Lâedri Meselesi

156
Görüntüleme

Her kim dünyaya gelir, âhir ecel câmın içer
Ne acep menzil olur, kimi konar, kimi göçer
Lâedri

Geçmişindünleyoğrulan zihniyeti, nisyanla malul insanın var olma gayretinin bütüncül mirasını yansıtır.  İnsanın tarihi yazgısı, ilk mistik sınanmayla başlar. Bu bağlamda cüzi iradeye sığınan küçük insanın büyük hesabı daha ilk imtihanda şaşar. Hayret makamından kendilik makamına düşen insanın asıl Özne’den rol çalma girişimi, ontolojik bir sorun olarak tanımlanabilir.

İnsan, kendisi dışında kalan “her şeye” hâkim olma iştiyakındadır. Bu arzu, varlık dünyasında onu apayrı bir konuma taşır. Aklın rehberliğinde görebildiği ve hayal ettiği her nesneye egemen olma isteği, insanı diğer bütün varlıklardan ayırır. Muayyen bir zamanla -ecel- sınırlanan hayatını bir an unutan insan, kendini yeniden var etme eylemine girişir. Bu eylem, “ben” kavramının kapılarını ardına kadar aralamış olur. Benlikdünyası, sonsuz arzuyu tetikleyen yapay bir evren oluşturur. İşte bu evren, küçük insanın büyük dünyasından başka bir şey değildir. İnsanoğlu, hakikati kaybedince içinde bulunduğu suniliği, hakikatin yerine kendince yeniden inşa eder. Benlik dünyasında inşa edilen bu evren, gerçekte sadece bir kurgudur.

Kültür düzleminde “insan” okumaları yapıldığında, Doğu ve Batı medeniyetlerinin farklı algılarına şahit olunur. Batı, çoğunlukla kuşatılmış kimliğin bencilliğiyle yapay yaşam koşullarında kendini var kılanla kalıcı olmanın peşindedir. Doğu ise, asli olanla anlam kazanmanın erdemine inanır. Batı, didaktik olanı öncelerken doğu, hikmetli olanı tercih eder. Batı, varlık bilgisini amaç edinirken doğu, varedenin tekliğini irfan boyutuyla anlamaktan yanadır. Bu yönüyle bakıldığında toplumların değer yargıları, etik ve estetik kaygıları hayatı yorumlamada belirleyici bir rol oynamaktadır.

Batılı, ürettiği her maddeyi kendi adı ve imzasıyla sembolleştirmek ister. Öyle ki var ettiğine inandığı “şey”e koyduğu im, kendisinden daha büyük olur. Etiketin büyülü yüzü, onun küçük dünyasını şaşalı bir güneş ülkesine çevirir. Benlikrüzgârında savurulan kimlik, kendisi dahi olmayan kurmacanın nesnesine dönüşür.

Doğulu,hikmetinden sual olunmayanıarar.  Her “şey”de O’ndan bir parça bulmanın keyfiyeti içindedir. “O’nun boyasıyla boyanan” cümle âlemi, yine ondan ödünç bir dille ifade etmenin hazzını duyumsar. Güzel olanı paylaşırken “mutlak güzel”in gölgesinde olduğunu bildiğinden kendinden bir iz, işaret koymayı ar sayar.

Doğulu, kainattaki nizamı, ritmi ve uyumu görüp tefekkür ederken Batılı, insan eliyle büyütülen kaos ve karmaşayı görür. Doğulu, “bir”e varan yolda mutlu olurken Batılı, “bireysel yalnızlığı”  içinde mutsuzluk senfonisi bestelemek durumunda kalır. Bu bakış açılarına göre medeniyetlerin yeni, özgün ve benzersiz bir “şey” ortaya koymanın boyutları da farklı olacaktır. Âdem’e öğretilen “bütün isimler” malum olduğuna göre “yoktan var etme, yaratma” söz konusu değildir. Ancak iradi olarak “O, güzeldir, güzeli sever” fehvasınca “yeniden var etme”nin imkân dâhilinde olduğu ortadır.  “Güzel olanı”nın beyan edilmesiyle “olan”ın güzel beyanedilmesi meselesi, sanatın özünü ortaya koyar.

