çam ağacı ve keçeli boya kalemleri

185
Görüntüleme

Her şey sevimliydi. Okulum, önündeki çam ağacı, kozalaklar. Çam ağacına sarıldım.  Ellerim birbirine değimiyordu. Gövdesi reçine kokuyordu çam ağacının.  Gövdesinde bir sarmaşık gibiydim. Neden bu kadar seviyordum ki bu çam ağacını? Belki de etraftaki tek çam ağacı olmasındandı. Belki ilk gördüğüm çam ağacı olmasındandı bu sevgi.Bir tarafı ağaçlık, bir tarafı voleybol sahası okul bahçemizin ortasındaki taş yolun okula ulaşan son noktasındaydı çam ağacı. Dalları pencerelere değiyordu. Öptüm çam ağacını. Yüreğimin kıpırtısını gövdesine dayadım. Saf çocukluk sevgisi bu olsa gerekti.  Gün ışığını yere bırakmıyordu sık iğneli yaprakları. İğneli yapraklarının arsından hafif bir uğultu geliyordu. Arada, sararan yapraklar yere bir ok gibi düşüyordu. Yerdeki sararmış yaprakları, ipeksi bir halı gibiydi. Her şey sevgiliydi. Canlıydı sonra. Ben çocuktum, o da çocukluk neşemin ortağı…Birgün resim için bahçeye çıktığımızda, uzaktan doyasıya seyretme imkanım oldu   çam ağacını. Öğretmenimiz hikayesini anlattı uzun uzun. Daha bir hayranlık duymaya başlamıştım çam ağacına.Her şey, resim öğretmenimizin, çam ağacının resmini yapmamızı istemesiyle başladı.Masalımın perisiydi çam ağacı. Sırtında cennet yeşili murassa bir hırka, başında ışıltılı bir taç vardı. Nasıl resmedebilirdim ki sonra. Ne boya kalemlerim vardı ne de resim fırçam. Elimde bir kurşunkalemim vardı.Gözlerim birden arkadaşımın boya kalemlerine takıldı. Her türlü renkten  ispirtolu boya kalemleri vardı arkadaşımın. Keçeli kalem diyordu öğrenciler. Çam ağacını en güzel renklerle resmetmeliydim. Kimseden bir şey isteme alışkanlığım yoktu. Hatta o güne kadar  birisinden bir şey istediğim vaki  de değildi.  Ama istemeliydim. Çam ağacının hatırı için bu fedakarlığı yapmalıydım. İnsan sevdiği için nelere katlanmaz ki? Kimi kurşunkalemiyle, kimi de rengarenk boya kalemleriyle işe koyulmuştu bile. Herkes hararetle çam ağacının resmini yaparken ben öyle duramazdım. Kurşunkalemle çam ağacının resmini yapmak içimden gelmedi. Yakışmazdı. Olmazdı. İnsan sevdiğini böyle resmeder miydi hiç?  Çekinerek yaklaştım arkadaşıma:- Keçeli boya kalemlerini kullanabilir miyim?Ani bir refleksle boya kalemlerini kendisine çekti, çocukça bir sahiplenmeydi onunkisi.  Babası  Almancıydı. Bizim kırtasiyelerde olmazdı böyle kalemler. Para bulup alamazdın, paran olsa da bulamazdın. İkiletmedim sözü. Kendimi geriye çektim hemen. Sonra uzun uzun çam ağacını seyrettim. Dersin sonuna doğru resimlerimize baktı öğretmenim. Arkadaşımın çam ağacı rengarenkti. Ama benim çam ağacım değildi defterine çizdiği. Kimisinin başını okşadı öğretmen resminden dolayı. Sıra bana geldiğinde, başımı yere eğdim. Defterim bomboştu. Kızdı öğretmenim.- Neden yapamdın?Diye gürledi.- Boyam yoktu öğretmenim, dedim mahçup.