Düşüyorum; Kendime

214
Görüntüleme

a.

İçimin, uçlarından kan damlayan yırtıklarıyla arkanıza düşüyorum. Kendimden, içimden kaçar gibi aranıza katılıyorum. Farkındasınız bunun, elimden tutup kendinize çekiyorsunuz. Ben ve siz uzaklara gidiyoruz; başka mekânlara, diğer hikâyelere… Uzaklarda öylece, kendince akıp giden yaşam(lar)a bir ucundan karışmak istiyoruz. Kendimizi asık suratlı sayılabilecek esvaplarımızdan soyuyor, tiril tiril libaslara açık hâle getiriyoruz. Kıyıların o kimliksizliğinde ‘kimse’ olmadan yaşamayı denemek adına yola düşüyoruz.

Önümüzde uzanan yolda burnunun dikine giden arabada siz kendinizden dışarı çıkıyor oluşunuzun sevincini yaşıyorsunuz. Kendi gölgenizden çıkmış gibisiniz; yüzünüze ‘dışarı’nın ışıkları vuruyor. Çalınan müzikler, yolda durduğumuz yerler, masamıza öteberi taşıyan garsonlar, her bir şey sizi biraz daha kendinizden ediyor. Bağlarınızdan kopmuş gibisiniz; şuraya buraya seğirtiyorsunuz. Gittiğimiz ve vardığımız yerde kendiniz olmadan kalıyorsunuz. Sizinleyim ama yanı başınızda olamıyorum. Kendimden çıkıp karıştıklarınıza gelemiyorum. Geçer bu, paçalarımdan tutup beni kendine çeken içimi geçebilirim diyorum. Bizi ‘hoş’lukla karşılayan yüzlerin konukseverliği içimden tutmuyor değil, ama gelin görün ki, paçalarımdan çekiştiren içim daha sıkıca tutuyor.Gelip gözünüze konan her bir şeye kulaç atıyorsunuz. Denizin çağrısını karşılıksız bırakmıyor, koyların maviliklerinde kayboluyorsunuz. Şimdi yanınızda değilim. Durduğum yerde öylece bakıyorum, sadece bakışlarım size katılabiliyor, yalnız gözlerim içimden firar edebiliyor. Ben yanınızda bir bedene dönüşüyor, kendimi yanınızda taşımakta zorlanıyorum. Dağlar sizi kopartıyor benden, eski zaman insanlarının taşlara sinmiş hikâyelerine gidiyorsunuz, ben arkanızda kalıyorum. Bu sefer gözlerim de benimle kalıyor, yanı başımda hayatlarına batmış börtü böcekte oyalanıyorlar. Bakıyorum öylece, içimde bin bir ses çınlıyor. İçimden haber veren hüzünlü şarkılar dinliyorum. İçimi yırtan kopuşlardan kan damlıyor, sızım sızım dilimleniyorum.

Arkanızdan gelemiyorum, yanınızda olamıyorum, karıştığınız hikâyelere katılamıyorum, birlikte başkası olamıyoruz. Aranıza aldığınız, zaman zaman yanınızda ama sizinle olamayan ben kendim(le) kalıyorum. Havanızı bozuyorum. Üç kişilik olmak ama iki kişilik yaşamak gibi anlamsızca bir durum doğuyor, buna itiraz ediyor, dışarıya çıkış olan bu yolculuğun yaralandığını hissediyorsunuz. Sanıyorsunuz ki ben size aidim; size aitsem ve sizinle olmuyorsam, bir tarafınız geride kalıyor demektir. Sizden kopmuş bir parça oluyorum, koparak sizi yaralıyorum. Sizi acıtıyorum ve bir şey söyleyemiyorum, söyleyemiyorum çünkü daha fazla içim acıyor. ‘Sizin böyle çekip gidişlere arzulu olmanızdan rahatsız olmuyorum, kendimle kaldığım için seviniyorum’ diyemiyorum. Siz denizlere ve dağlara giderken ben sadece susuyorum.

b.

Çok az insana gittim! Gidip kendisinde eğleştiğim, onda eğleşirken kendimi bulduğum az ‘kara göz’ biliyorum. Bu insanlardan biliyorum ki, kendimden dışarı çıkabiliyorum. Anlamış bulunuyorum ki, kendimden çıkmak gibi bir derdim yok, çıkıp gideceğim az insan buluyorum, meselem bu. Bulduğum insandan zor çıkıyorum, bunu daha iyi biliyorum. Çünkü gittiğim insana hepten gidiyorum, kendimi de götürüyorum beraberimde. Bu yüzden taşınmak hep canımı acıtmıştır; yeni bir adres bulmak bana hep imkânsız görünmüştür, bu adresi bulmak her zaman ihtimal dâhilinde de olsa kolay kolay ‘yerim’den vazgeçememişimdir. Vazgeçmişsem, yırtıla yırtıla kopmuşumdur. İçimde uçlarından kan damlayan yırtıklarla yola düşmüşümdür çaresiz.

Ve şimdi bana kendinden dışarıyı gösteren, ‘git başka adreslerde eğleş’ diyerek içimde bir yırtılış gerçekleştiren iki kara göz misafirimizdir. Kalbimin uçlarından tutup içinden dışarı iten bu insan aramıza katılıyor. Yine birlikteyiz. Ben yine içimdeyim, içim(iz)deki misafirleyim. Gözlerine gözlerine gidiyorum; bakışlarının değdiği yerlere, bakışlarına oturmak istiyorum. Ben onunlayken o sizinle oluyor. Siz bu sefer ‘üç’lü veya ‘dört’lüyorsunuz, ben yine ‘tek’liyorum. Tek ama onunla kalıyorum. Yine çekip gidiyorsunuz, ben tekrar geride veya yanlarda kalıyorum. Bu da dikkatinizden kaçmıyor; rahatsız edici bir soru olarak içinize sokuluyorum.

Bir soru(n) olarak konuşulmaya başlanıyorum. Bir bilmeceyi çözmekte ısrar eder gibi bana cevaplar yetiştiriyorsunuz, ben ise bulmacada bir boşluk olarak kalmaya devam ediyorum, karelerim bir türlü dolmuyor. Doğrulardan bahsediyorsunuz, ben ise ısrarla ‘yanlış’lığımın, irrasyonelliğimin altını çiziyorum. Kalbin diline düşmüş bu fakiri, aklın ağzıyla konuşarak ikna edemiyorsunuz. O kadar gün o kadar saat siz böyle akla binip dışarı çıktıkça ben böyle kalbe düşmüş hâlimle kalıyorum. İçim(d)e pinekliyorum.

c.

Sonra… ‘Biz’ dağılınca… Ben sahiden yalnız kalınca… ‘Biz’de problem var diyorum.

d.

Kendimizden düşüp birbirimize gidiyoruz. Kendimize varan yolları unutuyor, o yollardan çok az yürüyoruz. Kendimizden dışarı durdukça içimiz terkedilmiş bir şey oluyor, hayat içimizden düşüyor; pas tutuyor içimizi, rutubet basıyor. Bir hayatı olmayan içlerle birbirimize gider oluyor, hayatsız kalıyoruz; sözsüz…

Hayır, o kadar birbirimize gelmemiz, birbirimizde eğleşip birlikte dışarı çıkmamız hayra alamet değil! Çünkü o kadar birbirimizde kalıyoruz ki, kendimize dönemiyoruz.

Son zamanlarda bunu mu fark ettim, bilmiyorum. Bu yüzden mi ‘biz’den daha sık düşmeye başladım, merak ediyorum. Bildiğim, şimdilerde sıklıkla ‘biz’den düşüyor oluşum… Görüyorsunuz işte, düşüyorum; kendime… (D)üşüyorum, düş(tüm)!…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Sırrın Ağzı / Mehmet Öztunç
Kalp Ağrısı / Müesser Yeniay
Zamana Bir Velvele Salmak İstese de Yüreğim / İsmail Bingöl
Yirmi Beş Issız Gece-4 / Mazlum Civan
Yedinci Yıl Nobel ve Karışık Kafalar / Ay Vakti
Tümünü Göster