mantar

190
Görüntüleme

Gecenin koyu karanlığını banyonun özellikle açık bırakılmış loş ampulü aydınlatıyordu. Saatin tik takları ve çocukların derin ve rahat uyuduklarını belli eden düzenli nefes alışverişleri dışında evde her şey gecenin anlamına uygundu. Saat gecenin üçünü vurdu. Sükut her yana huzurunu elemiş gibiydi. Gül hariç, çünkü o derin uykusundan birden uyandı. Uykusu pek düzenli olduğundan bu alışık olduğu bir durum değildi. Akşamları çayı, kahveyi fazla kaçırdığı zamanlar sadece tuvalet ihtiyacı için kalkardı ve bu da çok enderdi. Çay tiryakisi olduğundan  uykusunu hiç etkilemezdi içtiği miktar. Bu gece uykusunu bölen böyle bir ihtiyaç hiç değildi. Kendinde bir başkalık hissediyordu. Ellerinde ayaklarında hiç ağırlık yokmuş gibi, balon olmuş uçuverecek kadar hafifti. Yer çekimi kendini kendi haline bırakmıştı sanki; fakat içinde bir yanma vardı. Boğazında bir acılık, bedeninde bir halsizlik, takatsizlik… Kendini dinledi bir an yatakta. Tuvalete gitmeyeceği için kalkması da gereksizdi. Gözlerini yumdu; yeniden uyumayı denedi. İmkanı yoktu. Bu gece her gece gibi değildi. Gözlerini mıh gibi yumdu tekrar; uyku tamamen çekilmişti gözlerinden. Anlayamadı sebebini, kalkıp tuvalete gitme konusunda fikir değiştirdi. Kollarından, bacaklarından canı çekilmiş gibiydi. Kendini zorladı. Pembe çiçekli bembeyaz nevresimin altından adeta kayarak yataktan aşağıya süzüldü. Hiç hali yoktu. Anlam veremiyordu kendindeki bu garipliğe. İki üç adımda yatak odasından çıktı. Yürümüyor, sürünüyordu adeta, kendine hakim değildi. Vücudunun kontrolü başkasının ellerindeymiş gibi, bilinmedik bir emre bilinmedik bir efendiye uyar gibi kendinden habersiz holü buldu. Orada iki adım daha atabildi aynı emre uyarak. Ayakları taşımadı bu tüye dönmüş vücudu tuvaletle banyonun arasına, küçük halının üzerine yığılıverdi. Karların gökyüzünden toprağa karışması kadar sessiz olmuştu düşüşü. Kimse duymadı oracığa yığılıverdiğini. Ne içerde küçük odada uyuyan çocukları ne yanı başından kalktığı kocası.Korkmadı, ürkmedi bu düşüşten. Neden düştüğünü anlamaya çalışıyordu Gül. Banyodan sızan loş ışığın yardımıyla çevresini gayet iyi seçebiliyordu . Tavanın yeşil rengi loş ışıktan sarıya dönmüştü. Gözleri tavanı izliyordu. Kendini toparlamaya, ellerini ayaklarını oynatmaya çalıştı. Düşünceleri beyninden öteye geçmedi. Beyninin verdiği emre diğer uzuvlar itaat etmedi.Canlı tek yanı beyniydi, gerisinden hayat tamamen çekilmiş gibiydi ve süratle çekilmeye de devam ediyordu. Yavaş yavaş beyninde bir uyuşma bir bulanıklık olduğunu fark etti. Düşünme yetisini kaybetmeye başladığının ilk sinyallerini aldı. O vakit korku kendini gösterdi. Felçli gibiydi. Boynundan aşağıya hükmü geçmiyordu. Korku  canı kalan tek yerini, beynini kemirmeye başladı Gül’ün. Kocasına seslenmek istedi. Kendine ne olduğunu anlayamadığından kocasına seslenirse  belki doktora yetiştirirdi. Korktuğu başına gelmişti. Sesi çıkmadı Gül’ün. Beyninde durmadan kocasının adını tekrarlıyordu; ama ağzından tek bir ses çıkmıyordu. Çaresizdi, çok çaresiz, yeni doğmuş bir bebek kadar çaresiz; hatta şu anda ondan bile daha çaresizdi. O, ihtiyaçları için ağlar, debelenirdi; ama Gül ne seslenebiliyor, ne kıpırdayabiliyordu. Her yanından görünmez