- Sen de diğerleri gibi kurşun kalemle yapsaydın ya, dedi.Ses etmedim. ”Hiç böyle güzel bir ağaç kurşunkalemle yapılır mı öğretmenim?” diyemedim.Sustum. Yalnızca sustum….Sanki her şey susmuştu benimle beraber. Çam ağacının tepesindeki kuşlar kulak kesilmişti bize. Soluğumu tutup çam ağacını dinlemeye başladım.O günden sonra resim dersi benim için en sevimsiz ders oldu.Çocuktum. Halimin kelimeleri yoktu belleğimde. Renklere ulaşmaya çalışan umutsuz, sessiz bir çığlıktım. O günden sora resim derslerinde kendi adamın sessiz bir Robensonu oldum. Hep bir kutu keçeli boya kalemim olsun istedim ama hiç düşleyemedim. Düşleyemedim çünkü bana b keçeli boya kalemi getirecek Almancı bir babam yoktu. Dayılarım vardı Almanya’da. Onların da hediye getireceği o kadar çok çevresi vardı ki bana sıra gelmezdi. Yine de o yazın gelmesini iple çektim. Olur ya onca hediye bekleyenlerin içinde belki beni de hatırlayıp, bir boya kalemi getirirler diye umutsuzca bekledim. Yaz geldiğinde, dayılarım beni haklı çıkardı. Boşuna beklediğimi anlamıştım.O yaz Kur’an Kursu’na gönderdi annem beni. Her işe heyecanla ve şevkle sarılmaya namzet kişiliğim, cami atmosferine hemen tutkunluğumu sağladı.  O heyecanla namaz kılmaya başladım. Bütün  vakit namazlarını birkaç arkadaşımla beraber  camide kılıyordum.  Hızımı alamayıp sabah namazlarına da camiye gitmeye başladım. Annemin; ”Dur oğlum sabahın köründe, camiye nasıl gideceksin, namazını kılacaksan evde kıl.” demesi de beni engelleyemiyordu. Annemin, sabahın seherinde üşümesin diye belki karşı çıktığı bu camiye gidişlerimi, sonradan komşu kadınlara ballandıra ballandıra anlatması beni daha da  şevklendiriyordu.Birgün eve gelen komşu kadınlardan birisi sırtımı sıvazladı.  ”Afferim oğluma!” diye yanaklarımdan öptü ve elime  beş lira sıkıştırdı. Şaşırmıştım. ”Bu da nereden çıktı!” gibilerinden kadının yüzüne baktım.  Annemin gözlerine baktım. ”Al oğlum, dedi, namaz kılıyorsun ya, gelin bacımın gönlünden kopmuş.”Annemin sevdiği bir komşuydu. Çolak Kadın diyorlardı ardınsıra. Çolak koca diye bilinen adamın Kadınsı olduğu için böyle diyorlardı ona. İyiliksever bir kadındı. Almanya’da bir oğlu vardı çolak Kadınnın. Hiç kimseden bir şey isteme cesaretim olmadığı halde, çolak Kadınnın iltifatlarından cesaret bulduğumdan isteme cesaretim artmıştı.”Gelin bacı, dedim, ben para istemem, Durmuş abi bana Almanya’dan keçeli boya kalemlerinden getirsin.” dedim.”Yavrum, dedi, Durmuş abin bugünlerde gelir. Şimdi mektup yazsam yetişmez ki. Hem sen o parayla alsana o dediğini””Buralarda yok ki gelin bacı. Yalnız Almanya’da varmış bu boya kalemlerinden””Tamam öyleyse, gelince söylerim Durmuş abine, seneye sana o boyalardan getirir.”Dünyalar benim oldu o an. Bir yıl sonra da olsa  keçeli boya kalemlerim olacaktı. Üçüncü sınıfa geçtiğimde o zaman çam ağacının resmi nasıl yapılırmış