Aidiyeti bilinmeyen edebi metin parçaları için kullanılan“laedri” ibaresi, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız felsefi boyutla ilgilidir. “İyilik yap denize at, balık bilmezse Halık bilir” anlayışı, laedriliği veya diğer bir ifadeyle “anonimliği” hatırlatır.  Doğulu, “halık nasılsa görür, bilir” diyerek kendine ait olanın faniliği bildiğinden “lâ” makamında kalmayı tercih eder. Batılı ise “ederi olan” maddi makamın şöhretiyle hemhâldır.

Edebiyatımızda söyleyeni meçhul yüzlerce şiir, beyit ve kelam-ı kibarın var olması “lâedriliğimizin” boyutlarını göstermesi bakımından önemlidir. “Anonim halk edebiyatı” dediğimiz binlerce yılın birikimiyle oluşturulan edebiyat şubesi, ben’den çok biz’in ifadesidir. Elbette bu durum sadece bize özgü değildir. Lakin genişliği, büyüklüğü ve etki alanıyla diğer milletlerden ayrılan bir yapıda olduğunu belirtmek gerekir.

Mecmualarda rastladığımız yüzlerce beyit ve müfret, klasik şiirimizin “lâedri” yönünü özetler niteliktedir. Bazen politik kaygı nedeniyle yazdıklarının altına imzasını koymayan şairlerin varlığına tanıklık ederiz. Tarihimizin trajik olaylarından biri olan “Şehzade Mustafa’nın Öldürülmesi” üzerine söylenen mersiyelerde söyleyicinin mahlas kullanmayıp kimliğini gizlemesi bu politik kaygıyla açıklanabilir.

Türk toplumu, tahkiyeyi sever. Edebiyat tarihimiz, dilden dile geçen sözlü ürünlerle doludur. Göçebe yaşamın öngördüğü koşullarda kâğıda kaleme yeterince vakit ayırmayan ataların, şiir formunda sözütuzlaması,anonim edebiyatın zengin bir içerikle oluşumuna zemin hazırlamıştır. Geleneğin getirdiği yapı içinde sözü saza yakıştıran atalar, varyantlaştıkça gelişen sözlü edebiyata derinlik katmışlardır.

“Mülk O’nundur” anlayışıyla kültür ve medeniyetini şekillendiren bir toplumun oluşturduğu yapı, elbette “anonim” olana yakın olacaktır. Ahi teşkilatıyla sosyal yaşam olanaklarını yeniden yorumlayan ataların mülk ve benlikanlayışları, edebi alana da sirayet etmiştir. Güzel olanı paylaşmak esastır.

Kitabında “ben” demekten uzak duran Yaratıcı’nın “biz” dili, sanatçıyı “ego”dan uzaklaştıran bir incelik olarak okunabilir. Sanatı metalaştıran bütün unsurları ötelemeden gerçek esere ulaşmanın imkânsızlığı ortadır. Metafizik güzellik, ruha ve asli olana açılan anlamlı bir kapı olarak her sanatçının önünde açık durmaktadır. Tercih, sanatın ve sanatçının kimliğiyle doğrudan ilişkilidir. Kanaatimizce kalıcılık da bu oranda gerçekleşir. Beklentisiz üreten, bereketi yaşar.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Nöbet Değişimi / Ay Vakti
Shakespearyn Draje / Kâmil Eşfak Berki
Karanlığı içine çeke çeke sabahlar / Selami Şimşek
Ölümü Erk’in / Ali Yaşar Bolat
Ey Ölüm, Çabucak Kucakla Beni! Yaşıyorum- İçimden;... / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster