onüçüncü ay (X)

194
Görüntüleme

–        Reisin daha iyi olmasını diliyorum. Bypass yaptılar. Hastanede kalacak bir süre. Hayati tehlikeyi atlattı ama kesin bir şey söylemiyor yine de doktorlar.-        Üzülme o dağ gibi adam kolay kolay yenik düşmeyecektir. Dua ederiz. Yarın birlikte ziyaret edelim. Sen gideceksin değil mi?-        Gitmeliyim… Kesin gitmeliyim de…-        De ne?-        Biliyorsun izin almam problem, üstelik…-        Üstelik?-        Bir emanet var ofisimde,.. Selim gelip alacaktı…? Gelemeye bilir gerçi..? Mehmet “Selim hakkında tutuklama kararı var” dediğinde ilk bunu sormak istemişti ama içinde bir ses hep ötelemesini emrediyordu. Yanlış bir şey yapmaktan korkuyordu. Sesini kontrol ederek, meraktan arındırılmış ve şefkate bulanmış bir sesle sordu;-        Selim’den hiç söz etmedin bana. Kim bu Selim? Büyük paketi armağan eden kişi de Selim mi? Serap, Mehmet’in hassas tutumunu fark etmekten çok, bilinmezlikle dolu kendi iç denizinde endişe ile kulaç atıyor, soru işareti dolu bir ses tonu ile cevap veriyordu;-        Ben de çok bir şey bilmiyorum. Benim bildiklerimi sen de biliyorsundur aslında.-        Nasıl?-        Bu Selim, Selim H.-        Hımmm. İş nedeni ile tanıştınız sanırım.-        Evet… Serap sustu. Mehmet  tatmin olmasına yetmeyecek bu cevapla öylece kaldı. Soru sormaya devam edebilirdi. Ama alacağı cevapların yüreğinde açacağı yaradan korkuyordu. İncinecekti biliyordu. Buna rağmen –tutuklama- kelimesi ve söz konusu kişinin şöhreti, Serap’tan yana endişelenmesine neden oluyordu. İncineceğini bile bile Serap’ı dinlemeli ve alınması gereken bir tedbir varsa, alamasa da önermeliydi. Ve kim bilir belki… Bir umut düşüyordu içine. Aldığı kısacık cevap sonrasında.-        Anlatmak ister misin?-        Pek bir şey yok. Bir gün hışımla şirkete geldi, bağırıp çağırdı bir süre, şöhretin verdiği bir durumla patronculuk oynadı. Sonra beni fark etti ve sadece baktı. Avucuma bir şeker sıkıştırıp, çekip gitti. Giderken de çantasını sehpanın üzerinde unutmuş. Onu almaya gelecek Pazartesi günü. Bu kadar…-        Ya o büyük paket ve not?-        Etkilendi benden sanırım. Özür dilemek için… Sustu. Tarifi zordu. Eğer Selim de kendisi gibi etkilenmişse bu bir özür armağanı değildi.-        Sen? Sen de  etkilendin mi ondan? Başkalaştın?-        Başkalaşmak?-        Bilmiyorum, aklını meşgul eden bir şeyler var.-        Şirkette çok sorun var, Ayfer’i biliyorsun. Şirket müdürü olmaktan çok koğuş ağası gibi davranıyor. İş yormuyor beni aslında. Ayfer’in kaba, hırçın tavırları ve  bir hanıma yakışmayacak kadar çirkin ses tonu ile gün boyu şirkette bağırıp çağırması yoruyor. Kendi egosunu tatmin ederken, çalışanların motivasyonu kaybolmuş, ortamın huzuru bozulmuş, performans düşermiş hiç umuru olmuyor. Tüm gün o çığlığa benzeyen sesine, son zamanlar da  tahammül edemiyorum. Ondandır. (Geçiştirmek istiyordu… Yüreğinde ki; sessiz ama dopdolu titreşimlerin tarifini yapamayacağından, aklının; birbiri ardına sorduğu soruları henüz cevaplayamadığından ve anlaşılmayacağını sanarak geçiştirmek istiyordu.) Mehmet anlamıştı. Ama vazgeçmemeye karar verdi.-        Sanmıyorum.-        Bana inanmıyorsun.-        İnanıyorum. Ayfer’in nasıl geçinilmesi zor biri  olduğunu biliyorum.  