ince iplerle sarılmış gibiydi. Gözlerinden yaş akmaya başladı, hiç sesi yoktu, hıçkırığı yoktu. Yeniden ellerini, kollarını kıpırdatmayı denedi, sonuç vermedi bu çabası da. Korku, şimdi Gül’ü esir etmişti. Kendine bir şeyler oluyordu hem de inanılmaz bir hızla; ama o ne olduğunu hiç anlamıyordu ki… Tekrar kocasına seslenmeye çalıştı , sesi her deliği tıkanmış bir flüt gibi boğuldu. Kimseye sesini duyuramıyordu. İçeriyi dinledi, kocasının rahat nefesini, çocuklarının uyku içindeki söylenmelerini… Kötürüm gibi kalakalmıştı. Başını da artık oynatamadığını o vakit fark etti. Gözlerini sağa sola kaydırarak nelere gücünün yettiğini kontrol etti. Gözlerine hala söz geçirebiliyordu. Başını sağa sola çeviremediğinden göz yaşları göz çukurlarını doldurmuş etrafı net görmesine engel teşkil ediyordu. Yaşlarını silemiyor, başını hareket ettiremiyor, gözünün kenarlarından dökülen yaşlar kulaklarına dolup kaşıntı yapıyordu. Kirpiklerini kırpıştırarak onları temizlemeye uğraştı. Acılık da midesinden genzine kadar yükselmişti izlediği yolu zehir gibi yakarak.. Zehir gibiydi boğazı, yanıyordu, yutkunamıyordu. Düşünceleri de berraklığını kaybetmeye, bulanıklaşmaya başladı. Kalkmalı ya da yardım istemeliydi; ama ikisine de yetecek gücü yoktu. Tek bir hareket… Tek bir harekete yetse gücü kocasından imdat isteyecekti. Vücudu beyninin her isteğine sırt çevirmiş, derebeyliğini ilan etmişti sanki. Yönetimi ele geçirmiş ve tüm emirlere kapısını sıkı sıkıya kapatmış gibiydi. İkiye bölünmüştü Gül. Kocasının kendiliğinden uyanmasını dilemeye başladı içinden; ama iyi biliyordu ki kocası başında kızılca kıyamet kopsa yine de uykusundan uyanmazdı. Bu, boş bir ümitti. Aklına ölüm o zaman geldi. Ya oracıkta ölüverirse… Sabah kocası ve çocukları uyandıklarında onu orada banyonun önünde boylu boyunca uzanmış buz kesmiş bulurlarsa? İliklerine kadar ürperdi. Bir şeyler yapmalıydı ama ne,  işte bunu bilemiyordu, bulamıyordu. İş başa düşüyordu. Tekrar kıpırdanmayı denedi, vücudu hala dik başlılığını muhafaza etmekteydi. Beynin verdiği emre yine itaat etmedi. Serkeşliği ele almıştı bir kez.Genzindeki zehir dayanılmaz bir hal almıştı. Boğazına kezzap dökülmüş gibi bir yanma ki tahammül edilir şey değildi. Öğürmeyi denedi, çok halsizdi, başaramadı.’Bir gayret’ diyordu beyni ’Ha gayret’. Tükenmiş gücü harekete geçemedi yine. Islak gözlerini çaresizlikle tavana dikti. Saatin ilerleyişine kulak verdi. Epeydir yatıyordu halının üstünde, daha ne kadar bu halde kalacağını kestirmeye çalışıyordu. Altındaki taşların soğuğu arada halı yokmuş gibi bedenine temas ediyordu. Vücudunun soğumaya başlayabileceği geldi aklına.Ölmemişti ki…Canı çıkan beden soğurdu. Ah, elini kolunu bir kıpırdatabilse, o zaman kendini kontrolü altına alabilirdi.Dakikalar ilerledikçe ümidi de tükenmeye başlamıştı.