YAZARLIK VE MESULİYET

40
Görüntüleme

Söz, ne zaman yazarın/şairin toplumsal duyarlılığı ve sorumluluğu konusuna gelse aklıma Mehmet Emin Yurdakul’un “Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet/Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.” mısraları gelir. Çünkü şairin haykırması demek onun toplumsal problemlerde gerek bunların tespiti gerekse halli konusunda şiirine bir görev yüklemesi demektir. Bundan yoksun milletler ise şairin de dediği gibi “sevenleri toprak olmuş öksüz çocuklar” gibi olurlar.

Eğer meseleyi anlama biçimimiz böyle olacaksa bu tavrın edebiyat tarihimizdeki en mütekâmil örneği olarak Mehmet Akif Ersoy’u görebiliriz. Böylece meseleyi onun üzerinden ele almak ve sonraki dönemlerde ve günümüzdeki şair duruşlarını buna göre değerlendirmek mümkün hale gelir. Malum, Mehmet Akif, millet ve ümmet olarak çok zor zamanlar geçirdiğimiz bir dönemde eserlerini vermeye başladı. Ömrü boyunca çok sevdiği Namık Kemal’in “Kendi derdi gönlümün billâh gelmez yâdıma” diyerek vatan ve millet meselelerini dert edindi. Bunu yaparken de sadece şiiriyle değil şahsiyeti ve hayat tarzı ile de örnek oldu. Fildişi kulesinde okuyup yazarak bir ömür geçirmedi. Yeri geldi camilerde vaaz verdi yeri geldi bir umut olarak gördüğü teşekküllerde görev aldı. Yeri geldi cepheye koştu. Yeri geldi babasız kalan arkadaşının çocuklarını evine aldı. Yeri geldi Balkan muhacirlerine evini verdi. Ne para ne mevki anlamında hiçbir ihtirası olmadı. İlkelerine uymuyorsa en yüksek makam tekliflerini bile elinin tersiyle iteledi. Mehmet Akif, bugün millet nezdinde bir değer ifade ediyorsa işte özetlemeye çalıştığımız bu özelliklerinden dolayıdır.

Mehmet Akif’in inşa ettiği toplumsal duyarlıklı şair/yazar modeli daha sonra Necip Fazıl’da devam etti. O da fildişi sanatkârı olmadı. Bir davası, derdi olan şair olarak mücadeleci bir şahsiyet sergiledi. Onu takip eden başka bir örnek olarak Sezai Karakoç adından bahsetmeliyiz. O da aynı sorumlu tavrı gösterdi. Fakat meseleyi aktüel olmaktan çok tarihsel bütünlüğü içinde bir medeniyet mücadelesi olarak gördü ve kalemiyle nasıl düştüğümüzü ve nasıl ayağa kalkmamız gerektiğine dair önemli eserler yazdı. Bunlara Nurettin Topçu, Cemil Meriç ve Erol Güngör gibi isimleri ekleyebiliriz. Bu yüzden bunlar ve bunlar gibi yazarları okumuş olmanın bizler için çok büyük bir şans olduğunu düşünüyorum. Şimdi soru şudur? Neler öğrendik onlardan? Her şeyden önce yazarlığın ne manaya geldiğini ve yazmanın mesuliyetini. Zira hiç biri yazar olmak, şair olarak tanınmak gibi bir derdin insanı olmadılar. İnandıkları bir değerler dünyası, kendilerini adadıkları bir davaları, millet ve hakikat adına söz söyleme sorumlulukları vardı ve bunları yaptılar. Bu sebeple kadir bilir her okur onları saygı ile anmaktadır. Edebiyat ve düşünce tarihimizde de böyle anılacaklardır.

