kelimeler kelimeler

151
Görüntüleme

“Kelimeler benim kardeşlerimdir!” Hz. Geylâni Çok iyi silâhlar, sözcükler. Kullanmasını bilene. Tetikte durabilmesi güzel, tek bir parmağın… Birbirine dolamaya başlayınca sarpa sarıyor iş. Serseri kurşuna dönüveriyor her biri. Gezi, arpacığı hazır edip; gözü hizada tutup hazırda bekleyebilmek en doğru ve kaçınılmaz olanı:“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz” hükmünce.An geliyor, onlarla hayatı en güvercin yerinden vuruyoruz. An gidiyor; kargalar, ak bir derenin orta yerine pelte pelte kin kusuyor. Ortası da; sağı solu da aynı aslında. Nasılsa çağıltısını dindirmeden akıyor dere. Götürerek, ne götürdüğünü bildirmeden… İçten içe götürüyor ne götürüyorsa. Fakat derenin dibini görebilmek herkesin harcı değil. Dibini görebilmek için uçurum olmak gerek. Suyunu kendi soğurmuş bir yatak olmak ya da. Topraktan gelmek yetmiyor bazen. Toprak olmak mecburiyeti var az da. Bilhassa kası taş olmak kâfi değil. Aslı o ki; derenin dibini görebilme mahareti, taş olmalıkla vaki biraz. Taş olmayıp kütüklük mertebesine kendini lâyık görenler ise üstte kalıyor. Dibe inemiyor. Onlar ki; zati apaçık kütükler: “İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler!” (Ahkaf Suresi, 32)Alttan da üstten de görebilmek kabil onları. En soyunuk gözlerle hem de; en giydirilmemiş… Ki giymek; zaten bu ellerle, bu duruşla, bu tırnaklar gibi uzadıkça uzamış parmaklarla müşkül iş!Bir balık da görebilir onları, bir turna da.Ama doğrusu: bu akarsu bizim kütüğümüze kayıtlı! Onlar su taşıyorlar sırf. Kesilmemiş tırnaklarıyla kirlettiklerini varsayalım mülkümüzü. Oyulmamış, yontulmamış bu ahval içinde olmaları gam değil. Mesele bu değil! Bu muhasebe alanında, ne var ki,  giden de gelen de; götüren de götürülen de aynı kefede. Bir heceye gömülmüş her bir nesne. Bir hacca gidiyor o kadar insan hani. Çıkıp ateşli bir balonla göğe, onların üzerlerine gül serpmek, misal o ki, imkânsız değil. Ya da taş! Taş atan kuşlar gibi. Taşçıl kuşlar. Ebabiller…“O kuşlar, onların üzerlerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyordu!”    (Fil Suresi, 4)İşte, böyle kuş olup böyle taşla(ş)mak!“Boynuzsuz koyunun hakkı boynuzlu koyundan alınacak” hadisindeki incelikle hak taksimi yapılacağı zaman, bu çok iyi silâhlar, boynuzsuza karşı boynuz olarak kullandıklarımız, sözcükler bizden ne talep edecek acaba? Sorgulamalı! Taş mı olduk; kütük mü? Taş olduksa nasıl harcadık bu taşları, nerede ne şekilde? Yok, kütük olduksa, karşılığımız belli zaten:“… apaçık…”Anımsayın! Topkapı Sarayı’nın bahçesindeki meyve ağaçlarını saran karıncaları yok etmek isteyen bir Sultan vardı. Yavuz Selim vefat edince yerine tahta geçen; adını Kur’an’dan aldığı, lâkabının ise kanunların uygulanmasındaki hassasiyetinden ötürü kendisine verildiği Süleymanlar Sultanı bir şâir, Kânuni Sultan Süleyman’dı o. Dönemin Şeyhülislamı Ebüssuud Efendi’ye bu karınca mevzuunu danışmak vesilesiyle bir beyit yazmıştı:“dırahta ger ziyan etse karıncagünah var mıdır ânı kırınca?”Ebüssuud Efendi de cevaben,“yarın Hakk’ın divanına varıncaKanuniden hakkın alır kararınca”     demişti, Adâlet âbidesi Ömer’in(ra) dere kenarındaki koyundan dahi sorumlu olduğu muvazene bu!İşbu hâl üzreyken; dilenci çetelerinin kaçırıp halkın duygularını sömürmek ereğiyle kötü emellerine âlet ettikleri ak alınlı çocuklar gibi, her an en habis düşüncelerimize âlet olunan kelimeler, biz insancıklardan hakkın sormaz mı? Mahşerde tutup kolundan bir ötekinin,“Gel buraya! Ben, dünyada kütüktüm (sapıklık içinde) ve sen de bunu görüyordun (kuş da olsan turna da) Beni neden kötülükten (kütüklükten) alıkoymadın?”diye hak talep edecekken o kişi hem de! Öyleyse yol, iz bilmeden sadece gitmeye sürdüğümüz arabamızı durdurup, eşleri anbean eksilen bu durakta düşünmemiz gerekmez mi? “Onlar, benim kardeşlerimdir”diyen Geylâni Hazretleri kadar özenli yaklaşıyor muyuz onlara? Ne kadar ağabeyi oluyoruz. Ne kadar anne-baba değil! Sanımca, o kervansaray çok çok geride kaldı. Orada duralayıp dinlenemeyiz. Öylesi rahatlıkla, gönlümüzün istediği kıvamda soluklanamayız.Bir taştan evdeyiz artık. Bir deli boran lazım bize şimdi, harabeye çevrilmiş bu yerleri kavuracak. Bir el, bu silâhı doğru tutmamız yönünde usul öğretecek… Bir nefes, kemikleşen dilimizden yepyeni bir vücut devşirecek… İçimizi kemirecek tok bir diş elzem bize ki, dışımız da dış olagelsin.O rüzgâr, o nefes ve o diş içimizde yok değil! Kapıyı aralasak biraz…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

zamana bir velvele salmak istese de yüreğim / İsmail Bingöl
yirmi beş ıssız gece-4 / Mazlum Civan
yedinci yıl nobel ve karışık kafalar / Ay Vakti
ver bana gözlerini bu akşam yolum ırak / Şeref Akbaba
tablo / Aytekin Orhan
Tümünü Göster