Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -28

358
Görüntüleme

kenarda gördüm kendimi
telâşın içinde ben bir hîre imişim
gel etme
ayyûka varsa bile dilrûban
aşksız faraza imişsin

bir bardak kerkede serinletirdi kimilerini Sabır Dağı’nda
gat meclisleri görürdüm ve nargile içen çocuklar
Kahire Kalesi küserdi, devirirdi yüzünü şehre diye
olmayacaktım şekvâ Taiz’den dolaştırırken seni

tozlu yollar,
kavruk yüzlü insanlar tarafından istilada yarım bırakılmış yapılar
hayalet gibi bakar bana
yine vebalıymışım gibi kaçar adamalar
hepsi aynı kara peçeli, yapılı kadınlar
el açıp dilenir her adımda

onlardan farksızım ben de
siyah ferâcem var; siyah terliklerim, siyah ellerim
ve siyaha bulanma telâşında düşüncelerim
san ki;
unuttum sesini, rengini, yetmiş üç bin kere tekrar ettiğin sözleri…
san ki;
çıkarttım tenimden parmak izini

sadece san, kandırmak işin aslı kendimi
ama yeniden doğmalı belli
sensizlik ile senlilik; ikisi de bir, ikisi de aynı esinti

titrek bir düş ışığının gölgesinden geçerek uğradın dün gece Şirâze
parmaklarımın arasından noumenon gibi kayıp gittiğini hissettiğimden belki
uyumaya bıraktım gözlerimi
aynı sahnenin tekrarında uyanan Şirâze,
bir daha hiç bulamayacağımın ağırlığıydı seni
bir acı, Hadramut civârındaki kuyuların neminde beslenmiş gibi çöreklendi Şirâze
derinlerime

artık bile bile yürüyorum körfeze
artık göre göre dalıyorum ferâmuş diye
düştüm yine

bir yalan buna sebep
yine ve yine
aldanan ben Şirâze

âherim göremiyorlar; resmin başı var, ortası silik, sonu yok
bakan gözlerime, hep sus dilime kanıp yük üstüne yük yüklüyorlar
haddimi bir sende aştım ben Şirâze, bir sende çok gördüm kendimi
gerisi zîr ü zeber imiş, olup biten bir zelzele imiş, ömür gidiyor dünya sekerâtta imiş
gerçek pek yakında gaflet almış başını gitmiş,
bu vaziyyet Şirâze gözlere çekilmiş mil imiş

içim daralıyor, “kendimi şu eğrilikten bir kuratabilsem” diyorum
belki düşecek iç ateşim
Şirâze üzüm bağlarını terk ettim,
Alba’yı çok geride bıraktım
kilometreleri kat kat katladım,
hüzmeler bıraktım benden geriye
kışa uzaktan el salladım
Şirâze bir seni yanıma aldım da Cebeci civarında turladım
sonra usulca koy­dum kaldırımda kayan kalabalığın arasına
orada mı bulmuştum seni Şirâze, yoksa orada mı kaybetmiştim
çok değişmiş mekânlar, tanıyamadım da
“hiçbir yere geri dönülmüyor, dönülse de bırakılan bulunamıyor” dedim Şirâze

feyfâyım, sebep aşk durulmuşum, kendime yok bir hayrım Şirâze
bir arap şeyhinin cümlelerine rastladığımda
“Şirâze” dedi, “hurma bahçelerinde kaylulede”
içim titredi; ümidsizim, fersizim, fütûrsuz geçen her güne ah etmedeyim
Şirâze külünü Ganj sularında arayan bir acûzeyim
yok işte câr, her yanım bizâr
Şirâze ben nâçar, ben hâr, sensiz işte hepsi başımdalar…

yerim Al-hoban
bir bak bana verâdan ey sûzan
bak da gör kalmış mı bende senden başka merâm
kül unuttu beni
İstanbul desem tanımaz ne vakit uğrasam
ne Ayestefanos, ne Beykoz…
pürâhenk dolaşırım, remzimi bulan el etsin
el etsin de bir kanadım doğu’ya, bir kanadım batı’ya uzansın

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Sırrın Ağzı / Mehmet Öztunç
Zamana Bir Velvele Salmak İstese de Yüreğim / İsmail Bingöl
Yirmi Beş Issız Gece-4 / Mazlum Civan
Yedinci Yıl Nobel ve Karışık Kafalar / Ay Vakti
Ver Bana Gözlerini Bu Akşam Yolum Irak II* / Şeref Akbaba
Tümünü Göster