Çocuklar sık sık çişe kalkardı. Bir tanesinin kalkmasını, uyanmasını diliyordu Gül. Kalkıp annelerinin bu çaresiz, perişan halini görüp babalarını uyandırmalarını… Onlar da öyle derin, öyle rahat uyuyorlardı ki..Seslerini boylu boyunca uzanıp can çekiştiği yerden bile gayet net duyuyordu. Vücudunu kaplayan soğukluğun ölümün soğukluğu olabileceğini düşündü. Ölümün yüzü soğuktur, derlerdi. Böyle bir şey miydi ölüm? İnsanı birden alt eden, elini kolunu tutmaz eden bir görünmez miydi? Hiç birinin cevabını bilmiyordu Gül. Sağdan soldan, kulaktan dolma bilgilere göre ölüm elini atmışsa insanın üstüne, gözüne kestirmişse seni Azrail de, gözle görünür olurmuş. Gül oynatabildiği tek organı gözleriyle etrafını tedkik etti iyice. Sadece yeşil duvarlar vardı bu can çekişmeye ortak olan. Beyaz sarıklı, beyaz cüppeli,uzun bembeyaz sakallı, derviş görünümlü birini aradı etrafta, boşuna… Azrail belki beklediği görüntüde olmazdı.Öyle ya, can almaya gelen bir melek hiç bembeyaz bir surette mi görünürdü insana? Gül bunların cevaplarını da veremiyordu kendine. Çevresinde olağandışı bir varlık görmemesine rağmen ölümün serin nefesini ensesinde hissediyordu. Zamkla yapıştırılmış kadar hareketsizdi bedeni. İçinde sanki zehir kaynıyordu. Bu zehrin dalga dalga beynine yürüdüğünü orayı fethetmek için çoktan harekete geçtiğini duyumsuyordu. Göz göre göre oracıkta canı çıkıverecekti.Aklına akşam yediği mantar geldi; o zaman dank etti. İki üç gün önce pişirmişti. Çok da güzel olmuştu yemeği. Afiyetle, iştahla yemişlerdi. Kalan küçük bir tabağı buzdolabına kaldırmış; bu akşam dolabı açtığında onu görüverince canı çekmiş, ısıtmış ve yemişti. Zaten topu topu bir tabaktı, sadece Gül yemişti. Çocuklar mantara düşkün değillerdi, kocası da zeytinyağlılardan almış mantara el sürmemişti. Bir kaç gündür dolapta bekleyen mantar olmalıydı onu bu hale sokan. Zehirlenmiş olmalıydı. Evet evet başka bir açıklaması olamazdı bu vurgunun. Elini kolunu kıran  onu kıpırdayamaz hale düşüren mantar olmalıydı. Düpedüz zehirlenmişti ve çevreden duyduğu kadarıyla mantar zehirlenmesinin kurtuluşu pek yoktu.Kanının donduğunu hissetti. Ölüm yanı başındaydı. Zehir vücudunda hızla yayılıyor, bedenini teslim alıyordu. Bedeni de zaten teslim bayrağını çoktan çekmişti. Direnen beyniydi sadece. Zehir inanılmaz bir hızla beynine yürüyor, kendine amansızca direnen son kısmı ele geçirmenin hesabını tutuyordu. Orayı da esir ettiğinde kendisi için her şeyin biteceğini iyi biliyordu Gül. Ölüme hayli yaklaşanlardan dinlemişti; o an insanın hayatı film şeridi gibi gözlerinin önünden geçermiş. Gül, hayatını seyretmedi o an. Aklına yalnızca çocukları geldi. İkisi de küçüktü, ikisi de anneye muhtaç.. Annesiz ne yaparlardı, onlara kim bakardı? Annesinden defalarca işitmişti ki Gül, annesi olmayan çocuğun babası hiç olmazdı. Henüz çok erkendi ölmek için. Çocuklarının ona çok ihtiyaçları vardı. Onları bir başlarına  korumasız olarak bu dünyada bırakıp gitmek için çok erkendi vakit, gerçekten çok erken… Gidemezdi, gitmemeliydi; ama elinden gelen bir şey de yoktu ki… Kıpırdayamıyor, kanında gezen musibete ‘dur’ diyemiyordu, onu kapı dışarı edemiyordu. Aklı çocuklarında, zehir damarlarındaydı.. Son bir gayretle yan dönmeye çalıştı. Hiçbir uzvuna söz geçiremedi. Gözleri yine yaşlarla dolmuştu, şimdi gözlerini de açamıyordu. Etrafı duyan, gören sadece kulaklarıydı. Karanlığın içinden yumuşacık bir ses geldi kulaklarına. Hemencecik yanı başındaydı sevgi yüklü ses. Gözlerini açıp bakamıyordu; ama kulağının dibindeki sesi derhal tanıdı. Kurtuluşun sesiydi bu.’Hadi benim kara kızım, biraz çaba, biraz gayret. Tut elimden.’ diyordu sesin sahibi. Gül iyi tanıyordu bu sesi. Babasının sesiydi bu, canının yarısının seslenişiydi. Birden bunun imkansızlığı da tehlike çanları çalan beyninde parladı. Babası yanında değildi ki çok uzaklardaydı. Nasıl gelmiş olabilirdi ki yanına? Hayal mi görüyordu yoksa? Tüm dikkatini sese verdi. Duyuyordu, kulaklarının dibinde okşar gibi bir ses, göremiyordu ama öyle net duyuyordu ki.. Babasının şefkat, sevgi karışımı kadife sesiydi işte duyduğu. Gözlerini açabilse görecekti de. Babası yanına gelmişti demek. Hem de en lazım olduğu anda. Çağrısını duymuştu demek, ama onca yolu, kilometrelerce mesafeyi nasıl aşıvermişti? Aklı karıştı; nedenini, niçinini bıraktı bir yana. Babasını görmeliydi şimdi, uzattığı elini tutmalı, öpmeliydi. Nasıl oldu, hangi güçle canlandı bedeni Gül de anlayamadı. Bir küçük hamleyle kolunu başının üstünden aşırıp babasının ince uzun parmaklarına uzanmak, kendi soğukluğunu baba sıcaklığında ısıtmak arzusuyla uzattı ve bedeni bir anda yan döndü. Dönmesiyle birlikte boğazına tırmanan acılık, genzini kavuran zehir  dışarıya oluk oluk akmaya başladı. Kusuyordu Gül. İçindeki musibeti dışarı kovuyordu. Bedeni sarsılıyordu öğürmekten. Kustukça yeni bir öğürme  derinlerde kalanları ağzına getiriyordu. Şimdi acılık dayanılmazdı. Ağzı kavruluyordu derinlerden gelenlerin etkisiyle. Hem kusuyor hem ağlıyordu. İçinde en ufak bir parça kalmayıncaya kadar çıkardı. Eli, yüzü, ağzı burnu köpükler içinde kokuyordu. Öğürmekten boğazının yırtıldığını sanıyordu. Kendini felç eden musibeti  bütünüyle atıyordu dışarı. Yavaş yavaş kollarına bacaklarına can yürümeye başladı. Ellerinden güç alarak hemen başının üzerinde bulunan lavaboya tutunarak  kalkmaya çalıştı. Her yanı pislik içindeydi, leş gibi kokuyordu. Terden de sırılsıklamdı. Doğrulmaya çalıştı, elini bir yerlere süremiyordu. Her yan midesini dışarı atıp kurtulduğu yemek artıklarıyla asidin kokar parçalarıyla doluydu. Kaygan, pis kokulu artıklar hala parmaklarının arasından yere damlamaya devam ediyordu. Yavaşça kalktı, elini yüzünü yıkamalıydı önce. Lavaboya eğildi, buz gibi suyu açtı. Görünen yerlerini soğuk suyun altında iyice temizledi. Aynada kendine ilişti gözleri, kendini tanıyamadı bir an. Morluk, kırmızılık henüz cildini terk etmemişti. Pis koku  her nefes alış verişte genzini yakmaya varlığını duyurmaya devam ediyordu. Ağzını temiz soğuk suyla çalkaladı bir güzel. Biraz rahatlar gibi oldu. Kalktığı yere baktı. Küçük halının üstünde siyah, kaygan parçaların oluşturduğu pis bir gölcük vardı. Hemen üstünde ne varsa oracığa çıkardı.Şimdi kendini çok daha iyi ve rahatlamış hissediyordu. Bedeninden çıkmakta olan canı son anda vazgeçip geri dönmüştü. Soğuk su içini ürpertse de Gül‘ü kendine getirmeyi de başarmıştı. İçerdekiler halen uyuyorlardı. Ne çocukları ne kocası  o birkaç metrekarelik halının üstünde ki hayatla ölüm arasındaki gelgitlerine tanık olmamışlardı. Bir başına düşmüş, bir başına mücadele vermiş, bir başına çekip almıştı kendini ölümün kucağından. Aklı başına iyice gelmişti, etrafına bakındı. Babasının sesini duymuştu adı gibi emindi bundan. “Tut elimi kara kızım”diyen babasının sesiydi kollarına can veren. Babasını tutmak için can havliyle dönüvermişti yan tarafına. Kimsecikler yoktu, Gül tek başınaydı.Yeniden gözden geçidi çevresini, hayır babası yoktu ortada.  