ACININ PATOLOJİK HARİTASI

66
Görüntüleme

Acı, insanın mumyalı kodlarını çözen psikolojik bir gizdir. Kendi acımız, sosyal ve ruhsal problemin de aynası olur. Çünkü kabullenişler tetikler. İnsan, bir arınma peşinde olur. İnsan, kendi acısının mimarıdır. Bu acıyı ortadan kaldırmak için psiko-sosyal denklemlerini kullanır. Bilinç, önbilinç, bilinçaltındaki yadsılı verileri kullanır. İnsanın özü, huzur ve heyecana bağlıdır. Üst huzur ortadan kaldıran her edime karşı insan tüm benliğini serer. Yani, acı aslında derstir, yoldur, arınmadır, kendini bulmadır. Tüm üst duygular, olaylar, olgular, edimler, algılar, buluşlar, acıdan arınmak, probleme yeni bir şey bulmak içindir. İnsanın özünü kodlayan temel güdülerin başında huzur gelir. Huzuru ortadan kaldıran en ufak acıya karşı, insan tetiktedir. Zihni, ruhu, kalbi o acıdan arınmak için kullanırız. Bazen, mistik çizgiye çekeriz. Sabır, şükür, kader gibi içteki mutlak güce sığınırız. Dahası, acılar insan ve toplum için sosyo-aynadır. Psiko-sosyal derstir, algısal arınmadır. Kendimize, aslımıza, yaradana sığınıştır.

Acı; temel yaşam felsefimizi huzur doğurur, stres getirir. İnsan olarak asıl amacımız huzurdur. Huzuru yakalamak içindir tüm çabamız. İçimizde en güçlü yaşam çizgisi, huzuru yakalamak. Huzurun psiko-sosyal altyapısı geniştir. Yani, iyi okul, iyi iş, iyi aş, iyi konum, iyi… tüm nicel ve nitel iyilerle hayatın içindeyiz. Huzuru tetikleyen, yaralayan en büyük edimlerden biri de acıdır. Çünkü zihnimiz huzura odaklanmıştır. Hücre yapısı bunları bozan edimlere karşı sistemli iç savaş verir. Diğer yandan diğer sosyal arketiplerimizde sistemli olarak huzura bağıl yapılmıştır.

Acı, acımak, içimizi, vicdanımızı, ruhumuzu, huzurumuzu denetleyen en büyük eylemlerden biridir. Çünkü diğer büyük eylemler korku ve merakı da tetikler. Acı, korku, merak, huzur gibi iç eylemler aslında bizi yöneten gizli eylemlerdir. Acı, korkmak eyleminin aynasını da kırar. Bizi dengeleyen iç kalelerimizden biri korkmaktır. Acı da iç kalelerimizin öncülerindedir. İç kalelerimizdir gizil denge. Bizi nefsin, diğer hastalıklı duygulardan arındırır.

Acı, en büyük gizlerden biridir. Yaşadığımız acılar derstir, nimettir, ekmektir, bir başkasının derdine ilaçtır. Çünkü insan kendi acısının deneğidir. Kendi acısından arınma yollarında kullandığı biyo-psikolojik yol aynı zamanda başkasına da yoldur.

İnsan, acıyla karşılaştığında içtepik duruşması başlar. Bu duruşma, farklı nitel çatışmaları doğurur. Dahası, insan en kısa yoldan kendini denek kılarak acısından, zihnin normalleştirdiği huzurlu ortama gitme savaşı verir. İnsanı, yücelten, dirençli kılan, değiştiren mistik olgularla tanıştıran en önemli edim, acıdır.

