At Sineği

86
Görüntüleme

Sokurat gün boyu serazad şekilde ordan oraya uçmayı, her yeni gün yeni yerler keşfetmeyi, hayata dair yeni bilgiler öğrenmeyi, pek bi severdi. Sıcak yaz akşamları, mehtapta oynaşan ağaç yaprakları altında bir görünüp bir kaybolan aya bakarak hayaller kurardı. Parlak rengi, büyücek gözleri, geniş kanatlarıyla iri kıyım cüssesi, onu diğer genç sinekler arasında hemen göze çarpan yapıyordu. Yorulmak nedir bilmeden akşama dek uçan o değilmiş gibi üstüne, bu akşam oturmalarını yapması -ki buna anlam veremeseler de- dişi sinekler arasındaki hayran sayısını artırıyordu. Bunu onun hayat dolu ve arzulu olmasına yoruyorlardı belki de kim bilir. Bu akşam sefalarında genelde yalnız olurdu. Yanına gelen olursa da konuyu illa kendisi belirlerdi. Diğer sineklerin konuştukları konuları sıradanlık olarak görür, düşüncenin yüce olması gerektiğine inanırdı. Bazı günler yaptığı gezinmeleri merak edip ara sıra yanına takılanlar olur, onunla vızır vızır bağ bahçe dolaşır; akşama kadar kanat çırpar, onun huyunu suyunu niyetini anlamaya çalışırlardı. Olgun meyva nektarlarını arayıp bulduğunu, çürük meyvalara yaklaşmadığına şaşakalırlardı. Bir gününü onunla geçiren ertesi gün kesinlikle yanına varmazdı. Leşler, çöpler ve kan emicilik gibi kolay yoldan, çok gezinmeden karın doyurmak varken böylesi zahmetli yolcuğa ne gerek vardı? Ayrıca Sokurat’la geçirilen günü diğer sineklere anlatıp, yaşadıkları maceraları, ele benzemedik tavırları, tekrar tekrar anlatıp gülüşmek vardı. Bu hikayelerin en az, eşeğe ters binen sakallı bir adamın meclisinde bulunan sineklerce anlatılan ve kulaktan kulağa yayılan maceraları kadar dinleyicisi olurdu. Bu konuşmalar sırasında Sokurat’ın psikolojisini çözeninden tutun, kabahati ailesinde bulana kadar önüne gelen bir kulp takarak muhabbeti koyultmaya çalışırdı. Yine böyle bir gün sinekler arasında Sokurat’ın adının nereden geldiği tartışılmış ciddi, gayr-ı ciddi bir çok tez ileri sürülmüştü. Bu ismin sokurdanmaktan ileri geldiğini, asi ruhlu bir genç olduğundan onun bu isimle çağrıldığını söyleyen birinin ve sokur kelimesinin sinek dilinde hızlı anlamına geldiği, Sokurat’ın hem atları çok sevmesinden hem de hızlı olmasından dolayı “at gibi hızlı” anlamında bu ismi aldığını savunan diğerinin görüşü önemsendi. Sinekler aleminde isimler sonradan kazanılırdı. Hemen tüm isimlerin bir hikayesi olur; sineklerin kişiliğine uygun isimler yakıştırılırdı. Hikayenin gücüne göre bu isimler sineklerin üzerine yapışır, beğenmeseler de onlara ad olurdu. Fakat Sokurat’ın ismi herkes tarafından kabul görüp kullanıldığı halde, kimse onun neden bu isimle çağrıldığını açıklayamıyordu. Sokurat da bu konuda çok ketum davranıyor; ne zaman isminin kaynağından bahis açılsa, ya konuyu değiştiriyor ya da ortamdan uzaklaşıyordu. Bu, kibrine yorulsa da, o sadece gizemli görünmeyi sevdiğinden böyle davranıyordu.

Sokurat çoğu kez yanlarından geçtiği yetişkin sineklerin aralarındaki konuşmalara kulak kabartırdı. Kendisiyle ilgili ne düşünüldüğünü her ne kadar umursamaz görünse de merak etmekten kendini alamazdı. Yine böyle bir gün gölge bir zulada sineklenen iki yetişkin dişinin yanından uçması gerekti. Söylenenleri rahat duyabilmek için kanat vuruşlarını saniyede binin altına düşürerek vızıltısını azalttı.

Ne kadar cins çocuk. Elin gittiğine gitmez.

Oturduğu ahır sekisi söylediği İstanbul türküsü anacım.

