Ölümün Eylül’de mi Olacak

342
Görüntüleme

Ben Eylül’de doğmuşum. Severim Eylül’ü. Hayır, bu ayda doğmam değildir Eylül’ü sevme nedenim. Bu ayda doğmasam da severdim Eylül’ü. Eylül başka aylara benzemez çünkü. Eylül mücadele ayıdır, ondan severim. Başka hiçbir ayda yoktur bu mücadele ruhu. Nerden mi çıkarıyorum bunu, kendimce gerekçelerim var da ondan.

Sonbaharın ilk ayıdır Eylül ve kışın aralanan kapısıdır. Bilir bunu, yaza dönmenin imkânsızlığını bilir. Gri bulutlar yavaş yavaş döner gittikleri uzak diyarlardan, gelip Eylül’ün başına peydahlanırlar. Eylül inat, Eylül kararlı; pırıl pırıl son bahar güneşini bulur çıkarır o grili siyahlı yağmur bulutlarının ardından. Yazı kaçırmak istemez elinden; o sıcaklığı, tatil keyfini, dünyaya boş vermişliği geri döndürmeye gücü de yetmez. Kendi de bilir gücünün yetmeyeceğini de bile bile vazgeçmez mücadelesinden. Her bir günü kışa adım adım yaklaşırken ne varlığını hissettirip üşüten rüzgârlara, ne soğuğa çalan serin havalara, ne de çisil çisil yağan yağmura sözünü geçirebilir. Vazgeçmez yine de güneşle saklambaç  oyunundan . Küçük bir aralık yakaladı mı güneşin ılık temasını gönderiverir yeryüzündeki dostlarına. Koca bir ay, tam otuz gün didinmeyle geçer. Kah birkaç saat ısıtan güneş kah birkaç gün süren yağmur derken, canını dişine takar da bu kısır döngüyü lehine çevirmeye çabalar. Bilmez mi sanırsınız bunun mümkün olmadığını, bilir; ama huyu böyle işte. Elinden gelmez başka türlüsü. Can çıkar huy çıkmaz dedikleri yalan mı eskilerin! Elbisesinden soyunan ağaçlar ,serin sonbahar geceleri, ürperten ve savuran rüzgâra karşı direncini hiç kaybetmez Eylül. Rakibinin avantajının farkında olmasına rağmen onurlu bir savaş verir. Kazanamayacağını bilerek. Hangi ayda vardır böyle karanlıkla savaşmak? Toprak ananın kanununa muhalefet eden sadece o vardır. Öbür aylar keyf ü safadayken Eylül’ün her anı mücadeledir.

Severim Eylül’ü, onurun timsalidir Eylül. Onurundan hiç taviz vermez. Her türlü güzelliğin tabiat anayı yavaş yavaş terk etmeye başladığı aydır Eylül. Elinden kaçırdığı güneşe, elinden kaçırdığı sıcacıklığa, ardından bakakaldığı iklime rağmen bağrındaki güzellikleri yaşatmak için soluk soluğa verir savaşını, onuruna mücadele eder.

Bir çiçeği diriltebiliyorsa, bir yaprağı dalında bir gün fazla tutabiliyorsa haz duyar bundan. Kolay değildir bunları yapabilmek. Bağrında yağmurları, yağmurların getirdiği çamur ve balçıkları saklayan bir ay için nasıl kolay olabilir bunları başarmak! Öyle burun kıvırmayın sakın. Gözünün bebekleri gibi bakar çiçeklerine, ağaçlarına Eylül. İstemez çürüyüp gitmelerini üstelik kendinin getirdiği yağmur ve rüzgârlarla. Kendi sebep olduğu faciayı kendi kurtarmaya çalışan başka hangi ayı gösterebilirsiniz bana? Bundan severim ben Eylül’ü, onurlu aydır Eylül, verdiği zararı telafi etmeye kalkacak kadar de sevecen…

