KIRAATHANE YAZILARI – I

75
Görüntüleme

İnsan, birçok hasletiyle diğer varlıklardan ayrılmaktadır. Gönül, duyarlılık, akıl, kabul, ret, helal, haram, iyi kötü gibi ifade edilebilen değerler üzerinden yaratılmış diğer varlıklardan bu yönleriyle ayrılmıştır. Hayata, yaşadığı çevreye, oluşturduğu evden semte, mahalden kasabaya ve şehre doğru büyüyen büyüdükçe düşüncesini geliştiren bir varlık olarak insan tekâmülleşmeyi kabullenmiştir. Tekâmülleşme, bulunduğu durumdan daha ileriye gitme, gelişme, geliştirme, hafızasını, güçlendirme, kişisellikten-bireyden kurtularak kalabalıklaşmaya, birlikte yaşamaya ve bunun getireceği hususiyetlere dair akıllar yürütmeyi, çözümler bulmayı kast etmekteyiz. Ferdiyetçilikten bir toplum oluşturmaya, bireysel davranışlardan arınarak cemaat kavrayışına -birlikte yaşama anlayışı-  götürmektedir.

Birlikte yaşamanın normları da birlikte yazılmıştır. Birlikte yaşamanın vazgeçilmez unsurları; birbirine dayanma, sırt verme, koruyup kollama gibi hususiyetlerdir.  Bunlarla çember genişletilirken kuralların hayatın şartlarıyla yoğrulup bir tanzim ödevi gördüğünü ifade edebiliriz. İnsani kurallar yazılı olmaktan ziyade yaşanan hayatın kendi şartlarını oluşturmasıyla toplum hafızasında yer bulması ortak değerler, kanaatler haline dönüşmesidir. Yazılı olmaktan ziyade davranışlarla, hallerle, eylemlerle zaman içinde sözlerle yerini bulmuş kuralları kast etmekteyiz. İnsanoğlu, yaratılışı itibariyle tek başına olmayıp birlikte, beraberce, sırt sırta vererek yaşamaya meyyaldir. Bu durum toplum kurallarının bağlayıcı, çoğunluğun uymasına müteallik olduğumu da ortaya koymaktadır. Davranışların, eylemlerin, yazılı ve sözlü kuralların varlığı, toplumun da varlığına işaret eder.

Bu girizgâhı yapma nedenim, İslam coğrafyasının temel dinamikleri üzerinden yola çıkarak toplumu terbiye eden, dertlerini dindiren, çare, muhabbet merkezi sayılan, asırlardır sürüp gelen müesseselerden bahsetmek içindi. Bahse konu olan müessesemiz ilk toplanma merkezleri sayılan -en azından bizim belirginleştirme gayretimiz de budur- Daru’l-Erkam sohbetleri ile buna bağlı gelişen Ashab-ı Suffa, Vahiy Kâtipleri Müşavere Heyeti, Hadis Raviler Merkezi sıfatlarıyla ifade edebileceğimiz mekânların varlığı, kültür dünyamızın kök değerlerine vurgu yapmaktan ibarettir. Bu insan merkezli oluşumların meselesi; insan ve aile, insan ve din, insan ve düşünce, insan ve toplum, insan ve vahiy, insan ve iman, insan ve insan, insan ve devlet, insan ve dünya, insan ve kıyamet gibi hususiyetlerin çözümlenmesi, birlik ruhunun tesisi, kulluk bilincinin artması, kardeşliğin tesisini oluşturmuştur.

Son Peygamber Hazreti Muhammet (as) geldiğinde, insanlığın doğal olarak yerleşik bir hayatı vardı. Oluşturdukları kuralları, savundukları inançları mevcuttu. Ürettikleri sanatları, edebiyat, düşünce, şiir gibi öne çıkan meziyetleri vardı. Bütün bunlar içerisinden geçerek yeni bir dünya oluşturmak, düşünceden tefekküre bir bakış açısı sunmak, bunları yaparken kendi indi görüşlerinden ziyade vahyin sözcülüğünü yaparak içinde yaşadığı toplumdan başlayıp, bütün bir yeryüzüne ulaşabilecek evrensel kuralların sahibi, savunucusu ve halifesi olma hususiyetleri göz ardı edilemez. İşte son Peygamberin ellerinden beslenen sahabe-i kiramın, Erkam’ın evinde, gelen vahiy ayetlerinin ezberlenmesi, inanarak hayata aktarılmasıyla yeni bir dönemi de merkeze yerleştirmiş oluyordu. Biz bunu “din nasihattir” buyruğunun topluma yansıyışı olarak değerlendiriyoruz.

Toplumları var eden değerlerin; kalıcı, insana uygun, inanılır, zorlaştırıcı değil kolaylaştırıcı hususiyetleriyle yaşanabilir, kaynaşılabilir bir hayatı tanzimden ibarettir. Bu tanzim evrilerek, dönüşerek asırlar boyu toplumların terbiye müesseseleri halinde varlıklarını sürdürdüklerini ve sürdürmeye devam edeceklerini de ifade edebiliriz. Asırlar boyu İslam düşüncesinde, sanatında, irfan ocaklarında insanı besleyen sohbet meclisleri; şiirden, edebiyattan, kıssalardan, dinin anlaşılmasından, dertlerin çözülmelerinden gayrı düşünülmemiştir. Yaşayan müesseselerimiz de bu minvalde görevlerini sürdürmüşlerdir.

