Kalbin Kalbim

152
Görüntüleme

Yazar, yazarken birden onun sesini duymuş gibi yazmayı bıraktı. Kapı açılıp “Kalbin kalbim olsa’’ deyişi kulaklarında yankılandıysa da, ne kapı açıldı ne o geldi. Sonra yazısına dönemedi. “O, burada olsaydı ne derdi?’’ diye düşündü. Son konuşmaları geldi gözünün önüne. Yine böyle masasında yazmakta iken gelmiş, hiç duraksamadan konuşmuştu. (Kim bilir içinde biriktirerek ne düşünmüştü de o gün, böyle hızlı giriş yapmıştı?) En başta her zamanki hitap şekliyle “Bak kalbim’’ demişti. “Besbelli seninle ciddi ilgilenmem gerek. Senin de artık yaşamayı adamakıllı öğrenmen için. Ne yapmak istediğini, nereden yola çıkacağını ve nereye varmak istediğini bir belirleyebilsen, yani rotanı çizsen sonrası kolay. Böyle çok savruk hayatın var, sanki de durmadan sonbahar rüzgârı esiyor üstüne ve seni dağıtıyor. Yazarken yaptığın gibi yapsan, yani ‘Ne söyletti ilk cümleyi bana?’ der gibi yaşıyor olduğunun izini sürsen ve ardı sıra az devam etsen, tamam… Niye öyle bakıyorsun, tamam değil mi? Sade seyirlik denilecek hayatından çok memnunsun galiba. Sanki de yaşamına anbean gelenlere seyir için bakıyorsun, gittiklerinde de daha uzun bakıyorsun arkalarından; görüş alanından çıkıp gözden kaybolduğunda hafızandakine, kalbindekine, hayalidekine bakıyorsun. Gidenlerin kalış süreleri daha da uzuyor böylece… ve bu takiplerinin neticesi, yitip gitmek üzere olanı tekrar ele geçirme hazzını yaşatıyor ve bu da sana yetiyor. Bazen yazmaktan maksadın sade bu diye düşünüyorum. Şu an ki zamanın arkasından duya duya, derin derin, uzun uzun bakmak. Yeter mi bu yaşadım demek için? Yeter mi? Ama hem bakıp hem yazarak yaşıyor olduğunu, yalnız bakmaya nazaran biraz daha iyi duyuyorsun işte.

Senin içini acıtmıyor mu bu ‘Biraz daha iyi işte!’ Benim içimi acıtıyor ‘Biraz daha iyi işte’ cümlesi. Yalnız senin ve benim için değil bu cümle, başkaları da başka şekilde, Biraz daha iyi işte. Fazlası yok, başka seçeneği yok! İnsanın yarasına dokunuyorum: Yok, yok. İnsanın yarasını sarıyorum, biraz daha iyi işte. Durun beyefendi, siz nasılsınız? Durun hanımefendi, ya siz? Düşünün, görün görün, duyun, çarpabildiği son hızla çarpsın kalbiniz ve idrakiniz en üst seviyede, düşünün ve düşünün; şimdi biraz daha iyi işte. Elimi omzuna atabilir miyim kardeşim, gözlerine bakabilir miyim? İnsanın birbirinden uzaklığı bu dokunuş ve bakışla kaybolup gitmese de, böyle biraz daha katlanılabilir oluyor uzaklık, yani biraz daha iyi işte. Her şeyin bir görece olduğu şu dünyada, bu duruma göre-şu duruma göre-o duruma göre; şuna göre, buna göre olduğumuzu sıkça duyuyoruz, yetmemiş gibi bir de sen duyuruyorsun bana. Of duymak ne saadet, of duymak ne acı! Aynı şeylerin bile aynı duyguyu yaşatmaması böyle! Sen kendi hikâyeni yaşarken (yazarken demeliydim) benim hikâyeme de değiniyorsun. Yani değinmiş oluyorsun. Yaşamlarımızın birbirine geçtiğini, sonra nasıl birbirinden geçip geçtiğini görüyor musun? Geçenlerden kolayca geçemediğimizi de. Geçip gidememek gidenlerden. Bir anımız (hatıra) gibi hep bir yanımızın onlarda kaldığını görmek…’’

