Büyük Rüyalarla Geçen Bir Ömür

236
Görüntüleme

Yerli düşünceyi veya bir başka deyişle, bir ömür boyunca milliliği savunan M. Akif İnan güçlü bir şair, büyük bir fikir ve aksiyon adamıdır. Millî düşünceyi esas almış olan Akif İnan, şiirlerinde gazel tarzını benimsemiş, eski Türk Edebiyatı veya daha yaygın adıyla Divan Edebiyatı çizgisini sürdürmüş bir şairdir. Fakat bu esas alış bir taklit değil tamamen kendine özgü bir şiir anlayışı olarak yansımıştır. Bu anlamda Akif İnan, M. Akif Ersoy’dan başlayıp, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’la devam eden bir zincirin önemli halkalarından biri olmuştur.

Akif İnan’ın Necip Fazıl’la büyük bir gönül bağı ve dostluğu vardır. N. Fazıl Ankara’ya her gelişinde Akif İnan tarafından karşılanır, konferans programlarında takdimi yapılır ve misafir edilirdi. Bu iki dost arasındaki benzerlikleri de şöylece sıralayabiliriz:

Her ikisi de güçlü bir şair ve etkili birer hatiptirler. Her ikisinin de tasavvufi yönleri vardır ve bir mürşide bağlıdırlar. Necip Fazıl, mürşidi Abdülhakim Arvasi ile ilgili olarak “O ve Ben” isimli bir kitap kaleme almış, Akif İnan ise böyle bir kitap yazmayı düşünmesine rağmen eceli buna müsaade etmemiştir. Her ikisi de kitlelere yön veren birer fikir ve aksiyon adamıdır. Necip Fazıl “Büyük Doğu” olarak isimlendirdiği yerlilik düşüncesini aynı adı taşıyan dergisinde yazdığı yazı ve şiirler, verdiği konferanslar ve yazdığı kitaplarla gerçekleştirmeye çalışmış, Akif İnan ise, bunu sendikacılıkla sağlamaya çalışmıştır. Bir diğer benzerlikleri ise, her ikisi de çok fazla sigara içmeleridir.

Akif İnan’ın Sezai Karakoç’la ilk tanışması Ankara’da Hilâl Dergisi’ni çıkarırken olmuştur. Yerli düşüncenin önemli bir halkasını oluşturan Sezai Karakoç dil, ifade ve mizaç yönünden bu iki büyük şairden bazı farklılıklara sahiptir. O da düşüncesini “Diriliş” olarak isimlendirmiş, aynı adla bir dergi çıkarmış ve yine aynı adı taşıyan yayınevi ile de fikirlerini geniş halk kitlelerine ulaştırmaya çalışmıştır. Konferans vermeyen, geniş halk topluluklarına hitap etmeyi sevmeyen bu şair, fikir ve düşünce adamı, her iki şair gibi temsil ettiği düşünceyi geniş kitlelere ulaştırmak için mizacına uygun olmamasına rağmen “Diriliş” adını verdiği bir de parti kurmuştur.

Akif İnan, klasik edebiyatı seven ve klasik edebiyatımızı bugünün ifadeleri ile güne getiren bir şairdir. 1970’lerden itibaren şiir alanında kendine has bir üslûp oluşturmaya başlamış ve söylem bakımından kimseye benzememe yolunu seçmiştir. Onun eski edebiyat taraftarlığı daha önce de ifade ettiğimiz gibi Divan şiirinin kötü bir taklidi ya da tekrarı değildir. Her ne kadar gazel, kaside, terci-i bend tarzında şiirler yazmış ve bazı şiirlerine bu isimleri vermiş ise de, o bunu yaparken yeni bir dil ve ifade tarzını benimsemiştir. Gazel, kaside isimlerini verdiği şiirleri kullandığı kelime ve şiir şekli açısından hiçbir zaman klasik bir gazel ve kasideye benzemez. Akif İnan’ın yaptığı şey, yüzyılların oluşturduğu Türk şiir geleneği ve edebi birikiminden yararlanma ve bu gelenekten yeni bir şiir ortaya çıkarma hadisesidir. Akif İnan, şiirini kurarken yüzyılların birikiminden yararlanmıştır. Bu ifademiz sadece divan şiiri başta olmak üzere halk şiiri ve kendi zamanına kadar oluşan tüm şiir birikimimizdir. Örneğin şairin,

”Değil hayâlinden geçen sözleri
Aklından geçeni duyar yüreğim”

ifadeleri, güçlü bir hece şairi olan Faruk Nafiz’in “Allah’a ısmarladık” isimli şiirinde geçen

”Bin yaradan duyarım kimle gülüştüğünü
Alnından öz kardeşin öpse ben irkilirim
Değil yalnız kimlerin ardına düştüğünü
Kimlerin rüyasına girdiğini bilirim”

dizelerini hatırlatmaktadır.

