On Üçüncü Ay (XI)

Serap, gördüğü manzara karşısında dehşete kapılmıştı. On beş katlı otel yıkılmış, bir taş yığını hâline dönüş­müştü. Etrafta insanlar can havli ile koşuşturuyor, haber muhabirleri çekim alıyorlardı. Yakınlarındaki bir televizyon muhabiri, kameraya “Otel inşaatının çöküşünden sorumlu Selim H.nin nerede olduğu hakkında bil­gi edinemediklerini, yıkıntılar arasında bulunan, müteahhit firmanın tabelasındaki şirkete ulaşamadıklarını, bu olayın bir depremden farksız olduğunu, göçük altında yüze yakın kişinin hayatlarından endişe duyuldu­ğunu…” söylüyordu. Göçük altında kalanların yakınları olay mahallinde çaresiz koşuşturuyor, tırnakları ile yıkıntıyı tırmalıyorlardı.
– Telefonun çalıyor. Dedi Mehmet.
– Biliyorum.
– Açmayacak mısın?
– Kim olduğunu tahmin edebiliyorum. Bu sefer tahmin ediyorum. Telefonun, melodisi susmuştu. Mehmet ve Serap da susuyordu. Yeniden çalmaya başlayan telefonu, açtı Serap.
– Merhaba.
– Merhaba.
– Rahatsız ediyorum.
– Telefonunuzdan öncede rahatsızdım. Buyurun.
– Estağfirullah. Serap Hanım, bağışlayın sizden önemli bir ricada bulunabilir miyim?
– Buyurun?
– Estağfirullah. Şirketinizde unuttuğum çantayı hemen almam gerekiyor. Yarını bekleyemeyeceğim. Fakat gelmem zor. Sizden rica etsem vereceğim adrese getirebilir misiniz?
– Adresi verin lütfen.
– Ataköy marinasında demirli “Serap” isimli yatta olacağım. Çok teşekkür ediyorum.
– Sanırım bir, bir buçuk saat sonra orada olurum. Hoş kalabilir misiniz bilmiyorum ama hoşçakalın.
Diyerek telefonu kapatmıştı Serap.
– Selimdi değil mi?
– Evet.
– Araç kullanacak durumda değilsin. Seni ben götüreyim.
– Haklısın, çok teşekkür ediyorum Mehmet.
– Nereye gidiyoruz?
– Önce şirkete dönmemiz gerekiyor. Sonra Ataköy.
– Tamam. Dedikten sonra Mehmet hiçbir şey sormadı, söylemedi. Susarak şirketten çantayı almışlar, tekrar Avrupa yakasına geçmişler, Ataköy’e yönelmişlerdi.
Mehmet çekingen bir ses tonuyla;
– Çantada önemli evraklar olmalı.
– Sanırım.
– Bakmayacak mısın?
– Bana emanet bile değil, bende unutulmuş bir çantaya nasıl bakabilirim ki?
– Haklısın ama durum biraz farklı. Az önceki manzarayı ve can mağdurlarını gördün. Belki de polise haber vermelisin.
– Bunu yapamam.
– Neden?
– Bilmiyorum. Bu benim görevim değil.
– Nasıl değil? Gördün ve şahit oldun. Bu görevin. Belki de kaçıp gidecek. Oysa kefaretini ödemeli. Hesap vermeli. Ya da bu durumu aklayacak sözü varsa söylemeli. Baksana bir yatta ve çantayı istiyor. Gidecek besbelli.
– Mehmet bunu yapamam. Ne çantayı açıp bakabilirim ne de polise bende böyle bir çanta olduğunu söyle­yebilirim. Bu çanta kaza ile bende kaldı. Ve bende kalan çantayı ulaştıracağım o kadar. Ötesi yok.
– Ama neden? Bu manzarayı görmemiş olsaydın haklısın? Şimdi bu çanta sıradan unutulmuş bir çanta ol­maktan çıkıp belki de delil. Hatta yerini biliyorsun Selim’in. Bu çok önemli bir bilgi şu durumda. Doğru mu yapıyorsun?