Severim ben Eylül’ü, Eylül hüzün ayıdır. Hüznün en güzel yüzüdür hem de. Solmuş çehresiyle gidenin ardından çaresiz bakakalan başka hangi ay vardır Eylül gibi. Bakın öteki aylara. Kendinden önceki üç ay eğlencenin, neşenin, hayattan doyasıya tat alma hazzının yaşandığı, huzurun açık mavisinde yüzüldüğü aylardır. Kimilerince uzun bir çalışmadan , kimilerince ayılması zor bir rehavetten sonra yaşama dört elle sarılmanın aylarıdır onlar. Eylül öyle mi, Eylül tükenmişliğin ayıdır daima. Üç ay boyunca elde, avuçta, yürekte, gönülde ne varsa harcanıp tüketilmiştir yaz boyu. Şimdi zevk u safa uğruna harcananları yerine koyma vaktidir. Serazat geçen bir dönemin ardından  ruhumuzu ve bedenimizi yine serine, soğuğa; kara, kışa teslim edeceğimiz dönemin başlangıcıdır Eylül. Hüznü de bundandır işte. Tabiat ananın ona ölçüp biçtiği değeredir kahrı. Öyle olsun ister miydi ona sorulsaydı! Niye bir Mayıs olmasındı güzel günlerin muştucusu olarak ya da Aralık veya Ocak? Olağanüstü beyazlıktaki kürküyle salınsaydı şöyle toprak ananın üstünde. Çiçeklerin bin bir çeşidinden imal  parfümünü beyaz kürküyle tamamlasaydı. Hem insanlar biliyorlardı bu ayların onlara getireceklerini, ona göreydi hazırlıkları. Onlar için bu aylar kara kış demekti, ayaz demekti, hastalık demekti, önlemini ona göre alırlardı bildikleri için. Temmuz, Ağustos, Haziran olmaya da razıydı Eylül’e soran olsa. İnsanlar bu ayların getirdiklerine de aşinaydı, tedbirlerini ayların taşıdıklarına göre almayı da bilirlerdi. Oysa Eylül öyle miydi, ne sıcak ne de soğuk denebilirdi onun için. Gerçi teoride Mart da kendine benzeyen bir aydı, kararsız. Ne zaman kış, ne zaman yaz olacağı bilinmeyen bir ay, tıpkı Eylül gibi. Bu, içini biraz ferahlatmıyor değildi; ama Mart’ın sonu insanların dört gözle beklediği bahardı ve Mart da baharın ilk ayı. Ne kadar kışa çalarsa çalsın ucu güzelliklere çıkacaktı, kaderi buydu. Eylül’ün böyle bir avuntusu hiç yoktu. Belki sıcağı Mart’tan katbekat fazlaydı; belki güneşi elinde tutuşuyla Mart’a hayli fark atabilirdi; ama ya sonu… İnsanlar işte bu yüzden inanmazlar, güvenmezlerdi ona, aldatan sıcaklarına yalancı soğuklarına. Eylül böyle tanınmayı hiç ister miydi, böyle bilinmeyi! O mücadelesini onuruyla sürdürmesine rağmen, bunca çabasına karşın bir değeri yoktu insanların gözünde. İnanılmaz, güvenilmez bir ay olup çıkmıştı işte, istemediği hâlde. Hiçbir suçu, günahı olmadığı hâlde. Onlar da haklıydı, Eylül kızamıyordu ki onlara da. Güneşle soğuğu; kuruyla çamuru içinde aynı anda