herkese gösterecektim. Üzerindeki kuşların resmini bile yapacaktım, o zaman. Umutsuzluk gitmiş geriye sadece umut kalmıştı. O yıl, boya kalemimin bir yıl sonra geleceği haberini bütün sınıf bir ninni gibi sürekli dinledi benden. Bana boya kalemlerini vermeyen kızın gözlerinin içine baka baka dillendirdim bu hayalimi hep. Öğretmen artık ”Neden resim yapmıyorsun?” diye sormuyordu bile. Sayılı soğuk günleri, sıcak günler izledi.Yeni bir yaz daha gelmişti. Komşumuzun oğlu Durmuş ağabeyi dört gözle bekliyordum. Çolak Kadın bile oğlunu benim beklediğim heyecanla beklemiyordu belki de. O yaz dayılarım da Almanya’dan geleceklerdi ama onlara dair hiçbir umudum olmadığı için, ne zaman geleceklerini merak etmiyordum.Bir yaz sabahı komşumuzun kapısında bir vosvos duruyordu. Heyecanla anneme seslendim:”Anne, şu tosbağa araba Durmuş ağabeyin mi?”Annemin; ”He oğlum” demesiyle sokağa fırlamam bir oldu. Sanki bir kuştum o an. Bir solukta çolak Kadınnın kapısındaydım. Sabahın bu saatinde ev kalabalıktı. O kalabalık arasında çolak Kadınnın eteğine yapıştım. Kadın telaşlıydı. Şaşırdı.”Durmuş Abi keçeli boya kalemlerimi getirmiş mi gelin bacı?” dedim.Kadın birden durdu. Gözlerimin içine baktı. Gözlerimdeki heyecanı okumuş olacak ki, elindekileri yere bıraktı.  Bana doğru eğildi. Bakışlarında sevgi ve eziklik vardı.”Oy yavrum! Dedi, ben onu söylemeyi unuttum ya!”Bir anda dünyam karardı. İçim kabarmaya başladı . Gözlerimden sessiz bir sağnaktır boşandı.  çolak Kadın ezildi. Omuzlarımdan tutup bana sarıldı.”Ağlama yavrım, dedi, sana söz bir dahaki sene kesin getirteceğim.” Kanadı kırık bir kuş gibi döndüm eve. Çökmüştüm. Eve geldiğimde, sessiz ağlayışlarım hıçkırıklara döndü. Bir hüzündü, bir acıydı ki çocuk yüreğimde  yaşadığımın kelamda karşılığı yoktu. Annemin ısrarlarına aldırmadım. Dışarı çıktım. Okuluma yöneldim. Okulumun bahçesi bomboştu. Bahçenin ortasındaki taş yolun sonuna yöneldim. Çam ağacının dibine oturdum. Yerdeki toprak rengine bürünmüş çam yapraklarına dokundum. Sonra, dalga dalga göğe yönelmiş, yeşil yapraklarının acı kokusunu soludum. Hafif bir rüzgar birkaç kuru yaprağı yere bıraktı. Sanki çam ağacı da ağlıyordu. İlerdeki dut ağacının dibindeki ihtiyar kadını fark ettim birden. Benim gibi dalıp gitmişti.  Umutlarının tükenişini seyrediyordu sanki. Oysa benim umutlarım henüz bitmemişti. Çolak Kadın, ”Seneye” demişti. ”Söz seneye kesin getirtirim.”Olsun! Hiç olmasa dördüncü sınıfta keçeli boya kalemim olacaktı. Hiç olmayabilirdi de. Doğruldum. Taş yoldan eve doğru yöneldim.Yeniden okullar açıldı. Herkes benim keçeli boya kalemimi merak ediyordu. Omuzlarım düşmüş, başım yerdeydi.  