Yokluğa İmza Atmak

239
Görüntüleme

Sanatçının eserine attığı imza onu sahiplenmesinden çok öte anlamlar içerir. Anlamın oluşmasında sanatçının etkisi kadar eserin yapıldığı dönem, yer, zaman ve üslûp gibi birçok özellikler de etkili olur. Eserin oluşumunda, sanatçı merkezli öznel etkilerle, başta kültür olmak üzere nesnel faktörler önemlidir. Etkilerin artması ve eksilmesinde sanat ve sanatçı algısının değişmesi belirleyici olmuştur.

Bugün bizim yüklediğimiz incelikli anlamların tersine, uzun yüzyıllar sanat da sanatçı da üst yapıyla ilgili sınıf nezdinde fazla itibar görmemiştir. Sanatçı tavır ve düşünceleriyle birey olarak öne çıkamamıştır. Böyle bir göreve de işleve de sahip değildir. Hatta kendisine mal edilen veya edilecek olan eserlerin malzemesini, biçimini, ritmini, ölçüsünü, kompozisyonunu, rengini belirleme hakkının olmadığını söylemek bile yanlış olmaz. Onlardan önce toplumda inanç ve düşünceyi belirleyen din, ilim ve felsefe adamlarıdır. Hayatın ve varlığın hakikati üzerine onlar düşünür, araştırır, karar verirler. Sanatçı, istediğini yapan değil, istenileni yapan bir kişidir.

Pitagoras sanatta ‘uyum’, Platon ‘mimesis’ Aristo ‘Katarsis’ teorilerini bu maksatla geliştirdiler. Platon, Devlet’ine şairleri yani sanatçıları yönetim yetkinlikleri olmadığı için almadı. Çünkü onların ustalarından el becerisi olarak öğrendikleri dışında başka hünerleri yoktu(r). Bu sanatın bir felsefesinin olmadığı anlamına gelmez. İşin felsefesini din adamları ve filozoflar yapıyordu. Düşünceleri ile şahsiyet kazanan ve kendilerinden söz ettirenler onlardı. Sanatçının ise adı neredeyse anılmıyordu bile. O nedenle sanatçı, düşünce, tasarım, felsefe olarak zaten kendisine ait olmayan esere çoğu kez imza atma gereği duymamıştır. Sümer, Asur, Mısır, Minos, Miken uygarlıklarında neredeyse tamamen böyledir. Ege uygarlıklarında Fidyas, Andokides, Myron gibi az sayıda sanatçının eserlerine imza atmaları önemlidir. Buna mukabil kimi hikâyelerde adından söz edilse de Zexis diye bilinen sanatçının bir tek eserine rastlanmamış, onun hakkında bilgiler söylencede kalmıştır.

Eseri imzalamak, sanatçının yavaş yavaş kişilik ve kimlik kazanmaya başladığının kanıtı sayılabilir. Sırf bu başlangıç bile özgün sayılacak bir Grek ve Hellenistik sanatı ortaya çıkarmıştır. Ancak özellikle plastik sanatlar ve mimaride görüleceği şekliyle hemen herkesin bağlı kaldığı bir ortak form ve tarz her zaman olmuştur. Bu anlamda her dönemin mutlaka hâkim bir modası veya tarzı olmuştur. Stil kritiği ve tarihleme eserlerin malzeme, form ve tarzları incelenerek yapılır. Hâkim tarza uygun eser yapanlarla, eserleriyle yeni tarzlar deneyenler de yok değildir. Eserleriyle zamanlarını aşan deha sanatçılar,  dönemlerinin üslûbunu zorlamış hatta değiştirmişlerdir. Rönesans ressamı ve mühendisi Leonardo, Barok dönemin başlatıcısı Michelangelo, bunlardan sadece ikisidir. Rönesans’ta hayata, insana dair çoğu değer ve tasavvurlar, hızla değişmeye, sanatçı bireysel kimliğini, kişiliğini kazanmaya başlamasına rağmen, Leonardo’nun rahip ve filozoflardan oluştuğu anlaşılan entelektüel kesimden şikâyet ederek kendilerine niçin değer verilmediğine içerlemesi önemlidir.