barındıran hangi ay vardı ki kendinden gayrı! Her şeyin çürümeye başladığı, açmış gönüllerin kapandığı, sevinçlerin coşkuların gölgelendiği bir aydan başka ne beklenebilirdi ki! Tabiat ana bile sanki küskündü Eylül’e, ona hep böyle geliyordu. Çoğunlukla yazın taşkınlıklarıyla birlikte güzelliklerini de silip süpürmek hep eylüle kalıyordu. Temizlikçi miydi sanki, ne diye payına böyle bir vazife düşmüştü, aklı sırrı ermiyordu Eylül’ün. Çürütmek… Çürüttüklerini yağmurlarıyla yıkayıp paklamak… Dallarda kalanları acımasız rüzgârıyla yere indirmek, onları da çürütmek ve yeniden yıkamak… Yaptıklarından pek memnunmuş gibi kısa bir süre güneşin ışıklarında seyretmek marifetini… Sonra aynı kısır döngü, yeniden çürütmek… Çürük  eyyamların bütünüydü Eylül. Çürüten dokuzuncu ay. Ümitleri bile çürütüyordu. İnsanlar kış dönümü yüzlerine tebessümün en baştan çıkarıcısını takarken iş kendine geldiğinde somurtmuş suratlarını sunuyorlardı hiç çekinmeden. Bezmişti Eylül böyle didinmekten. Bereket ayı olmak isterdi oysa Nisan ayı gibi; adı bile güzeldi Nisan’ın. Güzellikleri, keyfi, mutluluğu, ümidi çağrıştırıyordu insanlara. Onda da yağmur vardı; ama insanlar Eylül yağmuruna kızdıkları gibi kızmıyorlardı Nisan yağmuruna. Aksine yağmadığı vakitler hep beraber yağmur duasına bile çıkıyorlardı. Oysa ne farkı vardı kendi yağmuruyla Nisan yağmurunun. Aynı gök ananın suyu değil miydi akıttıkları! İkisi de yağmurdu işte… Oysa biliyordu farkını Eylül, biliyor da kabullenmek istemiyordu içini yakan hakikati. Kendi yağmuru çürütmeye, yok etmeye vesile olurken Nisan yağmuru berekete gebeydi. İnsanların teveccühüne mazhar olmasının altında yatan gerçek bu kadar basitti. Kendine bile itiraf edemese de Eylül, insanlara ölümü, yokluğu çağrıştırıyordu, bir gizli dildi Eylül anlayana, gönül gözünü açana. İnsanlar Eylül’de kendi kaçınılmaz, değiştirilemez sonlarını görüyorlardı. Her güzelliğin bir sonu olduğunu, en göz alıcı olanların bile bir gün aslına, toprağa döneceğinin sözlüğüydü Eylül. Her sözcüğün hayat anlamının karşılığı sadece Eylül’de vardı. Görünenin içinde görünmeyeni acımasızca, tüm hakikatıyla gösteren kötü gün dostuydu o. Sevilmeyişi bundandı. Bolluğu, bereketi; neşeyi, sevinci; gençliği ve güzelliği öldürüyordu Eylül. İstemese de yapıyordu bunu; istemeyerek yapıyordu bunu; ama yapıyordu. Yüreği yana yana, içi kanaya kanaya yapıyordu. Sevmez miydi güzellikleri! İstemez miydi neşeyi! Bunları biraz daha idame ettirebilmek için neleri fedaya razıydı, kimse bilemezdi Eylül’den başka.