Kara sineğin söylediği pek hoşuna gitmese de, durup cevap vermeyi şanına yakıştıramadı. Bu kara sineğin bir örümceğin ağından canhıraş çabalarla nasıl kurtulduğunu biliyordu. O gün o ağdan kurtulmasan, bugün bu gereksiz lakırtıyı edemezdin. İstemsiz düşüncesinden kendini çekti aldı. Durup bu sineklerle çene yarıştırmanın, toplumun kendisi hakkındaki düşüncelerini umursadığı şeklinde anlaşılabilirdi. Ancak diğer sineklere onları umursamadığını kanıtlamaya çalışmanın da aslında tersinden de olsa onların düşüncelerini kale aldığını gösteriyordu. Tadı kaçtı. Kanat hızını artırarak duyanların dönüp bakmaktan kendilerini alamadıkları bir vızıltıyla bu iki sineğin yanından yüksek bir hızla uzaklaştı. Onlara bu yolla cevap verdiğini sonradan farketti. Kara sinek ve arkadaşı kendilerine yaşlarını hatırlatan bu gencin arkasından vay yeni yetme vay bakışıyla bakıp kaldılar. Nereden geldiğini kestiremediklerinden kısa süreli bir şaşkınlığa sebep olan üçüncü bir sinek yanıbaşlarında peyda oldu. Bunun yeşil renkli bir erkek sinek olduğunu gören ikili aralarında anlamsızca gülüştüler. Ne konuştuklarından emin bir tavrı, ses tonuna yükleyerek söze girdi bu olgun kurt sineği:

Babasını görmeylidiniz siz bunun. Küçük bir sineği korumak için, bir eşek arısına kafa tutuncaya kadar yanından ayrılmazdım. Mert yaşadı mert öldü.

Yok daha neler, eşek arısına kafa mı tuttu dedin sen?

Ha ha ha! Eşek arısı ne olur ya hu insanlara ders vermeye kalktığını bilirim. Bir gün kanını emebileceğimiz bir at arıyoruz bununla. Derken baktık birtakım insanlar toplanmış tatlı bir maddeden sanırım tadı helvamsı bir şeydi, bir heykel yapmışlar, önünde yatıp kalkıyorlar. Seninki durur mu? Bu heykele saygı göstermelerinin ne kadar da saçma olduğunu söylenerek gitti; heykelin etrafında vızırdayarak dikkat çekici şekilde uçtu. Sonra gitti heykelden bir parça kopararak bu insanların görüş mesafesinde bu parçayı evire çevire yemeye başladı. Ama görmeliydiniz, insanlara büyük bir ders verdim edasıyla nasıl da keyiflendi.

Kara sinek kendisinin anlata anlata bitiremediği örümcek hikayesinin fevkindeki bu olayla ziyâ desiyle ilgilendi. Gözlerini belerterek sordu:

Etkilendiler mi cidden?

Yok yav canımızı zor kurtardık. İçlerinden biri bizi gözetlermiş, diğerlerine haber vermesin mi; ellerine ne geçirdilerse üzerimize çullandılar. Açık havada olmasak hacamat edeceklerdi bizi.

Sokurat nerde akşam orda sabah özgürce yaşamına devam ediyordu. Kendince tuttuğu bu yolun asilce yaşamak olduğunu düşünüyor; diğer sineklerin alışkanlıklardan kurtulamayan, düşünceden yoksun zavallı sinekcikler olduğu fikrini benimsiyordu. Aylak aylak sağda solda dolanmayı marifet bellemişti. Bir akşam sefasında yanına gelen sineklere aylaklığı övmüş; bir sineğin düşünce açısından kendisini geliştirmesinin ancak aylaklıkla mümkün olabileceğini savunmuştu. Yine böyle aylaklıkla geçen bir günün ardından tam da dönüşe geçtiği sırada sineklerin hiç hazetmediği bir rüzgar esmesin mi. Sokurat istemeye istemeye bir ahıra sığınmak durumunda kaldı. Konduğu yüksek yerden ahırı dikkatlice süzdü. Tok karna ağzını burnunu yalayan kaygısız inekleri izledi bir süre. Sonra atların bulunduğu bölüm dikkatini çekti. O tarafa doğru uçtu. Atları yakından hayran hayran süzdü. Ne kadar da asil görünüyorlardı. Fakat onlarda kendisini rahatsız eden, adını koyamadığı bir şey vardı yine de. Ahırda bulunan horozun gür sesiyle irkildi. Ahırın loş aydınlığına gözlerini açmakta zorlanmadı. Burnuna gelen kesif kokuyla mahmurluğu üzerinden çabuk attı. “Bu kokuya nasıl dayanabildim” diyerek düne şaştı. Bunu içerisine düştüğü çaresizliğe yordu. Rüzgarın dindiğinden emin olduktan sonra, hayvan dışkılarının atıldığı delikten dışarı çıktı. Bir ağaç gölgesinde, en az kendisi kadar hayranlıkla bahçeye saldığı atları izleyen seyis olduğuna hükmettiği bir adamın yamacına sokuldu. Atlar, adamın oturduğu ağaç gölgesine bir tükürük mesafesindeydi. Bahçe, atlar dilerse uzunca bir koşu uzunluğuna sahipti. Hal böyleyken atların uysal uysal durmaları canını sıktı. Daha önce atlarda kendisini rahatsız edenin bu uysallık olduğundan emin oldu. Hücuma kalkan bir asker çevikliğiyle atlara doğru uçtu. İçlerinden diğerlerine baskın olduğunu düşündüğü atın baldırında, derisinin inceldiği yere kondu ve deriden kan akıtacak kadar dişlerini geçirerek ısırdı. Atın sıcak kanı ağzına bulaşmış halde kendisine doğru gelen bir karaltıdan dillere destan çevikliğiyle sıyrılıp, havada ani bir sekiz çizerek nihayetinde atın sırtına konumlandı. Savuşturduğu karaltının atın tel tel upuzun simsihay kuyruğu olduğunu gördü. Isırdığı at bu sırada ileri geri hoplamış; ne şaha kalkacağını, ne de çifte atacağını bilebilmişti. Tüm ağzına yayılan taze sıcak kanın kendisini mesteden lezzeti ve kendisini rahatsız eden ataletten koskoca atı harekete geçirmiş olmanın hınzırca keyfiyle bir hamle daha yaptı. At yerinde duramaz olmuş; bahçenin sınırlarını yeniden çizmek ister gibi çitlere paralel fır fır dönebilmek için gitgide hızını artırarak koşuyordu. Diğer atlar da hiç düşünmeden bu koşuya katıldılar. Sokurat, ağacın altındaki adamın yanına eski yerine döndü. Bir de ne görsün, atların hareketlenmesiyle coşan adam neşeden yerinde duramaz olmuş kendinden geçmiş, duygusunu göstermeye alışık olmayan bir babanın dede olup ilk torununu sevmesi gibi üzerinde eğrelti duran hareketlerle oynamaya başlamıştı. Çitlerin ardında baraka kılıklı, evden çok tola benzeyen yapının çardağına çıkan sarışın bir kadın, bir taraftan atlarla adam arasında bakışını sırayla üleştiriyor diğer yandan da kafasını tehditkar şekilde öne arkaya sallayarak ağacın altındaki adamı zor dakikaların beklediğini faş ediyordu. Adam başı önde döndüğü incir ağacının altında düşüncelere gömüldü. Sokuratın içini bu adamın atlara yapmaya çalıştığı şeyden haberdar olduğu gibi garip bir his kapladı.

Gel zaman git zaman Sokurat bu ahır ve kulubenin müdavimi oluverdi. Etrafta veganlıktan vazgeçtiği şeklinde konuşuluyor; dalga konusu yapılıyordu bu durum. “Asıl azmaz bal kokmaz” diyorsa biri, “şapı kaynatsan olur mu şeker” diyerek babasına gönderme yapıyordu bir diğeri. Sokurat, toplumun kendisini anlamaktan ne kadar da uzak olduğunu düşündü. Kendisini çevresindeki sinekleri hep daha ileri taşımaya adadı. Cesareti olmayana cesaret kazandırmak, düşüncesizce hareket edeni düşünmeye sevketmek, korkularını yenmek daha akla gelmedik ne varsa sineklerin kendileriyle yüzleşmelerini sağlıyor, eksikliklerini görüyor ve onları kıyasıya eleştiriyordu. “Başımıza filozof kesildi” sözü onu mutlu etmekle kalmamış, daha da hırslandırmıştı. İncir ağacının altındaki adamın Sokuratın ahlakını bozduğu, onu yoldan çıkardığı konusunda hemen herkes hemfikirdi.

Sokurat git gel yolda zaman kaybetmemek için vaktinin çoğunu ahırda geçirmeye başlamıştı. Karnını doyurmak için at, eşek, inek önüne ne çıkarsa kanını emmeye başlamıştı. Özellikle bu hayvanların vücudunda bir yara varsa hemen çörekleniyordu; çünkü bu daha tehlikesizdi. Ahırın kokusundan da bir şikayeti kalmamıştı. Başkasında eleştirdiği alışkanlık ve sıradanlık kendisini günden güne kuşatıyordu; fakat başkalarını eleştirmekten kendini eleştirmeye sıra gelmiyordu. Kolaycılık ve üşengeçliği ahlak haline getirdi. Sinek, yaşına göre gençliği ardında bırakmış olmanın da etkisiyle “doğduğun yere değil doyduğun yere bak” şeklinde öğütler verir olmuştu.

Eski arkadaşlarından kendisini merak ederek görmeye gelenler oldu. İçlerinden biri denizcilik hakkında sorular sordu. Sinek arkadaşlarını peşine takan Sokurat, bu soruya yemekten sonra cevap vereceğini söyledi. Bahçede bulunan atların yanına doğru uçtular. Kendilerini yerde bulunan at dışkılarına davet etti Sokurat. Sonra az ötedeki sarı bir su birikintisinde bulunan bir saman çöpünün üzerine kondu ve:

İşte burası deniz, bu altımdaki de gemi, ben de kaptanım.

Dedi.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Savaş ve Savaş / Ay Vakti
Eğitime Dair / Şeref Akbaba
Dolar / Nurullah Genç
Çok ene’l-hak taşıdım / Selami Şimşek
Dışarısı / Hüseyin Akın
Tümünü Göster