Skolastik, özellikle de Patristik, Romanik ve Gotik dönemde sanat ve felsefe kilisenin yoğun etkisi altındadır. O dönemde sanat her zaman olduğu gibi dinî bir vecd ve gayretle ama üst aklın isteklerine uygun olarak, muhteşem eserler ortaya koydu. Felsefe ise geri çekildi veya yeni inancın dünyasına girerek orada sükûneti buldu, eridi. İşte tam da dinin bıraktığı boş alanları felsefenin dolduramadığı modern dönemlerin başlangıcında, sanat, felsefenin, sanatçı felsefecinin görevini üslenerek toplumda daha etkili rol oynamaya başladı. Burjuvazi ile birlikte yeni bir güzergâha doğru ilerleyen sanat, Barok, Rococo, Ampir ve soyut düzleme evirilerek daha bağımsız bir alan buldu kendine. Sanatçı Goya’dan, Sezan’a, Van Gogh’tan, Manet’ye, Picasso’ya, Klee’ye, Kandinsky’ye kadar söylenecek sözü olan, kendi tarzını, üslûp ve içeriğini kendisi belirleyen bir şahsiyet olarak eserlerine rahatlıkla imza attı. Arkaik dönemlerde sanatçının eserine imza atmaması ile Rönesans la başlayan modern dönemlerde eserlerine imza atmasındaki en önemli saik sanatçının bağımsız bir kişilik sahibi olarak kimliğini bulması ile alakalıdır. İmzasız eserlerin çok olduğu zamanlarda sanatçı geride kalırken, modern zamanlarda sanatçı biraz daha öne çıkmıştır.

Birey olarak kendini gerçekleştirmiş sanatçı için imza attığı eseri veya eserine attığı imza onun ruhundabir aşkınlık kamaşmasına, kıvanca vesile olur. Bu duygu doğrudan onun benliği ile alakalıdır ve her sanatçıda böyle kendini aşan, herkeslerden çok farklı, başka yaşantılarla ayrıcalık kazanan bir hususiyet vardır. O niteliğini bu hususiyetle kazanır. Bu hususiyet, kendini beğenmişlikten tarifsiz yalnızlığa, oradan tanrısal duyguları tatmin etmeye kadar çeşitli değişken psikolojileri yansıtabilir. Bir eser yaratmanın verdiği duygu, tanrıyı idrakin cezbesine dönüşmezse makul sınırları aşan bir enaniyete yol açabilir.  

Bizim kültür evrenimizde görünüm ve malzeme, farklı kavrayışlara imkân verecek mahiyete sahiptir. Bizde de birçok eserin yapanı belli değildir. Yalnız bunun ilk sebebi batı kültür havzasında görüldüğü şekliyle sanatçının birey olamamasına bağlanamaz. Kendini felsefeden önce sanatla kuran veya felsefeyi bile sanat içinde icra eden toplum her türlü bilgilenmede bireyselliği esas almıştır. En meşhur örneği Ragıp el İsfahanî tarafından verilen ve günümüz eğitim sistemine de aynı adla etki eden ‘Müfred’ veya ‘Müfredat’ın ‘fert’ kelimesiyle birebir ilişkili olması bile çok anlamlıdır. Sanatçılarımız ferdi ürünlerine imzalarını atmış yani onları sahiplenmişlerdir. Eserdeki düşüncelerin kime ait olduğunun bilinmesi muazzam bir tartışma ve bilgi üretme zemini de ortaya çıkarmıştır. Ayrıca ‘estetik’ yerine kullandığımız ‘bediiyat’ kelimesinin orijinallik, özgünlük içermesi, özgür sanatçı kişiliğin yetişmesi adına teşvik edici olmuştur. Bununla birlikte ister yazılı, ister görsel veya plastik sayısız çoklukta eserin de imzasız olduğu bir vakıadır. Anonim niteliği olan masal ve destanları, birbirinden güzel türkü, şiir, menkıbe ve hikâyatı geçelim, başta mesneviler olmak üzere son derece başarılı aruzlar yazılmıştır. Bütün bunlara ilaveten özellikle tasavvufî birçok yazma eserin müellifi belli değildir. Yazma eserler kütüphanelerimiz bu eserlerle doludur ve her birinin üzerinde çok kıymetli akademik çalışmalar yapılmaktadır.

Yazma eserlerde gözlenen bu durumun benzerini, mimari eserlerde de görürüz. Sanat ve mimarlık tarihimiz açısından son derece önemli kimi eserlerin kitabesinin bile olmadığını, olsa da mimarının bilinmemesi, ilginç ve düşündürücüdür. Selçuklu Sanatının önemli eserlerinden Siirt Ulu Camii’nin, Bitlis, Silvan, Mardin, Harput, Dunyasır, Urfa ulu camilerini hangi mimarların yaptığını bilemiyoruz. Sivas Ulu Camii de böyledir. Medreselerde de durum aynıdır. Kırşehir Cacabey, Akşehir Taş, Kayseri Huand Hatun, Sivas Buruciye, Tokat Gök, Erzurum Çifte Minareli (Hatuniye) Medreselerin kim tarafından yaptırıldığı bellidir ama mimar olarak kimin yaptığı belli değildir. Daha da önemlisi bizzat Sultanlığın merkezi Konya’da ve Alâeddin Keykubat’ın sarayının hemen karşısına yapılmış Karatay Medresesi’nin stil kritiğinden hareketle, Amale Muhammed bin Havlan el Dımışkî tarafından yapıldığına dair tahminler vardır. Bunlar güçlü analizler olmakla birlikte elimizde bunu kanıtlayan bir kitabe mevcut değildir.