Sanki suç işlemiş gibiydim. Demir kapıdan içeri geçip  taş yoldan okula yöneldim. Okulun geniş merdivenlerine ilk adımımı atarken geriye dönüp çam ağacına baktım. İğneli yapraklarının arasından geçen rüzgar hafif bir ıslık çalıyordu. Kuvvetli bir el sanki beni çekiyordu.O yıl sınıftaki birçok arkadaşın keçeli boya kalemi olmuştu. Bu konuyu yıl içinde o kadar dillendirmiştim ki, herkes Almanya’daki akrabalarına keçeli boya kalemi siparişi vermişti. Sınıfta keçeli boya kalemi olmayan sadece iki  kişi kalmıştı. Biri de bendim. İlk resim dersimizde öğretmenimizin bahçedeki çam ağacının resmini yapmamızı istememesini o kadar istiyordum ki. İlk dersimizde bahçedeydik. Korktuğum oldu ve öğretmenimiz çam ağacının resmini ve okulumuzun resmini yapmamızı istedi. Okulumu da en az çam ağacı kadar seviyordum. Kıvrım kıvrım taş duvarları, okulumuzu o kadar gizemli o kadar sevimli kılıyordu ki. Ne çam ağacını ne de okulumu karakalemle yapabilirdim. Onlar benim için özeldi çünkü. Değil çam ağacının resmini yapmak yüzüne dahi bakmaya utanıyordum.  Başımı kaldırıp çam ağacına mahçup bir bakış attım ve sessizce özür diledim. O anlamıştı bunu. Yine resmini yapamayacağım, dedim ve dalıp gittim öylece.Yeni filiz vermiş en üst dalında geride kalmış bir göçmen kuş vardı. Tedirgin ve  ürkekti. Tıpkı benim gibi. Bir sonraki göçmen kuş kafilesini bekliyordu sanki. Bir umudu bekliyordu kuş. Ben bir kuştan daha zayıf olamazdım. Bende beklemeliydim umutla. Beklemek olgunlaşmaktı. Beklemek var olmanın kanıtıydı.  Bütün yıkılmışlığıma rağmen yine beklemeyi düşledim. Bekledim. Bir yıl daha bekledim…Kasabada hayat akıyordu…O yıl yine tatilin gelmesini ben herkesten farklı bir amaçla bekledim.  Umudu nasıl bekleyeceğimi öğrenmiştim böylece, sabrı da.O gün evimizin önündeki dut ağacının altında ellerimi yanaklarıma dayamış merdiven basamağında oturuyordum. Sarı bir vosvos geçti birden önümden. Araba çolak Kadınnın evinin önünde durdu. Bu Durmuş abiydi. Bir kuşun göğsü gibi inip inip kalktı göğsüm. Sanki babam gurbetten gelmişti. Durmuş abi bekardı. Onu böyle heyecanla bekleyen  en çocuk yürek bendim. Korna çaldı Durmuş abi. Dut ağacının dallarındaki göçmen kuşlar hep birden havalandı.  Dut ağacından havalanan bir kuş da bendim. Bir uçuşta vardım arabanın yanına. Elini öpüverdim hemen. Bu kez keçeli boya kalemimi kesin getirmiş olmalıydı. Çolak kadın öyle söz vermişti çünkü.  Çolak Kadın evin avlusunda belirdi. ”Yavrum, Durmuşum!” diye  kanatlarını açarak Durmuş abi’ye yöneldi.  Bir hasret sesli sevgi çığlığı… Ben bir kenarda kalakaldım öylece.Bu sevinci bölmek istemedim. Hemen eve geldim. Annemin eteğine yapıştım.”Anne anne, dedim, Durmuş abi geldi biliyor musun?” annem heyecanıma ortak olmadı. ”İyi oğlum, gelmişse hoş gelmiş.” dedi isteksizce. Belliki bir derdi vardı. Ürkek bakışlarla annemin gözlerine baktım. Gözleri ıslaktı. Neden ağlıyordu bilemiyordum. Sorsam da söylemezdi zaten. Yine de meramımı anlatmalıydım. Sokuldum. ”Anne, dedim, bir gitsen de sorsan, Durmuş abi benim keçeli boya kalemimi getirmiş mi?”Annem geri dönerek  tülbendinin kenarıyla gözlerini kuruladı. Başımı okşadı, heyecanıma zoraki ortak olmaya çalıştı. ”Yavrum iki senedir daha unutmadın mı onu” dedi. Yekindi. Çolak Kadınnın evine yöneldi. Bütün mahalle kadınları çolak Kadının evine akıyordu.