Akif İnan’ın şiirlerini inceleyen bir okuyucuda sürekli olarak tekil bir muhatap hissi uyanır. Şair sanki karşısında bir kişi varmış gibi hitap eder. Bu ifade şekliyle de Necip Fazıl’dan ayrılır. Necip Fazıl daima kalabalıklara hitap eden bir şiir dili kullanır. Oğluna yazdığı “Zindandan Mehmet’e Mektup” isimli şiirinde “Mehmetim sevinin başlar yüksekte” derken bile muhatabı sanki oğlu değil de kendisini dinlemeye gelmiş büyük bir topluluktur. Akif İnan ise içe dönük bir şiiri tercih eder ve ikinci tekil şahsa göre kurgular şiirini. Başka bir ifadeyle Necip Fazıl’da siz ve onlar, Akif İnan’da ben ve sen şahısları vardır. Tenha Sözler’in ilk şiirinde

”Senin hatıranla beni her akşam
Dünyanın kirinden yuyar yüreğim”

ifadeleri hemen dikkati çeker. Kitabın ikinci şiiri de bundan farklı değildir.

”Sevdayı bir deli gömleği gibi
Ansızın giydirdi gözlerin bana”

Akif İnan’ın şiirinde dikkati çeken bir başka nokta da farklı şiirlerde bir beytin aynen tekrarlanmasıdır. Örneğin yukarıdaki beyit, “Eski Sözler” başlıklı şiirinin de ilk beytini oluşturmaktadır.

Her ne kadar Akif İnan içe dönük bir şiir söylemini tercih etse de evrenselliği arzulayan ulusalcı bir şairdir.

Ona göre evrensel olmanın yolu ulusallıktan geçer. Şaire göre yerel ve ulusal olmak, sanatçının evrensel olmasının önündeki bir engel değil belki de bu yolun gerekli şartıdır. Bireyci bir ifade kullanmasına rağmen “Mescid-i Aksa” şiirinde evrensel bir ifade tarzını tercih etmiştir.

Akif İnan’ın şiiri tamamıyla tasavvufa dayanan ve tasavvuftan beslenen bir şiirdir. Onun şiirinde her yönüyle dinî düşüncenin tasavvufi yorumu çıkar karşımıza. İnsan-ı Kamil olma yolunda bir yürüyüşten ibarettir onun şiiri. Tasavvuf yolunun yolcularından biri olmak, hatta

”Şair değil, güneş değil, değil hey
Toprak olsam velî ordularına”

ifadeleriyle bu yolun yolcularının üzerine basıp geçtikleri hakir bir toprak parçası olabilmek arzu ve iştiyakını dile getirir.

Divan şiirinin remizlerinden yararlanan şair, mecaz, tevriye, hüsn-i talil vb. edebi sanatlara da şiirlerinde oldukça fazla yer vermiştir. Bu nedenle, Akif İnan’ın şiirini anlamak için Divan şairlerinin hayal dünyasını ve kültürümüzün temel dayanağı olan dini-tasavvufi birikimi de bilmek gerekmektedir. Bu ifadeyi, şairin bir söyleşisinden de yararlanarak birkaç beytini izah etmeye çalışarak biraz açalım.

”Saçların en derin bir gökyüzüdür
Varamaz ellerin merdivenleri”

Bu beyitte geçen gökyüzü kelimesi ulaşılmazlığı ve sevgilinin siyah saçlı olduğunu ifade etmektedir. İkinci beyitte geçen “eller” tevriyeli olarak, hem yabancı hem de bir insan uzvu olan el anlamında kullanılmıştır. Sevgilinin bir güzellik unsuru olan saç, şekli, kokusu ve rengi açısından divan şiirinde çok işlenen bir temadır. Saç, âşığın aklını başından aldığı gibi miskten daha güzel kokusuyla rüzgar vasıtasıyla sevene ulaşan bir mektuptur adeta. Şiirde geçen “derin bir gökyüzü” ifadesi ise zaten siyah olan ve edebiyatımızda başka bir renkte olması da düşünülemeyen sevgilinin saçının, tamamen gece renginde simsiyah olduğunu anlatmaktadır. Sevgili Türk kültüründe nâmahrem olan, kıskanılan ve mahreminden başka hiçbir yabancının ulaşamayacağı kadar yüce ve kutsaldır.