Serap soruya cevap bulamadı. Doğru mu, yanlış mı bilmiyordu. Bu olayın bir parçası olmak istemiyordu. Kurye konumundaydı şu anda ve görevini yapacaktı. Oraya ulaştıklarında Selim’in tavrına göre bir tedbir alabilirlerdi belki. Ama şimdi değil.
– Şimdi değil.
–    Ne şimdi değil?
–    Mehmet, yorgunum ve düşünemiyorum. Gidelim, bir bakalım. Sonra düşünürüz.
–    Yüreğin…
–    Ne olmuş yüreğime?
–    O koruyor Selim’i.
Sustular. Marinaya varmışlardı. Aracı park edip, yürüyerek, yatların isimlerini kontrol ediyorlardı.
–    Demek -Serap-
–    Öyleymiş.
Serap isimli yatı bulmuşlardı. Serap; şairin Bulgaristan seyahatinde, akıp gittiği bir çift gözün ardından “Gözlerim Sofya’da kaldı!” deyişini hatırladı. Son bir bakışa hazırladı yüreğini ve yata çıktı. Giriş güvertesinde Selim göründü. Telaşlı ve kısık bir sesle;
–    Serap Hanım, size minnettarım. En kısa zamanda sizi arayacağım.
Bu cümle, Serap için “Kuryelik görevini tamamladın artık oyalanma ve git.” anlamına geliyordu. Boş yere Selim’in gözlerini aradı. Gecenin izbe karanlığından ve bir siluetten başka bir şey görememişti. Hiçbir şey söylemeden, yattan sahile geçti. Biraz ileride bekleyen Mehmet’e koşar adımlarla ulaştı. Yine, akşam yaşadı­ğı sığınma hissine kapılmış, Mehmet’e sarılıp ağlamamak için kendini zor tutmuştu.
–    Gidelim.
–    Ne oldu? Bir şey söyledi mi?
Mehmet yenemediği merakının, soru olup, dudaklarından dökülmesini engelleyememişti.
–    Gözlerim kapkaranlık bir boşluktaydı. Dedi Serap.
–    Anlamadım.
–    Ben de.
–    Yat hareket ediyor bak.
–    Çok uzağa gidemeyecek. Telefonları dinlemeye almışlardır mutlaka.
–    Tespit yapılacak kadar uzun konuşmadınız ki.
–    Yorgunum Mehmet, götür beni.
–    Tamam, tamam hemen gidiyoruz.
Arabaya bindiklerinde, yat kapkaranlık bir gölge hâlinde, denizin bağrını parçalarcasına yol alıyordu. Meh­met Serap’ın yorgunluktan bir yaprak gibi titreyen bedenine bakıp, ona kıyamamasına rağmen;
–    Sonra vicdan azabı çekmenden korkuyorum. Hızla uzaklaşıyor, aramalısın polisi, böyle gitmesine izin ver­memelisin. Dedi
–    Tamam, çevir numarayı.
Mehmet numarayı çevirirken;
–    İstersen ben konuşayım.
–    Olur. Derken Serap, gözlerini kapattı. Yüzünde, yorgunluğunu bastıran, tarifi zor bir kırgınlık çığlık atıyor­du.
Mehmet;
–    Alo, bir ihbarda bulunacağım, yetkili biri ile görüşebilir miyim? Dedi. Sonraki cümlesi;
–    Haklıymışsın gerek kalmadı. Sahil koruma yatın etrafını sardı. Yat aydınlıkta daha güzelmiş. Dedi.
Serap, Mehmet’in şaka yaptığını zannedip, gözlerini açmadı. Emin de değildi. Belki de şaka olmasını diliyor­du. Fakat sahil korumanın, yaktığı projöktörlerin ışığı bulundukları yere kadar yansımıştı. Birkaç dakika son­ra ise, polis araçlarının siren sesleri doldurmuştu sahili. Serap duydukları ile yetinip, gözlerini hiç açmadı.
****
O gece, konağın ahşap kapısından içeriye süzüldü Serap. Bedenini anlamsız, içi boş bir kılıf gibi hissediyor­du.
