Mustafa Miyasoğlu’nun “Moeurs” Romanı: Dönemeç

112
Görüntüleme

Sanat, ruhun güzellik aynasında kendini temaşa etmesidir. Sonsuz olana hayranlık, hayret makamında estetik düş görmektir. Bazen renklere bulanmak, bazen de kalemin ucuna dokunmaktır. Sanat, aşkın olanda kaybolanı yeniden bulmaktır. Bir köprü ayağına sabitlenmiş kara taşın suya türkü söylemesi yahut bir notanın bam telinde dile gelmesidir.

Hayat, akıp giden zamanın akrebinde duvara asıldığından beri insanı yelkovan sarkacına mahkûm etmiştir. Bu mahkûmiyet sebebiyle varlık sahnesinde kendi özünü arayan insan, anlam dünyasındaki rolünü çoğu zaman dublöre teslim etmek zorunda kalır.  Sanayi devrimiyle daha çok metalaşmaya başlayan insan, estetik bakış açısını büyük oranda kaybetmiştir. Batı’da gotik mimariden asimetrik rokokoya kadar yapılan hemen her eserde estetik haz öncelenirken makinanın tahakkümüyle başlayan süreçte bu bakış ne yazık ki -sadece Batı’da değil tedricen bütün dünyada –  maddeye yenilmiştir.

Mağlubiyet tasavvuru, bu devirden sonra çoğunlukla insanın kendi içine dönmesine sebep olmuş; maddi evrenin getirdiği kaotik yapı “asıl sorun” haline gelmiştir. Pek çok düşünce ve sanat akımının görüldüğü son üç asır, inanç merkezli bakış açısından insan odaklı bakış açısına dönüşmüştür. Mimariden resme, müzikten edebiyata kadar bütün sanat şubelerinde bu dönüşümün izleri görülür. İbadet eder gibi inşa etmek düşüncesinden“başını sokacak bir yer” anlayışına rücu ettiğimiz günden bu yana tescillemiş olduk mağlubiyetimizi.

Öz ve kabuk bağlamında yenik psikolojinin getirdiği ruh hali, insanı kendine bile yabancılaştırmış; fail, meful ve fiil fonksiyonları birbirine karışmıştır. Öz’ü yitiren insan kabukta oyalanmakta, neyi kaybettiğini bilmediğinden yanlış yollarda heba olmaktadır. İşte bu hâl, insanı metne sığınmaya götürmüştür. Özellikle 19. asırdan sonra çokça tercih edilen anlatı türü olarak roman, bu gelişmelerin bir sonucu olarak okunabilir.

Roman, modern zamanların anlatı türüdür. Varlığını destan, masal ve şiire borçludur. Epiğin gölgesinden kurtulup kendi olması kolay olmamıştır. Lakin kurmacanın ona sağladığı mucizevî özelliği sonuna kadar kullanarak diğer edebi türler arasında avantajlı bir konum elde etmeyi başarmıştır.

Romanın gayesi hayatı anlatmak değil, hayatı yeniden yorumlamaktır (Tekin, 2001:7-9). Roman, olan biten her şeyi spesifik bir makyajla yansıtır. Reel olanı başkalaştıran, tabiatı gereği kişi, zaman ve mekân bağlamında herkesten bir parçadır. Roman türünün tarihsel geçmişine bakıldığında hayatı romanesk bir anlayışla iyi-kötü-çirkin tipler üzerinden anlatan ilk dönem romantiklerinden post-modern romancılara kadar pek çok akım ve anlayışın romana hâkim olduğunu görürüz.