Duyduğundan, sesini işittiğinden hiç kuşku duymuyordu oysa. Hayallenmişti demek, seraptı… Serabın görüldüğünü sanıyordu demek işitileni de vardı…Binlerce ses içinde tanırdı babasının ‘kara kızım’ deyişini. Oydu yanılmış olmasına imkan ve ihtimal yoktu. O ‘kara kızım’ın içinde babasının kokusu vardı, baba yüreği atardı. Ondan bilirdi Gül. Babası çağırmıştı ölümün dönülmez kapısından içeriye girmek üzereyken kızını geriye. Olanlara anlam veremeyeceğini anlayınca kurcalamaktan vazgeçti. Nasılsa bir sonuca ulaşmayacaktı.Kendini epey toparlamıştı. Düşünceleri açık, görüşü netti. Bedeni rutin çalışmasına yeniden dönmüş; beyni idareyi tekrar ele geçirmişti. Saat gecenin dördünü vurdu.Gül, çocuklarının sabah kalktıklarında ortalığı bu şekilde görmelerini hiç istemiyordu. Temizlemeye ise hiç mecali yoktu. Küçük halıyı zor bela katlayıp tuvalete soktu. Üzerindeki kaba pislikleri soğuk suyla akıttı, halıyı yeniden ertesi gün yıkanmak üzere banyoya taşıdı. Su çekmiş halı gavur ölüsünden beterdi. Nefes nefese kalmıştı. Duvarlara sıçrayan pislikleri ıslak bir bezle üstünkörü siliverdi. Evi havalandırmayı ertesi güne havale etti. Üzerinde kalan bir iki parça çamaşırı da banyoda çıkarıp mis gibi gül kokulu sabunla her yanını yıkadı.Temiz çamaşırlarını ve pijamalarını üstüne geçirdi. Kendini taze, taptaze, dipdiri, yenilenmiş hissediyordu. Yalnızca boğazındaki acılığı giderememişti. Mutfağa dolaştı. Ağzına bir parça ekmek attı. Acılık ekmeğe de bulaştı. Bir bardak su içti. Ağzının tadı hala yerine gelmemişti, yeniden yatağına döndü. Kocası sırtını dönmüş derin bir uykunun kollarındaydı. Çocuklarına bakmak için tekrar kalktı yatağından, yan odaya girdi. Oğlunun üstü açılmıştı onu örttü. Kızı yorganı giyinmişti sanki, saçları dışında görünen bir yanı yoktu. İkisi de olanlardan bihaber ne tasasız ne huzurlu uyuyordu.Yatağına, sıcak yatağına döndü yine. Sıcak yatağın anlamı bir saat içinde değişmişti Gül için. Orada uyuyabilmenin manası bambaşkaydı, her şeye değerdi. Yorganın epey bir kısmını kocası işgal etmişti. Onu uyandırmamaya özen göstererek yorganın birazını kendi üstüne çekti. Top atılsa uyanmazdı kocası, bunu iyi bilmesine rağmen yine de itina gösteriyordu. Başını bembeyaz yastığına gömdü. Derin bir nefes aldı. Büyük bir badire atlatmıştı. Yanında yatan adamın bu ölüm kalım mücadelesini ruhu da bedeni de duymamıştı. Ölüm böyle ansızın kapıyı çalardı demek. Herkesten ayırıp sadece götüreceği insana takardı kancasını. Kimsenin haberi olmadan, aklına taktığını çekip götürürdü. Kocası, çocukları ölümün soğuk elinin gecenin üçünde evlerine uzanıp yanı başlarından annelerini, karısını alıp götürmeye yelteneceğini uykunun tatlı gafleti içinde ne duymuş ne görmüşlerdi; ama kilometrelerce uzaktaki baba yüreği gecenin zifiri karanlığında tatlı uykusunu bölmüş, kızının sessiz çığlıklarına yanıt vermiş, kızının zamansız gidişine sesini, sevgisini siper etmişti.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

zamanla yarış olur mu! / Naz Ferniba
yüz yüze, güz güze / Reşit Güngör Kalkan
yalnızlığın göğünde çoğalır ıssız çığlıklar... / Necmettin Evci
ver bana gözlerini bu yolum ırak / Şeref Akbaba
vadideki gökyüzü / Mustafa Burak Sezer
Tümünü Göster