Sakıncalı bir yere dokunacakmış gibi birden sözünü kesip (Yoksa o sırada nefesini toplamak için mi yapmıştı bunu? O gün dikkat etmediğinden şimdi hatırlamıyordu.) yazılı kâğıtlardan birini usulca çekerek sözü değiştirmiş “Dur bir okuyup bakayım, yazdıkların insanlara ne veriyor, okur ne buluyor yoksa sadece zamanını mı yitiriyor?’’ demişti. Çektiği kâğıttan üç-beş satır en fazla bir paragraf gözleriyle okumuş ve daha fazla ara vermeden sözüne dönüp: “Gerçi bu zamanda boşa harcanan ya da şöyle demeliyim, boşu boşuna giden zaman yığınla.’’ Sonra gözlerini kapamış ve “Zamanı yığın olarak gözümün önüne getirmek bir hayli zor. Zorunlu işlerin dışında, yani bize bırakıldığı yerde öyle savurganlıkla harcıyoruz ki, istiflenmiş hali sanki de sadece saatin kasasının içinde kalıyor. Düşünsene saatin kasasını zamanın kasası olarak, gerçek olabilse ne müthiş! Ama bize kalsa korkarım ki onu da hemencecik talan ederdik. Sadece şimdisini yaşadığımız ve sonrasının gelip gelemeyeceğini bilemediğimiz şu zamanı bile -elimizdeki bir an kadar azken bile- çok kez heba ediyoruz. Önemine, gerekirliğine binaen baksak, sonradan kayda değer bir şey bulamayacağımız boş geçiştirmeliklerle geçiyor büyük kısmı. Yine de, yine de bir yazı okurken ‘bu zaman kaybı’ diyebilecekler için (tabii her şeye zaman bulup da okumaya gelince böyle diyenleri kastetmiyorum) düşünüyorum: Yazdıkların ne veriyor, ne diyor, hangi yaraya dokunuyor, hangi yarayı kapıyor, hangi canı şenlendirip, hangi canı solduruyor (solduruyor ağzımdan öylesine çıktı, sen soldurma sakın.)?’’ demiş. Alıp biraz daha okumuş…

“Şimdi anlamadım bak’’ demişti, “yarayı mı saracak bunlar yoksa yara mı olacak? Hangisi? Ya da neye yarayacak? Tamam, yarar düşüncesiyle yazmasan da yara olmasın. Mesela, benim sorular tahtında yazsan müşkül mü olurdu? (Yukarıdaki soruları diyorum.) Ama belki de olmazdı, faydalı bilgiler gibi faydalı eserler olurdu. Niye gülümsedin, beğenmedin mi fikrimi? Mesela dedim zaten. Yine de düşün dediğimi, benim saikamla biraz işe yarar olabilirler. Kendiliğinden bu konularda düşüneceğin yok da ondan söze karışıyorum, pardon, bu kadar açık sözlü olduğum için darılmıyorsun değil mi bana?’’ Bu arada durmuş, yüzüne duraklaya duraklaya bir göz gezdirmiş, cevabını onun yüzünde okumuş gibi devam etmişti: “Bendeki de sorumu, tabii ki darılmazsın, sen de açık sözlüsün. Görüyorum bunu konuştuklarında ve yazdıklarında. Bak ben yazsam böyle açık sözlü olur muyum, hiç bilmiyorum. Ama böylesi daha çok sana has olup, daha çok sen oluyorlar. Daha çok sen!

Ne istiyorum biliyor musun? Kısa bir süreliğine kalbin kalbim olsa, o zaman yazdığını nasıl bulurum, merak ediyorum. Senin gibi kalbim çarptığında nasıl ifade ederim (yok yazmak benim işim değil) ya da daha doğrusu ifade edişini nasıl bulurum? Ya bu şekilde birkaç kişi daha olsak nasıl buluruz: Herhalde kimimiz yetersiz, kimimiz abartılı, kimimiz soyutlaştırılmış, kimimiz renkli, kimimiz renksiz, kimimiz kanatlanıp uçacakken kanatlarını kırdığını, kimimizse kanadı kırık kuşu dahi uçurabildiğini düşünebiliriz. Kısacası bunlar böyle mi ifade edilir diye beğenmeyebiliriz, belki de biz de olsaydık böyle ifade ederdik, de diyebiliriz.’’

“Neden anlamamış gibi bakıyorsun? Senin sen olarak yazdığını demedim, az önce de dediğim gibi sana has olanı geçiyorum; senin duyuşuna, görüşüne, düşünüşüne, hissine ve algılayışına göre olanı geçiyorum. Kalbin aldığı kadarını diyorum. Kalp ne kadar alır bilmiyorum ki? Ama kalbin, akıl almayacak ve tasavvur edilemeyecek kadar çok şey aldığını şu kutsi hadisten biliyorum. ‘Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mümin kulumun kalbine sığdım.’ Marifetin ve bilhassa muhabbetin merkezi oluşundan… Neyse, kısa bir süreliğine de olsa, kalbin kalbim olamayacağından bu hususun üzerinde fazla durmayayım.’’