Ertesi gün sabahın henüz kalabalıklara bulaşmadığı en erken saatlerinde, konağın tüm ışıkları yanıyordu. Çocukluğunda, bayram sabahları, öğlene kadar, kullanılmayan mekânların bile ışıkları yakılır, sadece kendi­leri değil, yaşadıkları bu konak da, bayram giysisine büründürülürdü. Fakat bu sabah konağın ışıklarının ya­nıyor olması sadece farklı şehirlerden ata evine gelenlerin yerleşme telaşından başka bir şey değildi.
Fazıl Bey, Annesi, Mehtap ve çocukları, Dünya ve ailesi, Sina ve eşi, Reis’in hastalığını duyar duymaz, gel­mişlerdi. Hepsinin kulaklarında, inleyen bir ses; Ney sesi yankılanıyordu. Henüz, Reis’in kalp krizi geçirdiği gü­nün akşamında eşi Hicran Hanım’ın da kalp krizi geçirdiğini, bilmiyorlardı.
O sabah, Serap, Ayfer’i arayıp, cenaze ve hastasının olduğunu belirterek, işe gelemeyeceğini söylediğinde, Ayfer;
–    Serap Hanım sizi bekleyen işleriniz var, mesai sonrası gidersiniz hastanızın yanına. Demişti.
Serap, şirkete uğrayıp, istifa dilekçesini Ayfer’in masasına bırakıp, çıkmış, oradan hastaneye geçtiğinde, Hicran Hanım’ın vefat haberi ile sarsılmıştı. Artık canının yandığı nispette tep­kiler veremiyor, bez bebek gibi, ruhsuz, salınarak, sunulanı yaşıyordu. O gün öğle namazı ile birlikte, Hicran Hanım’ın cenazesi, Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilmiş, üşüten bir sessizlikle konağa dönülmüştü.
Serap, kardeşlerine, anne ve babasına, yeğenlerine, sımsıkı sarılmış, hep sakladığı, görünmesinden imtina duyduğu gözyaşlarına sessizce yol vermişti. Ailesi ile birlikte gelen, konağın eski emektarları, iki hanım; sessizce, konağın kabul salonuna akşam yemeğini hazırlıyorlar, ara sıra yeğenlerinin çocukça gülüşleri ya da mı­zıkçı yakınmalarından başka ses duyulmuyordu.
Tüm aile akşam yemeği için masaya oturmuştu. Serap, yemek yiyemiyor, gözlerini kardeşlerinden, annesinden, babasından alamıyordu. İlerleyen vakitlerde, mahallede olup bitenleri anlattı Serap. Derman Dede’nin farklı, tuhaf ama kayda değer bulduğu cümlelerini aktardı. O gece konağın duvarlarında, ölümün ve aşkın adı yankılandı. Geçmişten dem vuruldu. Fazıl Bey, anneleri Müfide Hanım’a nasıl aşık olduğunu anlattı. Gece­nin ilerleyen saatlerinde ayağa kalkarak “Bildiğim şu ki, aşk insana yakışıyor, yakışmasına ama hayatla pek barışamıyor. Bunun nedeni de aklın, yüreğe çelme takıyor olması. Yürek kişiye yeter, aklı yüreğini çelmese. İnsan, yüreğine inanmalı ve razı olmalı yoksa aşkın yolu çile olur. Aşk çileye de razı olabilmektir.” diyerek odasına çıkmıştı.
****
Konakta, cenaze adabı uygulanıyor, televizyon, radyo açılmıyor, çocuklar hariç, büyükler olanca sakin bir ses tonu ile diyalog kuruluyor, hanımlar siyahlı giysilerini tercih ediyorlardı.
Reis’i ziyarete giderlerken, arabanın radyosundan haberleri dinliyorlardı. Spiker; “Selim H.’nin, müteahhit firma ve taşeron firma yetkililerinin gözaltına alındığını, göçük altından henüz çıkarılamayan on dört kişinin hayatından endişe duyulduğunu, göçükten çıkarılanlardan yirmiye yakın işçinin ağır yaralı olup, hastanede tedavi altına alındıklarını, Göçükten çıkarılan hafif yaralıların hemen ayakta tedavi edildiklerini, tüm bilgiler dahilinde savcılığın soruşturmayı başlattığını…” söylüyordu. Fazıl Bey;
–   Nasıl vicdan var bu adamlarda anlayamıyorum. Dedi. Serap’ın eniştesi;
–   Bu güzel ülkenin damarlarına sızmış virüs efendim bunlar. Ülkelerini sevdiklerini hiç sanmıyorum.