Acılar, yalanların yılanlarını çoğaltır. Bu yüzden, güçlü olmak lazım. Bu yüzden, acımızın yalancısı olmamalıyız. Acımızla yüzleşmeliyiz. Acımızı kabullenmeliyiz. Kader ile keder arasında bağın ortalamasını yaşamalıyız. Acının, mistik atlasını açmazsak, sıradan bir yalancı, acılara yenilmiş naçar oluruz. İçimizdeki öz şefkate sığınmalıyız. Herkese gösterdiğimiz şefkati, önce kendimize göstermeliyiz. Bu acıyı kabulleniştir. Bir şeyi kabul etmek, onu yenmek demektir. Öz şefkatimizle kendi acımızla barışıp onu zihinsel olarak yenebiliriz.

Hatta her acı insanı yalancı yapabilir. Belki bizi küçük yalancılar kitabı Makamat’a götürebilir.

Makamat; Hâris İbni Hemmam ve Ebu Zeyd. Eserde Ebu Zeyd gezgin, vaiz, dilenci vs. gibi kişiliklere bürünür, çeşitli kılıklara girer. Ülkeler, kentler dolaşır. Bu arada da bitimsizce hileler, üçkâğıtlar yapar, yalanlar söyler. Bunlardan bazılarının bir çıkar elde etmeye yönelik olduğu bile söylenemez. O tür ‘beyaz yalanlar’ sadece karşıdakini aptal yerine koymayı hedeflerler. Kimileriyse apaçık sahtekârlık ve suç kapsamında sayılabilir. Ancak, Ebu Zeyd nereye gitse, Hâris İbni Hemmam’la karşılaşır. Hâris, Ebu Zeyd’in hile ve yalanlarını fark eder, yüzüne vurur. Ebu Zeyd ise, ona diller dökerek özür diler, bağışlanma talep eder. İkilinin yalan söyleme ve yalanı teşhis etme şeklinde ilerleyen tuhaf diyalogu sürer gider. Ne var ki, Ebu Zeyd cezasını bulmadığı gibi, asla uslanmaz da… Hâris ise “bu aşağılık herifle konuşmaya gerek yok” demez, sadece her durumda ne kadar zeki ve külyutmaz olduğunu gösterir.”

Yalan söylemek ve hile ne kadar olağansa, uyanık olup onlardan paçayı kurtarmak da o kadar olağandır diyenlerin çağındayız. Belki hepimiz, bu kitapla yalanlarımızın yılanlarını öldürürüz. Belki, küçük yalanlarla acımızı kapatabiliriz. Belki, külyutmaz olabiliriz. Ama gerçeklik bizi bir yerde bulacaktır. Gerçek yüzümüzle karşılaşacağız. Gerçekliğin dili var, sizinle bir gün konuşur. Gerçekliğin takvası vardır, yolunu şaşırmaz. Küçük yalanlara, külyutmaz mecralara gerek yok. İnancımız, kudretimiz, manevi bağımız, irademiz, sosyal etiğimizi bize ortalama bir yol gösteriyor. Acılar, karşısındaki teslimiyet aynamızda kendimizi görmek her zaman huzura götürür.

Acılar, gerçektir. Musibetler derstir. Her ders, başka acıyı yenerken, huzurun da kapısını açar. Acımız, sorumluluktur. Bu sorumluğun sahibi olmalıyız. Sorumluluk sahibi olmayan suçlar. Suçlamak da en büyük acılardandır.

Nahl Suresi, 127. ayet: “Sabret; senin sabrın ancak Allah(ın yardımı) iledir. Onlar için hüzne kapılma ve kurmakta oldukları hileli-düzenlerden dolayı sıkıntıya düşme.” Ayetler, tartışmasız, bize onlarca psiko-sosyal mesaj verir. İnsanın en büyük düşmanı, acılarının en büyük kurgucusu nefsinin yarattığı amaçlar ve o amaçlar yolunda hebalarıdır. Acıya karşı en büyük tek silah sabırdır. Sabır, binlerce ilaçtan ve sosyal güçten daha evladır. Sabrın, temelinde teslimiyet vardır. Teslimiyet ve sabır rahmanidir. Rahmani olan şifadır. Salt, teslim olmak değil. İrade ve bilinç kulelerimizi de kullanarak hileli düzenlerin yarattığı sosyolojik acılara karşı sabırla direnmeliyiz. Acıya sabırla direnmek, rahmani bir yolculuktur. Kötülüğün simsarlarının hilelerine, acılarına karşı panzehirimiz bellidir. Her acı, öldürmeyen bir zehirdir. Fakat panzehirimiz bellidir. Teslimiyetimizin merkezlerini biliyoruz. O’ndan gelen, O’nun Şafi sıfatıyla gider.