Çok geçmedi annem evimizin kapısında belirdi. Elleri koynundaydı. Annemin elleri koynunda olduğu zaman sıkıntılı olurdu. Hemen önüne vardım.”Getirmiş mi anne, sordun mu?””Evleri çok kalabalıktı oğlum, soramadım, yarın sorarım meraklanma!”Nasıl meraklanmazdım ki. O gece rüyamda hep keçeli kalemlerimi, çam ağacını ve okulumu gördüm.  Sabah ezanıyla yollarda tıkırtılar başladı. Annem ayaktaydı.”Bu saatte niye ayaktasın oğlum!””Bu saatte onlarda kimse yoktur. Çolak Kadın da ayaktadır. Şimdi gidip bir soruversen anne!””Of oğlum of!!” dedi annem.Aslında kendim de sorabilirdim ama içimde anlayamadığım bir garip his vardı. Sorma cesaretimi kaybetmiştim. Ya yine boya kalemlerim gelmemişse. Ya çolak Kadın; ”Uy yavrum, boya kalemlerini oğlum getirmemiş.” derse, buna dayanamazdım. Böyle bir gerçekle bizzat karşı karşıya gelmeye korkuyordum. Çolak Kadınnın evi hemen karşıdaydı. Avluda belirince yeniden annemin eteğine yapıştım.”Anne ne olur bak çolak Kadın avluda, ne olur gidip bir soruver?”Annem çaresiz kadının yanına vardı. Ben merdiven başında bekliyordum. Annem durumu fısıltıyla anlattı. Çolak Kadınnın gözleri birden bana takılıverdi. Yüzünde acı bir hüzün belirdi. Uzaktan seslendi.”Uy yavrum! Bu kez de Durmuş abin getirmeyi utmuş!”Dünya başıma yıkılmıştı. İçimden yine sesiz bir çığlık havalandı. Yuttum çığlığımı. Çığlığım dışarı çıkar diye nefesimi dahi tuttum. Hemen içeri koştum. Tuttuğum çığlığımı içime öyle bir saldım ki, çığlığım nehir olup gözlerime seğirtti.Önce umudun kokusu kayboldu içimde. Sonra keçeli boya kalemlerinden gelen ispirto kokusu. Her şey içime acı olup doldu, her şey  gözlerimden acı olup aktı. Her şey bir kezzap gibi içimi ve yüzümü yaktı.O günden sonra bir daha çam ağacının kokusunu alamadım. Resim derslerinde hep sırtımı döndüm çam ağacına. Bir daha acı çekmemek, beklemenin hüznünü yaşamamak, hayal kırıklığına uğramamak için umut etmedim. Umut etmek yeni bir yitip gitmeydi, yeni bir acıydı, yeniden ölmekti sonra.O yıl sınıfımda keçeli boya kalemi olmayan tek bir kişi vardı. O da bendim. Resim dersine ve renklere küsmüştüm adeta. O yaz Almanya’dan gelen dayılarımın elini öpmeye annemin ısrarlarına rağmen gitmedim. Okulun bir an önce bitmesini, idam mahkumunun başucunda bekleyen ölüm meleği gibi bekledim. Umudun kapıları yüzüme bu kez şamar vurur gibi kapanmıştı. Okula herkesin gittiği yolun dışındaki bir yoldan gider oldum. Umut göğüs kafesimin içinde kor bir ateş oldu. Bu ateşin yangınlığına bir kez daha dayanabilir miydim bilemiyordum. Yok yok umut etmemeliydim. Umut etmek umudun ölmesi demekti. Umudu öldürmemek gerekti. Akla sığması gereken umudu aklım almıyordu artık. Bu dünyanın hallerine alışmak bir acı eylemdi. Bana ait olan bambaşka dünyamın kapılarını büyüklere kapadım. Bu dünyanın üzerindekiler biz çocukların görebildiklerini görebilseler, dünya daha alımlı olurdu herhalde.Kendi dünyama çekildim öylece. İçime gömüldüğüm dünya, dışarıdaki dünyadan daha anlamlıydı.  