Bir şey daha öğrendik onlardan. Bir milletin kültür hayatı bir bütündür. Dünden bugüne ve bugünden yarına akan bir ırmak gibidir. Her yazar/şair bu süreçte kendinden öncekilerden beslenir. O düşünceleri çağın ruhu ve şartları içerisinde yeniler, geliştirir ve zenginleştirir. Mesela söz konusu şiirse edebiyatımızın başlangıcından bugüne bütün önemli isimlerini okumuşlardır. Tarih, felsefe, sosyoloji, din…. Bütün bu alanlarda da okumalar yaptıkları yine zamanın ruhunu kavramak için aynı ilgiyi Türkiye dışındaki yazarlara/şairlere gösterdikleri de ortadadır. İşte böylesi bir birikimle ve yazmanın ahlakından hiç taviz vermeden yazdılar ve konuştular. Böylece hem kültür ve edebiyatımıza önemli eserler vererek zenginleştirdiler hem de toplumda müspet manada değişim ve dönüşümün öncüleri oldular. 

Bugüne geldiğimizde ise durumun hiç de böyle olmadığını müşahede ediyoruz. Yazar çokluğuna rağmen okur sayısı azalmıştır. Okuyanlar da popülist yazar ve eserlere yönelmişlerdir.  Dergiler, istisnaları olmakla birlikte birer mektep olma özelliğini kaybetmiş, ahbap çavuş ilişkisinin hâkim olduğu yerlere dönüşmüşlerdir.  Diğer yandan yazarlığın usta-çırak geleneği çoktan kaybolmuştur. Durum böyle olunca da ortaya ne nitelikli eserler çıkmakta ne de bu eserlerde dile getirilen fikirler toplumda müspet değişim manasında bir etkiye sahip olmaktadır. Oysa her zamankinden fazla yazmanın ve konuşmanın gerekli olduğu bir zamandayız. Önceleri adını saygıyla andıklarımız muhalif bir konumda oldukları için menfi anlayışlara bir set oluşturabiliyordu. Şimdilerde ise müspet olan ne menfi olan ne birbirine karışıp gitmiştir. Mesela daha 1970’lerde bir Kıbrıs meselemiz ortaya çıktığında Sezai Karakoç onlarca yazı yazmıştı. Bir Cemil Meriç, sorgulayıcı tavrıyla karşımıza çıkan her türlü mesele ile ilgili olarak yazan bir kalemdi.

Şimdi ne yazık ki öyle değil. Mesela birkaç ay önce 15 Temmuz ihanetinin 2. yıl dönümünüydü. Adı büyük yazar ve şaire çıkmış isimlerin sosyal medya –hesaplarında ve yazdıkları dergilerde konuyla alakalı hiçbir yazıya rastlayamadık. Gözlemlerimize göre bu arkadaşlar sanatı, edebiyatı değerlerin en başına oturtuyorlar. Edebiyat ve sanat kutsalları olmuş. Durum böyle olunca da 15 Temmuzmuş, Kırım meselesiymiş, Afrin harekatıymış, toplumda aile çözülüyormuş, ekonomik sorunlar, sosyal savrulmalara yol açıyormuş. Böylece değerler kaybı ortaya çıkıyormuş. Bu gibi meseleler onların işi değil. Nasılsa etkiledikleri bir okur grubu var. Dergilerini finanse eden kurum ve kuruluşlara sahipler. Hatta televizyonlarda radyolarda gazetelerde kendilerini gündeme taşıma imkânları söz konusu. Gerisi onları ilgilendirmiyor. Zaten bir geçmişleri de yok. Tarihleri kendilerinden başlıyor. Bu yüzden zamanın sınavından geçmiş isimlere de hiç tahammülleri yok. Edebiyat, şiir, deneme, hikâye onlarla başladı, onlarla devam ediyor. Yazarlık ahlakları ise hiç yok. Kendileri gibi yazmayan, çetelerine dâhil olmayanların edebiyat ortamında meşruiyetleri söz konusu bile değil. Ara sıra sol ve batılı yazarlara atıfta bulunarak hâkim kültür edebiyat mahfillerinden beğeni bekliyorlar. Nedense onlar da bu konuda hiç de cömert değiller. Şüphesiz istisnalar yok değil. Amma onlar da âdeme mahkûm edilmişler. Bu yüzden yazdıklarını çok az insanla paylaşabilmektedirler.

