Gönül İklimimizin Tercümanı Türküler

37
Görüntüleme

Türküler bir özel dildir, sığınılan tek gönüldür.
Muhsin İlyas Subaşı

Yine türkülerin dünyasına düştü yolum. Zaten ayrıldığım var mı ki? Hikâyelerden, masallardan, destanlardan, nice mekânları yurt tutmuş acılardan, zulümlerden, şenliklerden, sevdası uğrunda sele gitmiş canlardan, aşkı için dağı delmiş âşıklardan, vatan toprağının bölünüp parçalanmaması ve düşman ayağının değmemesi için evladını şehit vermiş bağrı yanık analardan, babalardan; ayrılık derdiyle yanıp yıkılmış, yürekleri göz göz olmuş, bedenleri küle dönmüş hayatlardan ve daha bunun gibi birçok ulu adamlardan, büyük matemlerden, dağ gibi hüzünlerden, yüce kahramanlardan geriye kalan mayalara, koşmalara, bozlaklara, hoyratlara, baraklara, tatyanlara, gazellere düştü yolum.

Zaten hiç ayrıldığım var mı ki? Sinirlendiğimde beni teskin eden, teselli eden yine onlar. Istırap içre bir hâle duçar olduğumda, yüreğimde fırtınalar koptuğunda, bir bakışın, bir duruşun, haykırışın ellerinde naçar kaldığımda, sırtını dağa yaslamış, bakışlarıyla ovayı gözleyen bir şehrin sokaklarında, aklımda geçmişe dair bir manzara eşliğinde dolaştığımda, dilimde yine onlar var.

Solgun ve gri sabahların sisli, puslu, karlı sabahlarında, bedenim bir yorgunluğun ellerinde esirken, dışardaki hava ak bir kâğıt gibi ruhuma örtü olduğunda… Yani sevindiğimde… Yani içerim kabar kabar olduğunda… Büyük bir terkedilmişlik hissiyle yapayalnız kaldığımda… Yanına vardıklarım yine onlar… Vefasızlığın çaresi onlarda, aşkın yâresi onlarda, dilin paresi yine onlarda… Yüreğimdeki eskimeyen yara her sızladığında, türküleri, o nağmeleriyle ayrı yakan, sözleriyle dinleyene ayrı bir hâl bahşeden türküleri çağırıyorum imdada… Kimi yüz yıllar ötesinden ses veriyor sesime, kimi daha yakından eşlik ediyor, coşan, taşan, kavrulan ve yorulan nefesime… Kimselere açamadığım, içimi dolduran bağlanma sırrımı dağa taşa haykırdığımda, hiçbir karşılık elde edemeyeceğimi bilsem de, yine de bir mağlubiyet çerisi gibi ardınca sürüklenip durduğumda, bir yanımda onlar, yani türküler vardır yine de…

Bir ulaşılmazlık, bir erişilmezlik hissiyle dönüp dolaşan, bin bir sızıyla kıvrılıp açılan yüreğime, içinde yuva yapmış hüznü azaltmasa bile, sessiz feryadıma kendince karşılık vermekten de geri durmuyorlar. Bir uzun havayla karlı dağları aşıp, sılaya haber gönderirken, araya giren bir Kerkük Divanı’yla mesafeleri aşarak, zulmün, haksızlığın, kötülüğün ellerinde inim inim inleyen soydaşlarımıza selam gönderilir, bir deyişin yeri göğü tutan ince ve derin sözleriyle eşe dosta merhaba denilir. Yaralarına merhem olamasak bile, hallerinden haberdar olduğumuzu, en azından acılarını paylaştığımızı, hüzünlerinin bizlere de sirayet ettiğini onlara iletir. Ve billur gibi bir ses araya girerek, Muharrem Akkuş’tan derlenen bir Erzurum türküsündemanzarayı bir başka hale döndürüp, dinleyenin bağrına hayal ötesi bir ateş düşürür:

Oğul bala sarhoş bala sarhoş
Yavri beşikte bala sarhoş
Oğul hana bir nalbant gelmiş
Mıh vurur nala sarhoş

Oğul bu haber ne haberdir
Yavri sinem gabar gabardır
Oğul bir yanım kurt kuş yemiş
Bir yanım bi haberdir 

Bir sözün bilinmeyen derinliğinde erimek üzere olan garip kişi, kendini vurduğu gecenin karanlığında, taşımaya çalıştığı bu ağır yükün altında oradan oraya sürüklenip dururken, kulakları sağır, şefkatleri, merhametleri kör edilmişlerin, niçin bu türkülere bu kadar kayıtsız, bu kadar bigâne kaldıklarını bir türlü anlayamaz. Bu nasıl bir yaşamaktır, bu nice bir anlayıştır ki; manzumenin ve nağmenin bir araya gelişiyle ortaya çıkan bu halk verimlerine yan gözle bile bakmaz, söylenenlere bir kez olsun kulak vermez. Hangi kültürün insanıdır böyleleri ya da hangi düşüncenin köleleridirler ki; gariplerin derdine, çilesine, incinmişliğine bu derece sırt çevirmeyi başarabilir, onların seslerine bir türlü ses vermezler.