Umberto Eco, romanın gerçek dünyadan çeşitli yönler ödünç alarak kendi anlatı dünyasını kurduğunu söyler(Eco, 2009: 87). Ülkü değer bağlamında bu tanıma baktığımızda romantiklerin acıma, sevme, nefret etme gibi kavramlar üzerinden masalsı bir anlatı oluştururken realistlerin buna karşın hayatı olduğu gibi yansıtan ve gerçeğe yakın bir roman kurguladıklarına şahit oluruz. İnsanı, içinde yaşadığı tabiat ile bir bilim adamı edasıyla gözlemleyen natüralistler, kurgu evrenine biyo-psikolojik bir bakış açısı getirmiş ve bir dönem etkili olmuşlardır. 

Roman, hayat ekseninde sürekli değişen ve gelişen bir türdür. Edebi gelenekler, dönemsel algı ve etkilere açıktır.  Kendinden önceki geleneklerden etkilendikleri kadar, kendilerinden sonraki akım ve fikirleri de etkiler. Bu doğal alışveriş, psikolojik, sosyal ve tezli roman gibi başka kavramların ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Türk roman tarihi, çok eski olmasa da iki asra yaklaşan tecrübesiyle dünya literatüründe kendine muayyen bir yer edinmiştir. Tanzimat dönemindeki ilk acemiliklerden nobel’e uzanan yolda, Türk romanının birkaç kez gömlek değiştirdiğini tespit ederiz.  Bu değişimler içinde Anadolu coğrafyasını ve insanını kendine özgü bir üslupla anlatan Mustafa Miyasoğlu ismi dikkatleri celbeden bir noktada karşımıza çıkar.

Miyasoğlu, geleneği modernize etme yerine, modern zamanın araçlarıyla geleneğe bakmayı daha akılcı bulur. Bu bakış açısı O’nu “moeurs roman”la tanıştırır. Fransız yazınına ait olan bu kavram, töre ritüellerini romana davet eder. Örf ve ananeye bağlı yaşantıların romana girmesi gerektiğini savunur. Ait olduğu kültür ve medeniyeti ötelemeyen, içinde yaşadığı toplumun değer yargılarına saygı duyan Miyasoğlu, adet, gelenek ve görenekleri “töre” üst kimliğiyle anlatmayı dener. O, fildişi kuleden topluma bakan kimi romancıların aksine, içinde yaşadığı toplumun bir parçası olmayı ve bunu yerli bir bakışla ifade etmeyi tercih eder. O’nun romanlarında ne nihilist dönemin şüpheci duruşu ne de Dadaistlerin düzensiz sayıklamaları vardır. Dil kurmacası içinde hayatı yeniden yorumlayan Miyasoğlu, romanda “hikmet”in peşinde olmayı seçer.  Cumhuriyet sonrası tezli romanlarda ele alınan sosyal konularla aydının iç buhranlarını ve yabancılaşan insan tipini bir kenara bırakan Miyasoğlu, kendi penceresinden baktığı Anadolu insanını yine onun gözüyle resmetmeyi daha etik ve doğru bulur. Toplumsal normların edebi metinlere dönüştüğü durumlarda anlatıcının kimliği belirleyicidir. Anlatıcının sanata ve topluma ait değer yargıları, zihni yapısı kurmacayı yönlendirir. Anlatıcının metne mesafesi, anlatı düzleminde okuyucu için farklı pencerelerin açılması anlamına gelir.

Dönemeç, ülkü değerler ile karşıt değerler arasındaki sembolik boyutun kişiler arasındaki münasebete evrilmesiyle oluşturulmuş bir romandır. Miyasoğlu, dramatik aksiyonu bilinçli olarak gelenekler üzerinden vermeyi tercih eder. 70’li yılların Türkiye’sinde ailelerin kuşak çatışmasını, sosyo-politik yapının hayata getirdiği değişim ve dönüşümü anlatan romancı, hususi olarak geleneksel tavrı sorgular.  Evrensel temalar bağlamında aşkı, ölümü ve düğünü kişilerin kimlik ve zihniyet haritalarıyla yeniden anlatmayı dener. Romanda hemen her karakter, iç muhasebeye tabi tutulur.