Az düşünmüş. “Bak kalbim’’ demiş, devam etmişti:

“Benim saikamla sen yine düşün de, ama şunu diyeyim ilk okur olarak: Sen, çok ben dediğinden bu ‘ben’ etrafında fazla döndüğünden, insanları kendilerine -bir kez de olsa- dönüp baktırmış olabilirsin. Belki de birden çok. Yoksa ben de, kendime ayna aradığım için mi sık sık senin yanına geliyorum? Bu sık ziyaretlerimden sıkılmıyorsun ya? Yok ya niye sıkılasın, ben senin ısrarlı ayna tutuşlarına dayanabilmiş müstesnalardan biriyim. Yakında bu kadar çok beni bana göstermekten, bu fazla ışıktan gözlerimi körelteceksin. Nasıl dayanıyorum ama sana ve tabii aynanın ısrarına. Bu fazla ısrarlı aynanı gerçekten görmeye (gözlerimi kapadığım da oluyor çünkü) uğraştığımda, içimdeki kapı açılırken dışımdaki kapılar kapanıyor sanki. Sık uğrasam da bu yüzden uzun süre kalmıyorum yanında, sonra dışımda kapı bulamam, diye. Boşuna yalnız kalmamışsın arkadaş; anlayamadığım şu yapayalnız dünyanın ürperticiliği, nasıl olmuş da korku yerine sükûnet bağışlamış sana. Ama beni de yalnızlığının parçası falan yapacaksan, yok, işte bu olmaz. Bu yüzden bazen bilinçli olarak kayıtsız kalmak istiyorum sana. Kulağıma değmişse de sözün dünyama girmesin diyorum. Of, bilmiyorum ki gerçekten böyle mi diyorum. Bak şu bilmiyorum kelimesi de çok fazla sen. Okurlarına (okur bahane biliyorsun, hepsini kendime söylüyorum) diyeyim buradan: Yazarınız, bilmediğini iyi biliyor. Size de bilmediğinizi duyurabilir. Bu yüzden okumalısınız onu; bilmek için de, bilmemek için de. Ve bu yüzden okumamalısınız, zaten bilmiyormuş deyü.

Bak yukarıdaki sorumun cevabını onlar çoktan vermiş olabilirler. Söze ne hacet der gibi (bazen insanın içinde bulduğunun yanında, söz öyle uzakta kalır ki… [ama hakkınızı yemeliyim, yazarlar içsel olanı ortaya çıkarmak için uğraşıyor]) içlerinde çoktan bulmuş-duymuş olduklarından. Seni okuyanın sende bir bulduğu var demek ki. Seçenek çok olduğundan şu an sayıp dökemesem de bir şekilde bir yakınlığınız var.

Yine de belli bir kasıtla, hedeflediğin bir şeyi gözetleyerek yazıyor olsan… Ya da biraz mesaj yüklü olsa, olmaz mı? Ya da ne bileyim çevreni de katsan… Belki hayatına da etki yapar bu. Niye öyle bakıyorsun? Dur, tahmin edeyim: Söz arasında kendiliğinden ortaya çıkan mesaj veya mesajlar olabilir diyorsun galiba, bunlar zaten sözün kendinden. Ya da konunun sürüklediği mesaj da… Ama başka türlüsü -nasıl diyeyim- evet, sana göre değil. Tamam, vazgeçtim. Yani vazgeçmek zorundayım. Çünkü… sonbaharı düzene koymak ne mümkün! Sen yine sadece içsel sesini dinleyerek yazmaya devam et. Kendini yeniden yeniden keşfederek. Ama yaşamın için aynı şeyi diyemeyeceğim. Evet, seninle ciddi ciddi ilgilenmem lazım.’’

“Bak kalbim (bir an kalbin kalbim olsa dediğimden kalbim diyorum. Hem belli mi olur belki dileğim kabul olur.)!

Hem biliyor musun ben de kalp yetmezliği var. Onulmaz kalp.’’

Yazar, oda kapısına baktı, baktı: “Keşke daha bir süreliğine kalbim, ikimizin de kalbi olabilseydi’’ dedi.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Savaş ve Savaş / Ay Vakti
Eğitime Dair / Şeref Akbaba
Dolar / Nurullah Genç
Çok ene’l-hak taşıdım / Selami Şimşek
Dışarısı / Hüseyin Akın
Tümünü Göster