir kemik kaldım. Bu kasabadaki herkes de öyle. Şu anda bir iskelete benziyorum. Ölüm, meğer insana ne büyük bir iyilikmiş. Kasabamızda hiç çocuk yok. Hiçkimse evinden dışarı çıkamıyor. Çünkü herkes yaşayan bir ölü bu kasabada.’

Feri hayretle dinlemiş Nevir’i ve uzun süre düşünmüş onun anlattıklarını. Sonunda, ‘kalkın gidiyoruz’ demiş yerinden fırlayarak. Heyecan içinde ve çıkış kapısına yönelerek, ‘Nisan yağmurunda ıslanan kızın, saçlarının kırk metre uzadığını o adama anlatmalıyım’ demiş. Nevir Feri’yi durdurmak istemiş. Ama Feri karıncayı omzuna attığı gibi Raza ile beraber ışık hızında çıkmış evden. Nevir’de onların hızına yetişecek enerji çok yıllar önce yitip gittiğinden, daha yerinden doğrulamadan o, üç yoldaş sokağın sonuna varmış bile.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

DERİN BİR NEFES ALIYORUM ANADOLU GİBİ / Mustafa Uçurum
kar suyu / Müştehir Karakaya
NERDESİN / Nurullah Genç
ne çok kendini gösterdin ey nefsim / Selami Şimşek
DAĞ YÜKÜ / Semra Saraç
Tümünü Göster