Kadere de inanıyordu Eylül. Mevsimler içinde bu rol ona uygun görülmüştü, kaderini değiştirmek de elinde değildi. Ne kadar cesareti olsa, ne kadar mücadeleci bir ruhu olsa da değiştirmeye gücü yetmezdi. Yalancı baharları getirecek, bir müddet insanları oyalayacak ardından müsamahasız yağmurlarıyla bu yalancı baharı silip süpürecekti. Başka da bir oluru yoktu Eylül’ün, kimse yaptıklarının ardından hüzünlü gözlerle nasıl baktığını da bilemeyecekti.

Severim Eylül’ü. Bana kırgınlığı, küskünlüğü, ama buna rağmen kadere rızayı anımsatır. Ben Eylül’ü hep böyle yaşarım. Ben Eylül’de doğmuşum; ama bu ayda doğmam değildir onu sevme sebebim. Tüm çektiklerine metanetle katlanıp gözyaşlarını içine akıtma becerisine hayranım onun. Onurun en yüksek mertebesinde tutarım ben Eylül’ü. Onurlu aydır Eylül. Kan kusar, kızılcık şerbeti içmiş gibi gülümser yalancı güneşiyle.

Ben severim Eylül’ü, sonun başlangıcı olduğunu sanır herkes Eylül’ün. Hayır, yeni bir başlangıçtır aslında Eylül. Sorumluluk ayıdır, kendine dönme, kendini yeniden ele alıp değerlendirme ayıdır o. Yeni başlangıçlara karar verme ayıdır Eylül. Siler geçmişi bir çırpıda, taze, taptaze bir geleceği uzatır önünüze. Göz boyayan güzelliklerin, içten pazarlıklı iyiliklerin ardında gizlenen çirkefler  Eylül’ün sayesinde çürüyüp gider ve tertemiz, lekesiz bir yarın olacak sayfa açılır önünüze. Siz istediğiniz gibi o sayfayı doldurmakta özgürsünüz. Hata yaparsanız sakın korkmayın, paniklemeyin asla. Eylül size birkaç şans daha tanımaya daima hazırdır. Korkmamak gerek hata yapmaktan, Eylül hatalardan dönme ayıdır. Hata mı yaptınız, pişmanlık mı duydunuz seçiminizden, yalancı sonbahar güneşi yanılttı mı akl-ı seliminizi, hiç merak etmeyin siz. Eylül yağmurları silip süpürür yanlışlarınızı, hatalarınızı, yapmakla nedamet içine düştüklerinizi. Çürütüp toprağa katar bütünüyle, sonra sizi sımsıcak kucaklayacak yeni bir güne çıkarır tutup elinizden. Gerisi size kalmıştır. Bu kadar insancıl olduğuna bakıp da her şeye tahammül göstereceğini de sanmayın sakın. Kendini terk edip gidenlere, vefasızlara incinir elbet Eylül. Yuvalarını boşaltıp giden, kendini zor günlerinde bir başına koyan göçmen kuşlara, yeşil renginden sıkılıp sarı urbalarını sırtına geçiren sözünü tutmaz ağaçlara, masmavi rengini  bir kenara bırakıp kendine hiç de yakışmayan griye çalan asumana dargındır Eylül. Yine de itiraz etmez onlara, hiç karışmaz seçimlerine. Madem ki toprak ana öyle uygun görmüştür boyun eğer yazgısına sorgusuzca. Kaderini tek başına yaşar. İçten içe bahara dönme özlemi zaman zaman su yüzüne çıksa da kabullenir yazgısını, hiç ses çıkarmaz. Çerkez gelinleri gibi itaatkardır Eylül.  Zaman zaman öfkesini rüzgârlara verir,  kesik kesik başlayan gözyaşları coşar kimi zaman bardaktan boşanan sellere  döner; ama kısa da sürse bir anlık tebessümünü de esirgemez kendine bu kaderin layık görülmesinden. Toprakla aralarındaki bağa ihanet etmez. Bundan severim Eylül’ü, sadıktır Eylül. Güvenilmez sanılsa da mücadelesine tanıklık edenler sonuna kadar inanır, bağlanır Eylül’e.

Çok severim Eylül’ü. Yok, bu ayda doğduğumdan değil Eylül’ü sevişim. Yaşım geçkin olduğundan hiç değil. Yaşım genç de olsa, başka ayda da doğmuş olsam yine severdim ben Eylül’ü. Gizli bir dil var aramızda. Doğuşuma sevinen var mıydı o Eylül’de bilmiyorum; ölümüme ağlayacak kimse olur mu ben görmeyeceğim; belki ölümüm de Eylül’de olacak.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Sırrın Ağzı / Mehmet Öztunç
Zamana Bir Velvele Salmak İstese de Yüreğim / İsmail Bingöl
Yirmi Beş Issız Gece-4 / Mazlum Civan
Yedinci Yıl Nobel ve Karışık Kafalar / Ay Vakti
Ver Bana Gözlerini Bu Akşam Yolum Irak II* / Şeref Akbaba
Tümünü Göster