Garipliğin adeta destanını yazan, yalnızlığın ve yoksulluğun tecessüm etmiş halini halkımızın gönül dilinden dökülen ortak mısralarla ortaya koyan şu türkü, işin içine ruhunu da katarak dinleyene, sözleri üzerinde biraz olsun düşünene neler hissettirmez ki. Konusu gariplik olan hangi şiir, insanı bu kadar hüzünlendirir, hangi şair, uğraşıp didindiği, nice bir zamanda yazdığı mısralarla bunu başarabilir? Ağa Keskin ve İlhami Uslu’dan Muzaffer Yönden’in derlediği yine bir Erzurum uzun havası bakın bu durumu ne kadar güzel dile getirir:

Gurbet elde baş yastığa gelende / Gayet yaman olur işi garibin
Gelen olmaz giden olmaz yanına / Sızılar toprağı daşı garibin

Anam yok ki yaka yıka yaş döke / Bacım yok ki saçlarından saç söke
Gardaş yok ki mezerime daş dike / Bir çalıdır mezer daşı garibin 

Ve şunu hemen belirtelim ki; türküler; aynı zamanda insanımızın ruh hallerinin tercümanı, acıyla dağlanmış yüreklerinden süzülen büyük hüzünlerin sesidir. Onun içindir ki; Anadolu’nun her yanı türkü diyarıdır. Ve yine onun içindir ki; her tarafından, gâh dinlediğimizde, gâh söylediğimizde içimizdeki duyguları ele veren boy boy, mısra mısra, nağme nağme türküler yükselir. Ve o türkülerde; dağı bir başka söylenir, ovası bir başka, meyvesi bir başka, insanı bir başka… Onun için de bir güzellikler bütünüdür Anadolu ve hiçbir güç, hiçbir kuvvet ayıramaz, parçalayamaz onu… İnsanlarını birbirinden vazgeçiremez, ötekileştiremez, aralarına soktuğu bir takım nifak tohumlarıyla, soyundan, sopundan uzaklaştıramaz. Ne yoksulluk, ne inanç, ne dil ve ne de etnik köken bahanesine sığınmakla istenilen sonuç elde edilemez. İşte türküler; büyüklüğü Anadolu’yu tutan koskoca yüreklerden sızan bu ortak kültür varlığımız, belki de bunun önündeki en büyük engellerden biridir.

Zira bu topraklarda yaşayanlar, asırlara sırtını vermiş koca bir tarihin ortak mirasçısıdırlar. Farklılığın zenginliğiyle bir başka güzeldir bu ülke, bir başka çekicidir, bir başka hayranlık uyandırıcıdır; göreninde, gezeninde, onu tanımak isteyeninde… Onun toprağında, taşında, yağmurunda, aşında, vadisinde, çağlayanında kendinde bir parça bulanında… Gecesini kendine yoldaş, gündüzünü gardaş edineninde… Bir hayrete düş olduğunda çareyi, imkânı ve fırsatı onda arayanında…

Türküler Anadolu’yu anlatır, Anadolu türküleri… İkisinin birbirinden farkı yoktur, hangisini severseniz diğerini de sevmiş, benimsemiş ve uğruna her zorluğa göğüs germeye, katlanmaya razı olmuşsunuz demektir. Birini diğerinden ayrı düşündüğünüz an, ayrılığa düşmüş, çaresizliğe kapılmış ve milletinin dostluğunu kaybetmişsinizdir demektir.

Türküler ki; tam anlamıyla insanlık kokarlar ve her gelişlerinde, ayrı bir seda, ayrı bir eda ile sineye mihman olurlar. Cevr-ü cefa ile yanmışları, gönül derdiyle yasa batmışları, sızıları cihanı tutmuşları, gözyaşından bir dünya kurmuşları, uzaklarda bir yerlerde unutulmuşları işte böyle bir anda, böyle bir demde gözünüzün önüne getirirler. Yeniden dile gelir, zihinde canlanır eski hikâyeler; ses verir yıllar öncesindeki sevinçler, kederler… Tıpkı onlardan birinde,  yine bir Erzurum (Kaynak kişi: Muharrem Akkuş, Derleyen ve notaya alan: Nida Tüfekçi)ağıtında söylendiği gibi:

Kırmızı gül demet demet /Sevda değil bir alamet
Gitti gelmez o muhannet / Şol Revan’da balam kaldı

Kırmızı gül her dem olmaz / Yaralara merhem olmaz
Ol tabipten derman gelmez / Şol Revan’da balam kaldı

Kırmızı gülün hazanı / Ağaçlar döker gazeli
Kara yağızın güzeli / Şol Revan’da balam kaldı”

Bazen yaralı bir yüreğe ilaç gibi gelir, bazen bir hançer olur ruha saplanır türküler. Dinleyenine başka, okuyanına başka, yazanına başka şeylerden haber verir, başka zamanları çağrıştırır. Sözü bir başka güzeldir, makamı bir başka… Hüznü bir başka güzeldir, coşkusu bir başka… Ve ona yazılanlar, bazen bir yazı olup dökülür kalemden, bazen bir şiir olup dillenir yürekten… Ama hepsi ilhamını türkülerden alır:

Senelerdir bu sevdayı çekerim / Yüreğimi parça parça sökerim
Sevdalıyı bakışından sezerim /    Ben derdimi türkülere dökerim

 Hükmedemem ötelerden öteye / Döndüremem yalanları gerçeğe
Gönderemem arıları peteğe / Ben derdimi türkülere dökerim

Düşünceye ulaşmışım gecinden / Sevdiğimi seçemedim içinden
Her gördüğüm kelâm eder hiçinden / Ben derdimi türkülere dökerim

Dert üstüne dert ekerim durmadan / Düşündüğüm bir saçları sırmadan
Ara yerde felek beni vurmadan / Ben derdimi türkülere dökerim (İsmail Bingöl)

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Nöbet Değişimi / Ay Vakti
Shakespearyn Draje / Kâmil Eşfak Berki
Karanlığı içine çeke çeke sabahlar / Selami Şimşek
Ölümü Erk’in / Ali Yaşar Bolat
Ey Ölüm, Çabucak Kucakla Beni! Yaşıyorum- İçimden;... / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster