Cezanın Bittiği Yer

99
Görüntüleme

27.

            bütün ağrılarımı afyonla uyutuyorum
            hafızam da uyuşan bedenime eşlik ediyor böylece
            düşünme yeteneğimi kaybettiğimde sadece, hayat hoş bana
            içimdeki şeytanın kalp atışları duruyor
            ve skeptik yaklaşımlarla boğuşmuyor beynim

Ayşemin ve Mesmeray aylar sonra tanışma fırsatı bulduğunda aynı odada ölümden dömüş iki kazâzedeydi. İki yatak arasında rahat bir koltuğa kurulmuş geçirdi günlerini Dâye gözlerini ikisinin üzerinden bir an olsun ayırmamak için. Yine sorumluluğundan vazgeçememiş, umursamadan yoluna devam etmek yerine dönüp dolaşıp yıllarca kaçmak istediği varlığın yanına çöreklenmişti. Gelmeseydi, kimse ‘neden?’ diye sormazdı oysa. Kapısını çalıp onu sorumsuzlukla da suçlayamazdı. Görmezden gelip olanları, yeni hayatının içine gömülebilir ve artık bambaşka bir yön çizebilirdi âhir ömründe. Lâkin, Ayşemin’den ayrı olduğu günler içinde kendisini kocaman bir amaçsızlığın içinde renksiz buluvermişti. ‘Her şey zamanında güzel’ diye mırıldandı durdu odasındaki kafesli pencereden Arnavut kaldırımı sokağa bakarken. ‘Geç başladığında, hiçbir şeye yetişemiyorsun’ diye kabullendi her gün bitişinde.

Zaman geçmek bilmiyordu. Günler sündükçe sünüyordu. Sokak satıcılarının sesleri beyninde sarsıcı patlamalara neden oluyordu. Çocukların oyunları midesinde bulantı başlatıyordu. Kapı önlerindeki kadınların rengarenk yaşmakları bütün yaşama isteğini kaçırıyordu. Her şey yabancı geliyor, her ses kulaklarını tırmalıyordu. Saatlerce oturduğu yere çakılıp bir heykel rolüne bürünüyordu. Her akşam ‘salep’ diye bağıran adamı hayâlinde çeşitli şekillerde öldürüyordu. Birgün iple köşedeki çınar ağacına asıyor ve günlerce orada sallandırıyor, diğer gün kapıdan seslenip samimiyetle zehirli limonata ikrâm ediyor, ertesi gün mutfaktaki kasap bıçağına davranıp otuz-beş yerinden deşiyor, öbür gün baltayla adamı sokak boyu kovalayıp sonunda tepesine çullanıp kellesini uçuruyor, bir sonraki gün başından aşağıya koca bir sablak asidi boşaltıyordu. Sonra da bir acı kahkaha bırakıyordu havaya. Yok, akıl sağlığı diye bir şey kalmamıştı Dâye’de. Yakında elini kolunu bağlayıp bir tımarhaneye tıkacaklardı onu kesin. Kendinden korkar olmuş, en ufak bir sesle yerinden hoplayarak öte âleme geçecek raddeye gelmişti durum. Karşılaştığı her kadına ‘her an gözlerini parmaklarımla oyabilirim’ bakışı atıyor, dırdırlarını duyduğu an, dillerini bir hışımla kesip ellerine verdiğini düşünmeye başlıyor, kocaman bedenlerini sallaya sallaya yürüdüklerinde her birini bir odaya kilitleyip aç susuz bırakarak bir deri bir kemik kalmalarını sağladığını gözlerinin önüne getiriyor ve bütün bunların sonunda gözlerinden yaş gelene kadar kendi kendine gülüyordu. Yok, bu gidiş gidiş değildi.

İşte tam bu hâller içindeyken kadırga haberi ulaşmıştı kulağına. ‘Allah muhâfaza’ diyerek yerinden bir sıçramış, limana kadar dur duraksız koşturmuştu. Günlerdir insanoğluna beslediği nefretten bir anda eser kalmamıştı. Yol boyu kimseye saldırmak geçmemişti aklından. Cinnetvârî hayâllerin biri bile ruhunu rahatsız etmemişti. Soluk soluğa kalmış, kadınlar hamamından yeni çıkmış gibi tepeden tırnağa tere bulanmış, başındaki örtü yana kaykılmış, yüzüne bir hayâlet ile henüz sohbetten çıkmış şoku yerleşmişti. Ama içine yer etmeye çalışan bütün kötülüklerin anası şeytan, emeline ulaşamamıştı çok şükür. Buna üç-beş şükür kurbanı şart olmuştu pek tabiî. Bu konuyu Dâye daha sonra düşünmeliydi elbet, şimdi hiç sırası değildi kılı kırk yaran aklı bu şekilde kurcalamanın. Yine de kıt olmadığını farz ettiği her derde devâ aklının gizli köşelerinden birine not etti bu haddinden fazla mühim ayrıntıyı. Felâket haberini Allah’tan kendisine gönderilmiş bir işaret olarak addetti ve limanda aldı soluğu sonunda.

Şimdi iki yatak arasında otururken aklını muhâfaza etmiş olan bu talihsiz olayı kendi kurtuluşu olarak kabule karar vermiş ve bir daha da gündeme getirmemek için ard arda yemin billah dizmişti. Haftalar, hatta aylar bu yabancı yalının bu sessiz odasında su gibi akıp gitti. Sonunda kızlar biraz kendilerine gelebilmişler, uyumadıkları vakitlerde yattıkları yerden birbirleriyle sohbet eder olmuşlardı. En çok hayrette kaldıkları konu ise, nasıl olup da deniz üstünde yol alırken bu odada son bulduklarıydı. Dâye hafiften anlatıp konuyu es geçmeyi seçtiğinden üzerinde çok durmadılar. Elinden düşürmediği turkuaz tesbihini çeke çeke bütün zikirleri binden fazla tekrar etmiş, kızların sağlıklarını geri kazanmalarını da Allah’ın bu zikirlere verdiği cevap olarak addetmişti.

Kızların her geçen gün iyileştikleri neşeli cıvıltılarından, bitmek bilmeyen sohbetlerinden kolayca anlaşılabiliyordu. Kuşlar gibi cıvıldıyorlardı. Her ne kadar henüz yataklarından çıkabilecek duruma gelmediyseler de ağrılarının azaldığı kesindi. Muhterem doktor efendi düzenli olarak kızları kontrole geliyor, bir süre ayak üstü hâl hatır sorup çekiliyor, enfes yiyecekler hizmetçiler tarafından odalarına kadar getiriliyor, bir dedikleri iki edilmiyor, el üstünde tutuluyorlardı. Dünyada henüz iyi insanların nesli tükenmemişti demek. Bu yüzden, Dâye doktorun ziyaretleri ardından duâ üstüne duâ okuyup kapıya doğru tüm gücüyle üfürmeden duramıyordu. ‘Allah ne muradın varsa versin, tuttuğun altın olsun, evin barkın dert görmesin, mutlu mesût bir ömür yaşayasın, çocuklarının bahtı semalar kadar açık olsun, belâlar sana uğramadan geçsin gitsin…’ Kızlar her seferinde kahkahalara boğuluyordu Dâye aynı duâyı hiç üşenmeden ve ilâhî bir edâyla ileri geri salınarak yaparken.

Haftalar böyle geçerken kızlar kilitli kaldıkları yataklarından yavaş yavaş çıkmaya başladılar. Bahar gelmiş insanı dışarıya çağırıyordu. Odanın geniş balkonuna geçip geniş koltuklarda güneşlenmeyi alışkanlık hâline getirdiler. Deniz kokusu onları büyülüyor, serin rüzgâr akıllarını çelmeye yelteniyordu. Tam aşk zamanıydı dersaadette. Lâkin aşkın henüz ne olduğunu bilmeyenler nasıl olur da aşık olabilirdi ki? Aşkla karşılaştıklarını nasıl anlayabilirlerdi acaba? Aşık olmanın bir yolu yöntemi mi vardı ki? Aşkın kitabını yazan olmuş muydu meselâ? Ama her yürek başka olduğuna göre aşkı da başka yaşardı elbet. O zaman hiçbir aşk kitabı bir başkasının aşkına uyamazdı. Her aşk kendince tekti o hâlde. Benzersiz, eşsiz, kendine has… Her insan gibi. Ayşemin, hayatında ilk defa bir arkadaş edinmiş olmanın heyecanını yaşıyordu. Mesmeray da Ayşemin’i kadırgada gördüğü o ilk an, onun öyküsünü öğrenmek için durdurulamaz bir istek duymuştu. İki genç kızın hayat çizgileri talihsiz bir kaza sonucu kesişmiş ve birbirlerini çok çabuk kabul etmişlerdi. Onlar şu anda kendileri dışındaki hiçbir şeyi görebilecek durumda değillerdi tabiî. Ama onları gören gözler vardı etrafta. Onların cıvıltılı konuşmalarını gizlice dinleyen, hoş kahkahalarını duydukça heyecanlanan iki yürek vardı kızların henüz haberdar olmadığı. Muhterem doktor efendinin iki oğlu Feram ve Rişam.

Bu yalı Dâye, Ayşemin ve Mesmeray’ın yıllarca beraber yaşayacağı, hayâlini bilmedikleri tarihten itibaren kurdukları sevimli yuvaları oldu. Koca Şâh ne yaptı peki? Üzüntü içinde yataklara düştü ve son nefesini kızının adını sayıklayarak verdi.

bütün yollar gitse de başka yönlere
dönüp dolaşıp aynı yerde birleşir
ne zaman?
elbet birgün

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Savaş ve Savaş / Ay Vakti
Eğitime Dair / Şeref Akbaba
Dolar / Nurullah Genç
Çok ene’l-hak taşıdım / Selami Şimşek
Dışarısı / Hüseyin Akın
Tümünü Göster