“Tevbe Suresi, 118. ayet: (Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O’nun dışında (yine) Allah’tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tövbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tövbeleri kabul edendir, esirgeyendir.”

Acılara karşı dirilişin en büyük meyvesi, esirgeyenin sonsuz şefkati. Tövbelerimizi kabul eden bir merkezimiz var. Bizler, o kadar aciz ki bir insanı affetmekte zorlanıyoruz. Rabbimizin sınırsız esirgeyişindeki hikmetini okuyamıyoruz. Affetmek rahmanidir. Acıdan arınmak, acıya direnmek rahmanidir. İlaçların yan etkisi varken, duanın, Rabbimize sığınmanın yan etkisi yok. Üstelik tüm hastalıkların merkezi stres. İbadetler, dualar, sığınışlardan daha güçlü psikolojik arınma var mıdır? Bam telinden akan biyo-psikolojik bağlardan söz ediyorum. Ama inanarak, sağlam bir teslimiyetle…

“Hud Suresi, 10. ayet: Ve andolsun, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona bir nimet taddırsak, kuşkusuz; “Kötülükler benden gidiverdi” der. Çünkü o, şımarıktır, böbürlenendir.”

Rabbimiz, bizi sınar. Onun adil mizanındayız. Acıların haritasında bir şehir olabiliyorsak O’nun kudretini biliriz. Allah, insanların zaaflarını biliyor. Burada, insanların zayıflıkları, karakter atlasındaki temelleri de veriyor. Kur’an’da insanın zayıflıkları vardır. İnsan, zayıftır, çabuk şımarır. Yani, egoları, nefsiyle coşar. İnsan, sınırsız huzur peşinde koşar. Bu yüzden aşırı huzur her zaman onu şımartmıştır. Aşırılık şeytanidir. Aşırılık şeytandır, yeni acı demektir. Acıları dengeleyen sistem, kaliteli, verimli, duruştur.

Aşk acısı, ölüm, mülk kaybı paralize edip ruhsal dehlizler oluşturduğumuz eylemlerimiz var. Hakikat ile hikmetin ince çizgisinde durulanmalıyız. .İnsanın bilinciyle, altbilinci arasındaki verilerin sağlamlığını kuşatmak lazım. Yaşadıklarımız, aynı zamanda içimizdir. İçimizin gücü, yaşamımızın kalitesiyle, inancımızın derinliğiyle bağlantılıdır.

Derin acılar karşısında dağılmanın psikometrisi var. Sorumluktan kaçıştır. Programlı suçlamadır. Zannettiklerimize, zihnindeki haritalara, bilinçaltımızdaki yadsılı verilere tepki veririz. Zannedilen acılar, zannedilen yaralar… Zannedilen sızılar… Zannedilen korkuları pekiştirir. Zanların girdabında sistematik biyo-psikolojik tepkiler oluşur. Bilinci, bilinçaltını uyuşturan kaçışlara teslim eder. Oysa insan yaşadıklarından sorumludur. En çok da acılarından sorumludur. Acımıza sahiplenerek onun mistik ve sosyal gücün itkileriyle tamamlamalıyız.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

DERİN BİR NEFES ALIYORUM ANADOLU GİBİ / Mustafa Uçurum
kar suyu / Müştehir Karakaya
NERDESİN / Nurullah Genç
ne çok kendini gösterdin ey nefsim / Selami Şimşek
DAĞ YÜKÜ / Semra Saraç
Tümünü Göster