Dönemeç’te hayata ve döneme ait unsurlar kuşaklar üzerinden yansıtılırken anlatıcı oldukça dikkatlidir. Düğün evindeki manzarayı yaşlı kadınların gözünden şöyle aktarır: “Ayol teyple düğün mü olurmuş? İşte herkes birbirini sürüklüyor. Bari doğru dürüst oynayacak birini kaldırsalar da boylarını görsek. Bizim zamanımızda ud çalan bir Şaziye vardı ki, sesini duyan parmak ısırırdı. Burada şarkı söylese, iki sokak öteden duyulurdu sesi. Şu oynayanların biri bile dümbelek çalmayı bilmez”(s.40)

Dönemeç’te olay ve durumların yaşandığı bir sahne olarak mekân, önemli bir öge olarak kullanılır. Mekâna yüklenen anlam aynı zamanda onun işlevselliğini de göstermektedir. Mekânı estetik bir unsur olarak değerlendiren Miyasoğlu, temel çatışmayı bazen mekân üzerinden yansıtır.

Şakir Bey’in şehirden uzaklaşıp vardığı bağ evi bu bakımdan önemlidir. Şehir, değişen hayatın olumsuz yüzünü aksettirirken köy veya mahalle nefes alınabilecek mekânı temsil eder: “Gün doğmadan kalkan Şakir Bey, Erciyes’in suyundan abdest alıp namaz kıldıktan sonra derenin başına çıkmıştı… Şehirde kaldığı günlerde öğleye kadar ağzından atamadığı pası hatırlayınca babasına bir kere daha rahmet okudu. Allah razı olsun, dedi. Hiç değilse şurada bir toprak parçası bırakmış da yazları gelip biraz hava alıyoruz” (s.45).

Kurgulanan metinlerde olayın gelişimi, şahıs kadrosunun olay zincirine katılması belli bir zaman dilimine bağlı olarak tasarlanır. Kahramanın atılacağı macera, değişim ve dönüşümü anlatıcının hikâye için öngördüğü muayyen zamana bağlıdır. Keyfi, tesadüfî bir zaman algısı yoktur.

Şakir Bey’in dostu Mehmet Ziver’e yazdığı uzunca mektup, beklenti ile hayatın gerçekliği arasında sıkışan insanın bir bakıma vaveylası gibidir: “… Devir değişiyor, gençler belki de haklı olarak kafalarının konforunu bozmuyor. Sadece gülümsüyorlar heyecanımıza…” (s.58).

Miyasoğlu ait olduğu kültüre ait bakış açısını verirken vurgulara dikkat çeker. Bahri’nin Şükran’la karşılaşmalarında sezilen “hafif” havayı anlatırken Bahri’ye şu monoloğu söyletir: “Havasına kapılacağıma ne kadar emin bir hali vardı… Ama Allah korudu. Ne de olsa Anadolu çocuğuyuz. Kendimize sahip çıkmayı biliriz” (s.105).

Dönemeç romanında Anadolu, Anadoluluk ısrarla işlenen bir kimlik olarak karşımıza çıkar. Yeni neslin savruluşuna karşı yerli olanı öne süren Miyasoğlu, Anadolu insanının katışıksız mayasını örneklerle gösterir. Rol modeller bağlamında doğru olanı, dürüst ve sağlam kişilikleri geleneksel klişelerden çok yerli modern üzerinden kurgular.

Kaynakça:

Miyasoğlu, M., (2011). Dönemeç. Konak Yayınları: İstanbul.

Eco,U., (2009). Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti. Can Yayınları: İstanbul.

Tekin, M. (2016). Roman Sanatı. Ötüken Yayınları: İstanbul

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

DERİN BİR NEFES ALIYORUM ANADOLU GİBİ / Mustafa Uçurum
kar suyu / Müştehir Karakaya
NERDESİN / Nurullah Genç
ne çok kendini gösterdin ey nefsim / Selami Şimşek
DAĞ YÜKÜ / Semra Saraç
Tümünü Göster