Soru çok, sorun büyük. Öyleyse yeni bir muhasebe süreci başlatarak hatalarla yüzleşme zamanı. Bunu kim nasıl yapar bilmiyorum ama bir başlangıç olarak şunu teklif edebilirim. Başta adlarını verdiğimiz sahici yazar, şair ve kültür adamlarıyla buluşmak gerek. Yine gelenekle sahici bağlar kurulmalı. O öyle bir gelenek ki hiçbir söz boşuna söylenmemiş. Amaç insanın sorunlarını hem güncel hem de tarihi boyutlarıyla bir gelecek vizyonuna da sahip olarak konuşmak yazmak. Kalemi yeniden hayrın, iyiliğin, güzelliğini barışın emrine vermek. Yazmayı konuşmayı salih amel olarak idrak etmek. Değilse yazılan hiçbir metin bu toplumun değerler dünyasıyla bağ kuramadığı için ne kalıcı ne de faydalı olabilir. Siyasiler için söylenen güç zehirlenmesi bu tavır içinde olan yazarlar için de şöhret zehirlenmesine dönüşür. Zaman geçip taşlar yerine oturduğunda ise hiç birinin esamesi okunmaz ve geriye yine adını andığımız ahlak ve tutumda olan isimler kalır. Nitekim öyle de olmaktadır. Hakikat peşinde olan okur, bugün yazılanlardan mutmain olamayarak onlara dönmektedir.

Fakat durumun böyle olmaması gerekiyordu. Biz bugüne kadar daha pek çok Necip Fazıl, Erol Güngör… yetiştirebilmeliydik. Kim ne derse desin toplumsal değişimde kelimelerin dolayısıyla yazılanların önemi çok büyüktür. Ortada nitelikli yazarların nitelikli eserleri çıkmıyorsa bir kültürel yapı inşa edilemez. O inşa edilememişse millet olma vasfımızı kaybederiz. Zira milleti millet yapan her değer, özellik edebiyat yoluyla önce zihinlere ve gönüllere sonra hayata etki yapar. Edebiyatınız yoksa aslında hiçbir şeyin yok yahut olan şeyleriniz de çok geçmeden kaybolup gidecek demektir. Ama tekrar belirtmek gerekirse bu edebiyat sahici, ahlak ve sorumluluk sahibi yazarlar tarafından inşa edilmelidir. Aksi takdirde yine olumlu bir sonuç elde edilemez. Zaman, popüler yazarları eleğinde elemekte mahirdir çünkü. Yaktıkları ateş saman alevinden öteye geçmez. Bunun için bir kez daha geleneği sorumluluk sahibi yazarların çağı tekrar başlasın istiyoruz. Bu bizim varlık meselemizdir. Hiç birimizin buna bigâne kalması düşünülemez. Söze Mehmet Emin Yurdakul’un mısralarıyla başlamıştık. Yine onunla bitirelim. Alıntıladığımız bölümün başında şu mısralar yer alıyordu: “Bırak beni haykırayım susarsam sen matem et.” İşte felaket noktası burasıdır. Şair susarsa millete düşen feryattır. Şimdilerde bu hali yaşıyoruz maalesef. Bu feryadın sona ermesi için Akif’in duruşuna, Necip Fazıl’ın cesaretine, Sezai Karakoç’un tefekkürüne, Cemil Meriç’in sorgulamasına, Erol Güngör’ün yerliliğine ihtiyacımız var.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

DERİN BİR NEFES ALIYORUM ANADOLU GİBİ / Mustafa Uçurum
kar suyu / Müştehir Karakaya
NERDESİN / Nurullah Genç
ne çok kendini gösterdin ey nefsim / Selami Şimşek
DAĞ YÜKÜ / Semra Saraç
Tümünü Göster