–   O öyle deme damat, mikrofon uzatılsa onlara, en vatanperver, en dürüst ve ilkelere bağlı vatandaş olduk­larını söylerler. Bu ülkeye hayırları dokunmasın tamam ama zarar vermesinler bari. Kötü olmak çok kolay, iyi olmak ise bir o kadar zor. Bu minvalde sohbet uzadıkça, Serap, Selim’in içindeki varlığını sorguluyor, et­ki altında kalıp kalmadığını yokluyordu. Selim’in varlığını önemsemesi, yoksul ve boş bir anında bir minik şekerin, hayata karşı kendisini tetikleyişiydi. Aslında Selim, yoklarını ve yoksulluğunu hatırlatan bir sebepti. İçindeki potansiyelin ve aşksız olamayacağını hatırlatandı. Emindi artık, Selim aşkı değil, aşkın esasiyetini kendi varlığında onaylatandı.
Hastaneye varmışlar Reis, Fazıl Beyi ve hayli kalabalıklaşmış ailesini karşısında görünce çok duygulanmıştı. Geçmiş olsun dilekleriyle, bırakıldığı yerden devam edebilen, dostluğa gıpta et­tirecek bir muhabbet başlamıştı.
Sanki on yıldır belli aralıklarla görüşüyor değil de, dün ayrılmışlar kadar taze idi solukları, paylaşımları. Reis henüz bilmiyordu, Hicran’ının vefat etmiş olduğunu. İyi görünüyordu. Doktorları da umduklarından daha iyi olduğunu söylemişti. Serap, Reis’e bakarken, içinden sürekli, “Allah’ım teşekkür ediyordum.” diyordu. Ne çok korkmuştu, Reis’e bir şey olacak diye.
O gece konakta sessizce, sadece yüzlere yerleşen tebessümlerle bir kutlama yapılmıştı. Mehtap ve eşi, er­tesi gün; zaruriyet beyanı ile on yıldır, yapmakta oldukları şark hizmetinin, son bulmasını ve tayinlerinin İs­tanbul’a yapılmasını isteyeceklerdi. Bu Namık Bey ve Müfide Hanım’ın artık konaktan ayrılmayacakları anla­mına geliyordu. Ki bu harika bir haberdi Serap için. O gece çaya gelen Mehmet’e;
–    Gözlerimi karanlıktan alıp, aydınlığa çevirdim. Demişti. Mehmet, Bu cümleyi “Artık Selim bende değil” manasında yorumlayıp gülümsemişti.
Söz dönüp dolaşıp, Mehmet’in neden hâlâ evlenmediğine geldiğinde; ortak fikir,
– Zamane gençliğinin ben­cilleştiği ve paylaşımı bir angarya olarak gördüğünden, bireysel hareket etmeyi seçtiği – idi. Mehmet;
–    Böyle bir temennim olmadı efendim, yani bir başına yaşamak, paylaşmaktan daha zor ama olmayınca ol­muyor. Diyince Serap;
–    Mehmet haklı, yalnızlık paylaşmaktan daha zor. Dediğini, sesini duyunca fark etmiş, sesli düşündüğünü anlayıp, babasından utanmıştı. Sina;
–    Öyleyse çare bulmak lazım diyip, yüzlerin gülümsemesini sağlamıştı.
Mehmet, gittikten sonra, kardeşleri, o enstantaneyi hatırlatıp, Serap’a yüklenmiş, özel birinin olup olmadığı­nı öğrenmeye çalışmışlar, “Yok öyle biri. Olsa keyifle paylaşırdım.” demesine rağmen, neden öyle utandığı­nı sorgulayıp; “Yoksa Mehmet mi?” diye ısrarla sorunca, Serap’ta başkaca bir şey tetiklenmişti.
Odasına çıktığında çocukluğundan beri tuttuğu günlüğüne;
“Sevildiğimi bildim, hata yapmamayı diledim. Utancım bundandı. Artık ben hatalarımla sevecek bir sevgili diliyorum.” yazacaktı.
****
On gün sonra.
Çalan cep telefonunu önce yastığının altına koydu Serap. Telefonu ısrarla çalmaya devam ediyordu. Gözle­rini araladı. Gece boyu, gök gürültüleriyle aralıksız yağan yağmurun ıslaklığı sinmişti odasına. Odadaki eş­yalar, tenha ve ıslak bir loşluğun gölgesinde, olduklarından daha büyük görünüyordu. Duvardaki saat, 07.45’i gösteriyordu. Tekrar kapattı gözlerini. Mevsimler gibi yaşadığını bilirdi. Ne vakit penceresine bir kuş konup, şakısa coşar, ne vakit, yağmur yağsa, gözleri ağlamasa bile içinde bir hüznü taşırdı. Dışına gelmezdi bahar sadece. İçine yağardı kar, bedeni sıcakken, içi üşürdü. Erguvanlar içinde açar, hatıralar hazan olup dökülürdü içine. Uyumak istiyordu. Islanmaktan korkar gibi sarındı pikesine. Uyanırsa ağlayacakmış gibi bir his vardı içinde. Telefonun ısrarlı çalışı kapattığı gözlerini uykuya geçişini engelliyordu. “Açmalı hatta kalk­malı” dedi seslice.
–    Efendim Mehmet?
–    Serap, günaydın, kusura bakma. Erken saatte aradım ama bilmek istersin diye düşündüm.
–    Neyi Mehmet? Hayırdır?
–   Üzüleceksin biliyorum ama söylemeliyim. Kurtuldu. Perişandı biliyorsun.
–   Bayılacağım meraktan. Söyler misin ne oldu?
–   Derman Dede.
–   Ne olmuş? Lütfen!?
–   Tamam, ama lütfen sakin ol. Derman Dede’ye sahil yolunda bir araba çarpmış. Ölmüş Serap. Ölmüş… Ku­cağındaki yaralı köpek de…
–   Aman Allah’ım.
–   Sakin ol. Perişandı. Bak o kurtuldu. Sen sakin ol, tamam mı?
–   Neredesin? Derman Dede nerede?
–   Belediye ilgilenecek, Ben belediyedeyim. Gelip seni alırım. Sen bu şokla çıkma, çok yağmur yağıyor.
–    Tamam. Lütfen çabuk gel. Görebilir miyiz?
–    Görürüz Serap. Sen şimdi sıcak bir şey iç ve beni bekle.
Telefonu kapattıktan sonra, gökyüzüne eşlik etmişti Serap. Sadece Derman Dede’ye ağlamadığını, yüreğini savuran rüzgârların geride bıraktıklarına, varlarına, yoklarına, geçmişe, o ana ve son­rasına ağladığını biliyordu. Küçük şekerin turuncusuna, Mehmet’in ne kadar iyi olduğuna, ailesinden uzak geçen yıllara, bir başınalığına ağlıyordu. Neden sonra sakinleşmiş, Mehmet gelince onu kahvaltı etmeye ik­na etmişti. Çaylarını yudumlarken, ıslak gözleriyle Serap,
–    Hayatının ilk anlarını bilmiyorum ama son anlarında, söyledikleri ve bir bardak çaya bakışı gözlerimden gitmiyor. Çaya değil, yitirdiği birçok şeye bakar gibiydi.
–    Benim de mahallenin delisiydi demeye dilim varmıyor. Belediyede adı böyle geçiyordu. Çok tuhaf.
–    Kimin ne isim koyduğu umurum değil. Umursadığım biriydi, henüz tastamam kavrayamasam da bana gü­zel mesajlar armağan etti. Asıl tuhaf olan ne biliyor musun? Reisle benzer şeyleri söylüyor olması. Biri mec­zup, biri akıl danışılan. Tek fark Derman Dede’nin her kelimesinde tonlarca acı var gibiydi. Kelimelerinin cümle olamayışı bundandı. Her kelimenin arasına yerleşmiş tonlarca acı…
–    Doğru. Ben de öyle hissetmiştim o bavulu bıraktığı gece. Reis cenazesine gelmek ister mi? Öğle namazına müteakip Karacaahmet’e defnedilecek.
–    Bilmiyorum ki, söylemeli miyiz? Ölüm sağımızda solumuzda dolaşıyor. On gün arayla iki cenaze.
Reis’e haber vermiş, geleceğini öğrenip konaktan cenaze için çıkmışlardı.
Reis Derman Dede’nin cenazesine gelmişti. Ameliyatının üstünden on gün geçmişti. Daha iyi görünüyordu. Hicran Hanım’ın, cenazesinde bulunamamış, ölümünü, iki gün sonra öğrenmişti Fazıl Bey’den; “Hicran’ını yitiriş de bir hicranmış” Derken, Fazıl Bey’in elini uzun süre sıkarak tutmuştu. Belki de tutunmuştu. Serap;
–    Ağladı mı? Diye sorduğunda, Fazıl Bey;
–    Hicran yaşarken, Reis’in gözyaşları tükenip, yüreği çoktan çöle dönmüştü. Hicranı, akacak yaş bırakmadı ki ağlasın. Demişti.
Serap, Reis’in o iç acıtan öyküsünü, babasının da bildiğini böyle öğrenmişti.
Defin sırasında Fazıl Bey, Reis’in koluna girip, usulca;
–    Nasıl oldun Reis? Diye sormuştu.
–    İyiyim Fazıl. (Aralarında ki yaş farkına rağmen, Fazıl Bey, önceleri komutanım diyerek, sonrada abi diyerek hitap edişini, Reis’in aklına ve birikimine duyduğu saygının ve samimiyetin belirtisi olarak kaldırmasını rica et­mişti Reis’ten.) Ama görüyorsun, uzağındaki bir bedenin ölümü bile kalın ve ağır bir örtü gibi iniyor hayatın üstüne. Hicran, aşkım değildi ama alışkanlığımdı. Ki alışkanlıkların kemendi sağlam oluyor.
–    Mirim, o sağlam kemendi, aşk nasıl da bir çırpıda çözer, gör bak.
–    Doğru söyledin de Fazıl, alışkanlık kemendi çözülür çözülmesine ancak bu saatte, çöl olmuş yüreğimize düşen aşk, bir seraptan öte değil. Varmış da yokmuş gibi. Uzansan yitip gidecekmiş gibi. Derken, bakışlarıyla, Fazıl Bey’in gözlerinin en dibine dokunmuştu. Fazıl Bey, gülümseyip,
–    Aşkın saati yoktur mirim. Sen izin ver, çöl olmuş yüreğinden sıçrasın hayata serap, gör o zaman ne serap kaybolur ne yüreğin çöl kalır. Diyerek, göz kırpmış, her zaman yaptığı gibi, kendisini koruyup kollayan, aşkı ney sesine yükleyip, yüreğine dokunan can dostunun omzunu samimiyetle sıkmıştı.
* * * *
Derman Dedenin cenaze namazı, az sayıda cemaat tarafından kılınmış, Karacaahmet Mezarlığına ise parmakla sayılacak kadar az kişi gelmişti. Mehmet, Serap’ın ağlamasına dayanamıyor, sık sık yanına yaklaşıp, teselli etmeye çalışıyordu. Hâlbuki birkaç gün öncesinde Serap’a yaptığı evlenme teklifine yine hayır, üstelikte kesin bir hayır cevabı almıştı.
Derman Dede’nin mezara indirilip, hızla yağan yağmur altında, çamurlaşmış toprak ile örtülüşü, yine gözyaşlarına boğmuştu Serap’ı. Kendini o mezarda düşlediğinde, içi ürpermiş, hayatın ne denli naif ve zarif bir denge ile yaşanması gerektiğini bir kez daha düşünmüştü. Değer miydi, hırçın, hoyrat ve hırs ile yaşamaya? Değer miydi, bir gün bırakıp gideceğin hâlde sahip olacaklarının sayısını çoğaltmak için, bir tırpan gibi önüne geleni biçmeye? Ama tuhaftı hayatta nefes alırken, hayatın akışı ile harmanlan­mak. Tuhaftı. Birkaç metrelik bir mesafeden, şen bir kahkaha sesi, yapışkan bir fren sesine karışıyordu. Kendisi de Derman Dede’nin mezarının başında kendi ölümünü düşleyip, ürperiyor, ürperdikçe, kendi içine yayılan korku zehrini gözyaşları ile akıtıyordu. Tuhaftı… Her şey hem çok normal, hem çok tuhaftı. Defin sona erdikten sonra, Reis, Serap’ın yanına gelip,
–    Bu onun ilk ölümü değil, ağlama artık. Demişti.
–    Nasıl ilk ölümü değil?
–    O ailesini kaybettiğinde, hayattan koparak bir kez ölmüştü zaten. Belki de kopuncaya kadar bin kez… Aşkı bilene, aşkız kalmak yaşamak değil, hayatı sürüklemektir. Konuşurken yere bakıyor, henüz yerine gelen rengi, her kelimede biraz daha soluyor, sesi çok uzaktaymış gibi yağmur sesine karışıyordu.
Serap susmuş, birden eli Reis’in saçlarına uzanmıştı. O anda, Reisle birbirlerine pek dokunmadıklarını, sadece kelimelerin, sıcak temasını yaşadıklarını fark etti. Elini çekti. İlginç bir yolculuk yaşıyordu içinde. Israrla hafı­zasını yokluyor, Reis’in kendisine, kendisinin Reis’e ne gibi durumlarda, nasıl dokunduklarını hatırlamaya çalı­şıyordu. Hatırladığı sahneler, hep karşılaşma ve vedalaşma esnasında, sıradan tokalaşma dokunuşlarıydı. Bu­nun ötesinde bir dokunuş hatırlayamadı.
Gayri ihtiyari, kalabalıktan ayrılmış, çıkışa doğru değil, mezarlığın derinliğine doğru yürüyorlardı. Yağmur hızlanmış, Serap, kısa aralıklarla sussa da, sabahtan beri gözyaşlarına bir bent kur­mayı başaramamıştı. Yine ağlıyordu. Bedeni sarsılıyor, elindeki kırmızı şala yüzünü gömüyor, hıçkırıkları yağmurun sesine karışıp kayboluyordu. Reis durdu. Serap’ı omuzlarından tutup kendine döndürdü. Gözleri­nin içine baktı,
–   Ağlama artık, bak On üçüncü ayda ne çok büyüdün. Her acının bir armağanı vardır. Hem bilir misin, acı­nın da aldığı acıların olduğunu. Reis’in bu ses tonu Serap’ın gözyaşlarının yine dinmesine neden olmuştu. Reis, Serap’ın gözyaşlarına dokunup, gülümsemiş, sonra parmaklarını dudaklarına götürmüştü.
–   Yorgunum Reis. Derken, Reis’in göğsüne başını gömüp, yeniden sarsılarak ağlamaya başlamıştı.
Herkes dağılmıştı. Fazıl Bey, arkalarından bakarken, Serap’ın kendi kollarına sığınmasını ne çok istediğini fark etmişti. Ama bu hakkını geçmişte uyguladığı öğretim metodu ile kaybetti­ğini çoktan biliyordu. Hem çok yakın, hem uçurum kadar tehlikeli bir uzaklık vardı Serapla aralarında. Serap babasının hayatını kolaylaştıran bir çocuk olurken, babası kızının hayatını zorlaştıran olmuştu. Ve kızı kendi­sinin değil, arkadaşının sinesinde duruluyordu. Şedit bir sancı çöreklenmişti içine. Pişman ama sessiz bir çığlık tüm mezarlığı doldurmuştu. Metin ve askerce duruşunun altında, fırtınalar kopuyor, Serap’ın, uzun pembe geceliği, yorganın altında titreyen minik bedeni, gözlerinin önünde canlanıyordu. Serap’ın, o soğuk kış gecesindeki, cesareti ve merakını, daha doğrusu yaramazlığını, kızının çocukça düşündüğü bodruma kilitleme cezasın­dan daha feci bir şekilde, cezalandırdığını şimdi daha iyi anlıyordu. Ondan çocukluğunu çalmıştı. O gün ile bu gün arasında, hafızası hızla yol alıyordu. Müfide Hanım, koluna dokununca;
–   Arabada bekleyelim sultanım. Yağmur iyice bastırdı. Deyiverdi.
Yağmur sanki zamanın tüm tortularını yıkamış, her şey arınmış ve açıkta kalmış gibi, Fazıl Bey’e geçmişi ham hâli ile seyrettiriyordu. Reis’in yıllar önce kendi komutasında ki alaya asker olarak geli­şini, genç yaşına rağmen, farklı ve farkında duruşu ile alaydaki diğer komutanlar arasında isminin geçişini hatırladı. Meraklanmış, Reis’i odasına çağırıp,
–   Sana neden Reis diyorlar? Deyince,
Reis, Fazıl Bey’in masasındaki küçük cam Mevlevi bibloyu alarak, avucuna yerleştirmiş,
–   Bilmiyorum komutanım.
–    Nasıl bilmiyorsun? Bütün bölükte namın dolaşıyor. Bizim, emir ve ceza ile yaptırdığımızı sen bir bakışınla yaptırıyormuşsun koğuşunda. Nedir bu, bir efsun mu?
–   Bildiğim şudur ki komutanım, bu biblonun bedeni var ruhu yok. Beden sema yapsa ne olur, yapmasa ne olur. Ruhunuz semaya durdu mu sözünüze semanın aydınlığı düşer. Ne yaptırıyorsa o aydınlık yaptırıyordur, ben değil. Demiş elindeki, Mevlevi bibloyu avucunda kırarak, kanayan elini Fazıl beye uzatıp,
–   Bu Mevlevi hükümsüz, ruhu yok. Bu kan hükümsüz amacı yok. Bitsin vatani görevim, gerçek semaları izle­meye birlikte gideriz komutanım. Demiş, izin isteyerek odasından çıkmıştı.
Fazıl Bey, arkasından, “Kanı deli.” dese de, etkilendiğini, kendine itiraf etmekten de çekinmemişti. Yirmi bir yaşında gencecikti Reis o günlerde. İlerleyen zamanlarda, genç yaşta böyle bir un­van ile anılıyor olması bile, Reis’i dost kabul edip, sevgi ve saygı duymasına yetmişti.
Reis arabanın camına vurunca, on beş yıl öncesinden, gülümsemişti Fazıl Bey.
Müfide Hanıma;
–   Sultanım biz bir taksi tutalım, Serap, Reisle uzaklaşsın bu atmosferden biraz, ikisine de iyi gelir. Demişti. Serap direksiyona geçmiş, yanında Reis olduğu hâlde suskun bir hâlde yol alıyordu.
Artık ağlamıyordu. Üsküdar’dan, otobana çıkıp, Şile istikametine yönelerek, şehir trafiğini geride bırakmıştı. Hiç konuşmuyorlar, hızla yol alıyorlardı. Neden sonra Reis;
–   Hadi sakinleş artık. Uygun bir yerde dur da yağmuru seyredelim. Demişti.
Serap, yine suskun, arabayı park etti. İri taneler hâlinde ön cama vuran yağmuru izlemeye koyulmuştu. Se­rap, yoğun geçen son bir ayın tüm hatıralarını yağmurun ıslaklığında arındırıyor, karanlığın koynunda dinginleştiriyordu. Susuyorlardı. Reis, Serap’ı kendine çekip, omzuna başını yaslamasını sağlamıştı. Öylece birbi­rinden farklı biçimde cama vurarak sızan su damlalarının sabitlenemez şekillenişlerini dakikalarca izlemişler. Reis yağmur damlalarına, yeniden bir kadının göz yaşına dokunabilmenin resmini, Serap ise yanı başındaki aynada ne kadar geç kendini gördüğünü düşünüyordu. Yağmur, şehri, gözyaşı içini temizliyordu. Gözlerin­den yine yaş süzülmeye başlamıştı. Reis, Serap’ın yüzünü kendine döndürüp, yine gözyaşlarına dokunurken,
–   Sana hep Çölün Kızı dedim. Çöl yüreğimdi. Bak, On üçüncü ayda seninle yeşerdi. Dedi.





Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yirmi Beş Issız Gece-3 / Mazlum Civan
Sükût / Naz
Soluklandığımız Mavera Gölgesi; Ramazan / Reşit Güngör Kalkan
Savaşmak Kader mi? / Nihat Dağlı
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -27 / Şiraze
Tümünü Göster