”Gövdemi kurşunlar sererse yere
Kırgın bakışların değdi bilirim”

Mısralarıyla şairin anlattıkları da ancak tasavvufi bir şiir kültürü ile anlaşabilecek beyitlerden biridir. Burada “göz değmesi” ve “kalp kırılması” hadisesi akla gelmektedir.

Nazar değmesi diye de ifade edilen göz değmesi, Hz. Peygamber’in bir ifadesine göre gerçektir. Şair burada söz konusu hadise telmihte bulunmaktadır. Şaire göre insanın başına gelen kötülük sebeplerinden biri nazar değmesidir.

Divan şiirinde kalp (gönül) Allah’ın, küçük bir kainat kabul edilen insandaki misafir olarak bulunduğu makam ve meskenidir. Nasıl ki Kâbe Allah’ın yeryüzündeki evi ise, insandaki bu yer gönüldür. Yunus Emre bu durumu

”Gönül Çalab’ın tahtı / Çalap gönüle baktı
İki cihan bedbahtı / kim gönül yıktı ise”

mısralarıyla anlatır. İnsan vücudunda bu kadar önemli bir konuma sahip olan gönül, kırılmaması gereken bir uzuvdur. Gönül kırmak büyük günahlardan addolunur. Gönül kıran bir mü’minin halini Yunus Emre şu şekilde izah eder

”Bir kez gönül kırdın ise / O kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi / elin yüzün yumaz değil”

Buna göre gönül kıran bir mü’minin abdest alması el ve yüzü yıkamaya benzetilmektedir. Onun bu haliyle abdest alması başka inanç sahiplerinin el ve yüzlerini yıkamasına benzer. Dolayısıyla namazın şartlarından biri olan abdest gerçekleşmediğinden, kılınan namaz da namaz özelliğine sahip olmayacaktır.

Bu şiirden çıkarılacak anlamlardan biri de kâinatta bulunan canlı cansız her varlığın Allah’ı zikretmesidir. Tasavvufi düşünceye göre, kişinin bir an bile Allah’ın zikrinden gafil olmaması gerekir. Zikir, insanı kötülüklere karşı koruyan bir kalkandır. Bundan dolayı insan hatta herhangi bir canlı, Allah’ı anmayı unuttuğu anda bu zırhı kaybetmiş olur. Şairin ifadesiyle bir balığın oltaya gelmesi veya bir hayvanın avcının kurşununa hedef olması da bu anda gerçekleşen hadiselerdendir.

Akif İnan, Yunus Emre’yle başlayan ve yüzyılların süzgecinden geçerek günümüze kadar gelen tasavvufi birikiminden de yararlanarak modern Türk şiirine yeni bir soluk ve yeni bir şiir tarzı getiren güçlü bir şairdir. Onun oluşturduğu kendine has şiir üslubu, kendinden sonraki bir çok şairi de etkilemiştir. Bir düşünce ve aynı zamanda aksiyon adamı olan Akif İnan, atmış yıllık ömründe büyük rüyalar görmüş ve bu rüyaları gerçekleştirme yolunda sürekli bir mücadele halinde olmuştur. Bu mücadeleyi kavga şeklinde değil, “seni öldürmeye gelen seninle hayat bulsun” düsturuna bağlı olarak gerçekleştirmiştir. Büyük rüyalarını gerçekleştirme yolunda kararlı adımlarla şöyle diyerek teslim olur Sevgili’nin elçisine,

”Büyük rüyalarla geçmişse ömür
Hiç yanmam ölümün her birisine”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Büyük Rüyalarla Geçen Bir Ömür / Alim Yıldız
Çerceve / Esra Karabiber
Alem-i Berzahtan Notlar -II- / Muhittin Fırıncı
Ayışığı Dallarıma Çiğdem Dadanmış / Alâaddin Soykan
Gül Kurusu / Selami Şimşek
Tümünü Göster