Kıraat, okumak anlamına geliyor. Okumak, bilgi sahibi olmaktır. Okuyan insan bilgili, görgülü olur, hayata dair bakışı, düşüncesi, yaşayışı örnek olur. Kıraat etmek, okumayı ciddiye almaktır. “İkra-Oku” emrini yerine getirmektir. Okuyucu, sadece vahyedilen ayetlerle kalmayıp, peygamberin buyruklarına, yaptıklarına, yaşayışlarına, söylediklerine, ikazlarına da kulak verir, dikkate alır. Demem odur ki Kuran ve sünnet, okuyucunun yani iman sahiplerinin vazgeçilmezidir. Peki, nerede kıraat edilmektedir? Nerede okunmalıdır? Neler okunmalıdır, Nasıl okunmalıdır? Niye okunmalıdır? Nereden okunmalıdır..? Gibi bir dizi soruyu da beraberinde getirerek konuyu açmakta yarar görmekteyim.

Kıraat etmeye başlayan, yani okumayı öğrenen -aynı zamanda konuşmayı öğrenen anlamını da burada yükleyebiliriz ki bu anlamı bütünleştirir- okumakla konuşmak arasında ayrım yapma yerine bir bütün haliyle bakmak daha bilinçli bir eylem olacaktır. Bakmak istenirse elbette farklı hususiyetlerin dile getirilmesi de mümkündür. Böylece gündemimize üç hususiyet çıkmaktadır. Birincisi okumak, ikincisi konuşmak, üçüncüsü yazmaktır. Okumak, anlamak, yaşamak, öğretmek ve yazmaktır.

Kıraat kelimesinin, oku kelimesiyle karındaşlığı bizleri evvela evlerimize doğru götürmektedir ki biz buna “kıraathane” diyoruz. Hane kelimesiyse ev, ocak, yer, mekân, karnımızı doyurduğumuz, barındığımız, baba-ana ocağının ifadesidir. İkisini birleştirdiğimizde “Kıraathane” yani okuma evi, öğrenme evi anlamlarına geldiğini biliyoruz. Arapça-Farsça burada bir araya gelerek kelimemizi bizlere armağan etmiştir. Okumaktan kast edilen, evvela vahyin kendisi, ahiren Peygamber’in mirası, yani onun sünnet ve hadisleri, salisen Kur’an ve sünneti ana kaynak görerek üretilenlerdir. Böyle bir kuşanmışlık insan ruhunu, beynini, gönlünü daraltmaz bilakis aydınlatır, genişletir toplumlara öğretiler sunar. “Ümmül’kitap” diye ifade edilen Kur’an-ı Kerim’in doğru anlaşılması, dinin temsilcisi olan Peygamber (as)’in doğru anlaşılmasıyla mümkündür. Anadolu uygarlığımızın kök değerleri bu iki vasıfla mücehhezdir. Büyük Anadolu toprakları, uçsuz bucaksız ümmetin coğrafyasıdır. Bu büyük coğrafyada var olan değerler ilim, irfan ve sohbet geleneğiyle muhteşem devletlerin kurulmasının zeminini, temelini oluşturmuş mekânlara, makamlara sirayet etmiştir. Demek oluyor ki sohbet geleneğimiz; peygamberî bir gelenektir. Ashabın ve sonraki dönem Müslümanlarının İslam’ı öğrenmelerini sağlayan, ilmin ve irfanın beşiği olan bu usul, asırları dokuyarak dünya insanlığını aydınlatmayı sürdürmüştür.

Kıraatin kıraathanelere dönüşmesiyle yol alan bu yolculukta değişimlerin, gelişmelerin, kültürlerin ortak temaları, mirasları yer yer karışmış, bulanıklıklara, sislenmelere neden olsa da aslıyetini muhafaza eden okuma evleri, mekânları bugüne değin devam etmiştir. Misalen, divan dersleri, hadis sohbetleri, irşat muhabbetleri, Nuru’l-izah –Taç okumaları, ilmihal dersleri, çeşitli isimlerle sıfatlandırılan muhasebeler, has bahçe sohbetleri, dergâh dersleri, imam odaları, köy odaları, sıra odaları, yaran odaları, Hz. Ali cenk-nameleri, kahvehaneler, kıraathaneler gibi isimlerle çoğaltabiliriz.  

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

DERİN BİR NEFES ALIYORUM ANADOLU GİBİ / Mustafa Uçurum
kar suyu / Müştehir Karakaya
NERDESİN / Nurullah Genç
ne çok kendini gösterdin ey nefsim / Selami Şimşek
DAĞ YÜKÜ / Semra Saraç
Tümünü Göster