Sanat ve mimarlık tarihimizin nadide eserlerinden Tokat Gök Medresenin kitabesi bile yoktur. Birçok hanın neredeyse bütün türbelerin kitabesinde mimarın ismi geçmez. Peki, Osmanlı’da durum nasıldı? Kayıt ve kuyudata önem vermesine rağmen Osmanlı’da da sanatçıların zaman zaman bu konuda kendilerini öne çıkarmadıklarını biliyoruz. Elbistan Ulu Camii buna bir örnektir. Lafı uzatmadan Payitahtta iki örnek verelim: Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan meşhur Çinili Köşk’ün mimarı bilinmemektedir. İstanbul’un Göbeğinde, merkezi kubbenin kıble aksında iki yarım kubbeyle genişletilerek harimin derinlik kazandığı, bu özelliği ile de Ayasofya ve Süleymaniye arasında müthiş bir geçiş oluşturan muhteşem Bayezit Camii’nin kitabesinde, mimarının kim olduğuna dair bilginin olmayışı çok düşündürücü.  

Niçin mi çok düşündürücü?

Çünkü mimar yaptığı eseri kendinden bilmiyor. Onu sahiplenmediği için değil; bu yapının güzelliğinin herkese, emeği geçen, katkı veren, orada ibadet eden herkese ait olduğunu biliyor, sadece kendinden bilmiyor. Daha da önemlisi en güzelin Allah’a ait olduğunu; yanlış, haksız bir sahiplenmenin münasebetsizlik olacağını değerlendiriyor. Böyle düşünmüş olmalı. Hemen iki adım üzerinde, merkezinde aynı plan özelliğinde camisi bulunan muhteşem Süleymaniye Külliyesini yapan Koca Sinan, farklı mı düşündü sanki? (Mimar bu eserde adını kitabede değil, Tezkiret’ül Bünyan adlı kendi eserinde anar.) Bu esere imza atmasını söylerler. O da gider camiinin alt sağına bir mezar yani türbe inşa eder. İnşa ettiği kendi türbesidir. Pek az sanatçı kendi mezarını inşa etmiştir. Bu yoğun sembolizm neyi anlatır? Sanatçının ölümü içinde gezdirdiği ve her zaman ona hazır olduğunu. İşte varlık, işte yokluk. Adeta bizim varlığımızın hakikati yokluğumuzdadır, yok olacağımızdadır der gibidir. Veya hayatımızın anlamı ölümden ayrı değildir. Bizim sanatçımızın haleti ruhiyesi bu olunca sanatın nefsi veya süfli amaçlar için kullanılması söz konusu olmaz. Hele sanat egoyu azdırmanın, şımartmanın, eğlendirmenin aracı hiç olamaz. Böyle düşündükleri ve daha çok hayratı öne çıkardıkları için kitabelerde daha çok buna sebep olanlar anılmıştır.

Türbe’nin Türk-İslâm sanatında hemen hiçbir benzeri yoktur: Mütevazı ve anlamlı. Altı sütunlu dikdörtgen ve tonozlu formlu yapı üstadın imzası olur. Nakkaş Sâi mezar kitabesine sülüs hatla 14 kartuşa yazdığı manzumeyle Sinan’ın yaptıklarını özetlemiştir. Son üç mısrası şöyledir: “Yatuğu yeri Hüda kılsın anın bagıcinan/ Rıhletinin Sâi-i dâi tarihini/ Geçdi bu demde cihandan pîrimimaran Sinan”Sırf bu türbe bile incelense nice espriler çıkacaktır. Meselâ koca mimar mezar şahidesinin başlığını o zamanlar gelenek olduğunun aksine mimar kavuğu olarak değil, kazasker olarak yaptırmıştır. Ama asıl verilmek istenen mesaj, varlığımızın gerçek anlamda yokluk hükmünde olduğu bir hakikat evreninde yaşadığımızdır. Ruh, bu hakikati idrak etmez ise gerçek olgunluğa eremez. Yaptıklarımızla hangi duygumuzu öne çıkarmış, hangi ihtiyacımızı tatmin etmiş oluruz? Hem Mimar Sinan, hem eserlerine imza atmayan sanatçılar asıl bu saikten hareket etmiş olmalıdır. Yok oluşun düzleminde imzamız mı bizi var kılacak? Varlığın gerçek olgunluğu belki yokluğa imza atmakla mümkündür.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Nöbet Değişimi / Ay Vakti
Shakespearyn Draje / Kâmil Eşfak Berki
Karanlığı içine çeke çeke sabahlar / Selami Şimşek
Ölümü Erk’in / Ali Yaşar Bolat
Ey Ölüm, Çabucak Kucakla Beni! Yaşıyorum- İçimden;... / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster