kirpiğimde uyuyan kelimeler

186
Görüntüleme

Yazının kendine ait bir büyüsü var sanırım ve bu büyünün sırrı en keskin büyü bozumcuları tarafından bile çözülebilmiş değil. Sanki şırasını, zehrini, tadını kendinde saklı tutmayı başaran ketum terkipler gibi yazı da özünde kendisine ait bir kimya saklıyor ve siz onun var olma biçimini sorguladıkça, o sizden uzaklaşıyor. Yazı, mahremiyet mesafesini hiç daraltmadan yoluna devam ediyor. Bu mahremiyet mesafesi, onu daha mı az sevimli kılıyor? Bilakis. Onun en uzun ömürlülere bile verilmeyen ömrüne baktıkça ve bu uzun yaşamışlığına rağmen kendisini taze tutmasındaki tılsımı da ayrımsayabiliyoruz: mesafesine gösterdiği sadakat.Ozanların, şamanların, kahinlerin, bilgelerin “ilhama mazhar” cümle söz erbabının bir çırpıda doğaçlama söyleyip içine hikmet ektikleri sözler, günümüzün söz havuzları içinde kendisine ait yerlerin mülkiyetini korumakla beraber, yeni söz söyleme sahası bulamıyor, yeni mülkiyet alanları edinemiyor. Sanırım “hikmetli söz” devrinin yerini karmaşık sözlere, çok anlamlı cümlelere, modern metaforlarla yüklü ifadelere bıraktığını görmekle beraber bunun ardındaki nedene baktığımızda insanın zamana daha fazla sorun yüklemesi ve bu sorunlar yükünün, yoğunluğunun artması, derinleşmesiyle birlikte o her derde deva “hikmetli söz” yüklü cümlelerin, asri yaralara merhem dahi olamadığını görürüz. Zaman ağırlaştıkça sözün de yükü artıyor. Günümüzde söz alan, söz vaat eden her yazarın omuzları daha güçlü olmalıdır. Soluklarını daha tutumluca tüketmeli, yolunun sarplığını baştan kabul etmelidir. Kalemin tırısa kalktığı ve selaset ovalarından uçar kanat geçtiği günler artık, geride kaldı ve yol, tek ayakla yürümek zorunda kalınan daracık patikalara gelip dayandı. Bunları söylemekle “hikmetli sözün” işlev gücünü önemli ölçüde kaybettiğini ve yeni şeyler söylemeyi vaat eden yazarların artık, yazıya yeni işlevler yüklemek gibi  fazlasıyla zor bir uğraşının içine girdiklerini belirtmeye çabalıyorum.  Bütün bunları söylemekle Karacaoğlan’a, Yunus’a, Pir Sultan’a, Seyrani’ye Şeyh Galib’e, Fuzuli’ye, Nedim’e hak ettiklerinden daha az değer vermek gibi bir kabalık, küstahlık yapmadığımı onların ve adlarını yazamadığın ustaların sırça köşklerine gözlerimin kamaşarak baktığımı söylemek isterim.Yazının kalitesi, artık ne uğruna harcanan zamanla ne onun bir beden edinmesi için verilen zihni emekle ne de kendinizden ve başkalarından çaldığınız yaşanmışlıklar ya da yaşanmamışlarla ölçülebilir. O, kendi terazisinin ayarını zamana gizlemiştir. Belki gelecek zamanda, küflü sayfaların içinde zamanına fazla gelmiş, şimdiki zamanından taşmış bir yazar, gelecek zamanın yazarı olabilecekken şimdiki zamanı tastamam doldurmuş bir yazarın gelecek zamanın değer kovuğunu bile dolduramadığını göreceğiz. Bazen de en talihli olunan durum yaşanacak ve her zamana değinebilen, zamanının elinden tutan, ona değer katan yazarlar ortaya çıkacak.İnsan, doğası gereği yeni kazanımları ancak eskiyenlerini yitirdikçe/bıraktıkça edinebiliyor. Yazı da doğası gereği akla fazla bulanmış/bulaşmış olduğundan eskiyen taraflarını fark ettikçe yeni kazanımlara gereksinme duyuyor. Bu yeni kazanımlar, uzun süre iğreti durabilir, rüküş kalabilir. Her yeni kıyafet, içindeki bedeni tazeler. Sözün bu yenilenen bedeni, onun zindeleştiğine ve zindeleşirken bedeller ödediğine dair ipuçları veriyor bize.Mülkiyetin her gün değer kazanması, sadece mekana ilişkin yeni değerler, sorunlar ortaya çıkarmıyor; bunun yanında insanla birlikte yola çıkan değerlere de yeni pahalar biçiyor. Bugün “sözünden emin yazarlar”, farklı tatlarda doygunluklara varabiliyor, “has okular” edinen yazarlar da gelecek zamanla ilgili daha iyimser çıkarımlar yapabiliyor, uzakgörüler edinebiliyor. Optiğin sırrına vakıf, netlik ayarı iyi tutturulmuş objektifler, patlatıldığında jelatin zeminlerin üzerinde beliren insan emeğinin de karşılığıdır. Kalemin çok daha flu bir uzamda, netlik ayarını tutturmaya çabaladığını bilmemin ayrıcalığıyla ortaya çıkarılanın nesneye“Şey”lik değeri biçtiğimi söylememem o emeğe, haksızlık etmem anlamına gelecektir.Yazının aramıza koyduğu mesafeyi, ne iyi yazdığını düşünenin ne de yazabileceklerinin daha iyi olduğuna inananın ne de cümle alemin iyi yazdığına dair hemfikir olduğu yazarların aşamadığı o berrak sınırı, bu yazı da aşamadı. Kendini dokunulmaz kılan o mesafe, hiçbir imtiyaz kuşanmadan kendisini hükümlü kılmayı başarıyor. Kapısını her çalana açmayan muhkem kaleler gibi yazı da içindekini her defasında kendine ait kılmayı başarıyor.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

zamanla yarış olur mu! / Naz Ferniba
yüz yüze, güz güze / Reşit Güngör Kalkan
yalnızlığın göğünde çoğalır ıssız çığlıklar... / Necmettin Evci
ver bana gözlerini bu yolum ırak / Şeref Akbaba
vadideki gökyüzü / Mustafa Burak Sezer
Tümünü Göster