Ama bunu şimdi değil çok önceden sen de bende biliyorduk. Ayfer, fakültedeyken de geçimsiz, kaba ve agresifti. Bu nedenle  bu değil seni başkalaştıran. Serap sustu, yutkundu ve başını hafifçe kaldırıp, Mehmet’in gözlerini aradı. Dürüstçe Yüzüne baka baka, her şeyi söylemeyi diledi . Siparişi getiren garsonla, diline düşecek yürek itirafı aklını kurcalayan soruları ertelenmiş oldu. Vazgeçti Serap. Tutuklanacak ve beklide uzun süre göremeyeceği birine duyduğu hisleri itiraf etmek, karşısındakini şaşırtmaktan öteye götürmeyecekti. İyi olmuştu garsonun gelişi. Dürümlerini; sessizce, adaları seyrederek yediler. Çaylarını yudumlarken, Mehmet, Serap’ın yorgun oturuşunu, değişen yüz hatlarını izliyordu. Bedeni buradaydı, ama zihninin farklı mekanları dolaştığı, mimiklerinden belli oluyordu. Ne demeliydi, nasıl yapmalıydı da Serap’a yardım edebilmeliydi? Bilmiyordu. Paltosunu çıkarıp, Serap’ın omuzlarına bırakırken; cam kırıkları üzerinde yürüyormuş gibi, temkinli ve tedbirli bir ses tonu ile yavaşça,-        Hadi anlat. Dilediğin yerden başla ve anlat. Dedi. Serap, küçük bir çocuk gibi, sığınmak istediğini fark etti.-        Bağışla babacığım, artık “Dimdik!” duramıyor, inci kızın. Deyiverdi. Ve hıçkırıkları, gecenin rüzgarına karıştı. Serap, artık sarsılarak ağlıyordu. Bir süre sonra sakinleşti. Gözyaşlarını sildi. Ağlamış olmaktan utanan duruşu ile gözleri çay fincanında,-        Sanırım ben aşık oldum Mehmet.-        Aşk… Aşk… Derken Mehmet, Yusuf’un aşka direnen yüreğini, Kays’ın, Leyla’yı aşıp, Mevlaya yürüyüşünü hatırlattı kendine. İçine düşen ateşin alevi, yüzüne vurdu. Biliyordu, kendisi değildi bu aşkın muhatabı. Boğazı kurudu. Ve bir kez daha, “Aşk.” Diyebildi sadece. Neden sonra;-        Hadi anlat . Dedi yeniden Serap;-        Emin değilim Mehmet. Hani sen hep, “Ne zaman yüreğin, aklının önüne geçer ve ne zaman içinde çocukça bir telaş duyarsın, işte o vakit, bil ki aşk seni bulmuştur.” Derdin. İçimde çocukça bir telaş var ama Selim ile ilgili haberi dinlediğim andan beri yüreğim ve aklım birbirini ikna etmekle uğraşıyor. Dedi ve ani bir devinimle kalkarak;-        Beni çöken inşaata götürü müsün? Diye soruverdi.-        Gecenin bu saatinde mi?-        Evet. Şimdi. Belki yardım bile edebiliriz.-        Yapma Serap, kontrol altına alınmıştır. Bizi yaklaştırmazlar bile.-        Olsun. Yardım edemesek bile, yakından olayın durumunu görürüz. Belki medya abartmıştır. Belki işçiler çıkarılmıştır.-        Peki. Derken Mehmet, Serap’ın bu hayatı her şeye rağmen, bir ucundan yakalayışına bir kez daha hayran oldu. Coşkusu sadece kendisini onarmakla kalmıyor, kendisi ile muhatap olanı da besliyordu. Serap, hayatın ta kendisiydi. Serap, gözyaşına, çok yakın duran bir tebessümdü. Tebessümün yanıbaşında duran gözyaşıydı aynı zamanda. Yaz sıcağında, iri katrelerle yağan yağmurdu. Yağmurun ardından, tüm gökyüzünü kucaklayan, ebem kuşağı oluverirdi. Kış fırtınası olup, içini ürpertir sonra zarif bir kar tanesi gibi gökyüzünden süzülürdü. Serap, tüm iklimlerle birlikte bilinmeyen iklimlerin esintilerini de hissettirendi. “Sanırım demişti. Emin değilim demişti.” Serap. Oysa Mehmet emindi. Serap’a aşıktı. Adı kadar emindi. İki kere ikinin, Serap ettiği kadar emindi. Onun varlığı ateş olup yakıyorsa yüreğini, yine onun varlığı su olup, serinletiyorsa içini, Mehmet okyanusun mavisi kadar, toprağın karası kadar aşıktı, Serap’a. Hiç konuşmadan gidiyorlardı. Mehmet, Bogaziçi köprüsünden geçerken, Serap’ın keyif aldığını bildiğinden, arabanın her iki camını da açmış, Serap, Mehmet’e dönüp, gülümseyerek teşekkür etmişti. Olay mahalline henüz varmamış olmalarına rağmen,  yanlarından hızla alarm çalarak geçen yangın söndürme araçları ve acı siren sesleriyle acıtan ambulansların varlığı, durumun hayli ciddi bir boyutta olduğunu ispatlıyordu. Olay mahalline vardıklarında ise, tahmin edemedikleri bir kalabalıkla karşılaşmışlardı. Ve bir çığlık kulaklarından uzun süre gitmeyecekti.-        Bebesi daha üç günlük, daha üç günlük. Yavrum, ses ver, ses ver, beben, daha sana baba diyecek. (Devam edecek)

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

zamanla yarış olur mu! / Naz Ferniba
yüz yüze, güz güze / Reşit Güngör Kalkan
yalnızlığın göğünde çoğalır ıssız çığlıklar... / Necmettin Evci
ver bana gözlerini bu yolum ırak / Şeref Akbaba
vadideki gökyüzü / Mustafa Burak Sezer
Tümünü Göster