Önce üzüntünün derin  yıkıntılarını yaşadım içimde. Bir zaman sonra büyüklerin dünyasına biraz daha vakıf olup, teslim oldum. Kendimi, içinde fillerin dolaştığı züccaciye dükkanındaki narin bir kristal gibi hissediyordum.Nihayet okul bitmişti. Kasabadan ayrıldım… Uzak bir şehre bir daha dönmemecesine gidiyor gibi gittim.  Geldiğim yolları bir bir tahrip ettim içimde. İçimin bulutlarına tırmandım. Hayatı kuşbakışı algılama sevdasına tutuldum bir zaman sonra.  Aslında bulutlu bir sisin de arkasına sığınıyordum. Sırılsıklam olmadan yaşıyordum hayatı.  Alabora olmuş haldeydim ama  içimin acımadığı yerdeydim. Yıllar sonraydı. Kasabama dönüyordum. Hemen bir kırtasiyeye uğradım keçeli boya kalemleri ve bir resim defteri aldım.  Artık keçeli boya kalemleri ülkemizde de satılıyordu. Belki daha önce de vardı ancak ben bilmiyordum.Okulumuz, evimizin balkonundan gözüküyordu. Anne babamla hasret giderdikten sonra, boya kalemlerimi ve resim defterimi alarak balkona çıktım. Ertelenmiş, çocukça bir eylemdi benimkisi. Balkona çıkınca zihnimi duvara toslar gibi oldum. Dondum kaldım öylece. Bütün hayallerim yıkılıverdi o an. Oysa hayal gerçeğin sılasıydı. Çocuklukta hissettiğim acının bir benzeriydi hissettiklerim. Okulumuz yıkılmış yerine iğreti evler yapılmıştı. Ne o güzelim taş bina ne  bahçesindeki taş yol, ne de bahçedeki ağaçlar. En acı olanı da  evlerin arasına sıkışmış olan çam ağacının yaprakları yanık toprağa dönmüştü. Kurumuştu çam ağacı. Onunkisi kuşatılmışlığa isyandı belki de. Gerçekler ne de acıydı böyle. Ne ki hayallerime de uzanmıştı insan eli.Ağlamaklı oldum ama bu acılara alışkındım artık. İnsanların tahribatıyla her yerde karşılaşıyordum. Geçmişteki her şey bir anda anlamını yitirmişti.İlkokulda okuyan yeğenim çıkageldi. Boya kalemlerini ve resim defterini görünce şaşırdı.”Onlarla ne yapacaksın dayı!” dedi.”Al senin olsun, dedim, bunlarla güzel resimler yaparsın.””Ben o boya kalemlerini istemem.” dedi. ”Ben pastel boya istiyorum.””Pastel boyalarla ne resmi yapacaksın?” dedim.”Okulumuzun resmini ve bahçesindeki akasya ağacının resmini yapacağım.” dedi.Heyecanlandım. İlk işim, çarşıya inip yeğenime pastel boya takımı almak oldu.
 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

zemheri / Şeref Akbaba
yolculuğunu bitirmiş ayakkabılar / Mehmet Öztunç
türkü mercan / Alâaddin Soykan
sütunsuz bir bağ / Şadi Aydın
şitâ ü leyl / Aşır Karabacak
Tümünü Göster