Ay Saati

14
Görüntüleme

“Biliniz ki, yanlış insana karşı duyulan sevgi, çabuk unutulur… Zekâyla güzellik birlikte olunca, birbirlerine o kadar yakışıyorlardı ki… Çünkü insanlar kendileri mutsuz olmadıkça, başkalarının mutsuzluğunu asla anlayamazlar… Etrafına bir baksana, onca insan, onca gözyaşı, onca acı, bir soluk bile alamadan koşuşturmayla geçip giden onca yaşam… Kalbim konuşurken susmayı bilmem.”

Beyaz Geceler – Dostoyevski

Vakitleri, tasnif etmek mümkün müdür?  Ay Saati’nden kast edilen mana nedir? Gece konuşmaları, ay saati konuşmaları mıdır? “Ay Vakti” dediğimizde ay saatini mi kast ediyoruz? Gece yürüyüşleri yaptığımız bahar, yaz ve sonbahar mevsimlerini hatıralarımızda neden saklayıp duruyoruz? Zifiri karanlıkta, göz gözü görmese de, kara karıncanın simsiyah gecede yürüyüşünü, ayak izlerini, tıpırtısını, karıncanın ayağını gören Allah (cc), bizim niçin, neden zikzak yaptığımızı, bildiklerimizi bilmezliğe vurduğumuzu, yaptığımız her eylemin gizli açık yönlerini, ürettiklerimizin, yazıp çizdiklerimizin fıstık kabuğunu doldurup doldurmayacağını bilmiyor mu? Nedir peki selamı vermeyişimiz, duayı tehir edişimiz, merhametsizliğimiz, şefkati kaybedişimiz, arayıp sormayışımız?

Bilinmelidir ki, “Ay Saati” tanıktır sırlarına insanın. “Ay Vakti Konuşmaları” bir bakıma geceye, gündüze,  incire, zeytine yemin edildiği gibi bir sözleşmeyi de gündemine alır. Sözdür insanı insan eden, sözdür insanı berbat eden.

Gün batmak üzere bu çocuk hala eve dönmedi. Gün doğmadan yola çıkmalı. Güneşi üzerine doğdurmamalısın oğul. Erken kalkan yol alır.  Sabah vakti en bereketli vakitlerdir. Rızıklar taksim edilirken uyanık olmalısın.  Öğle vakti camide buluşalım. Vakit henüz erken dostum biraz daha oturalım.  Yatsıyı kıldıktan sonra gecikmeden yatılması tavsiye edilmiştir. İlim irfan yolunda olanlar bu yolu takip etmelidir. Erken yatıp erken kalkmalı ki zihnin berraklığında sadrımız genişlemiş, izanımız açılmış olsun…

Ümmülkitap’ta namaz vakitleri, belirlendiğine göre böyle bir yol izlenebilir. Aslında kuşluk, evvabin, teheccüt vakitlerine de işaretler konulmuştur.  Yine geceden ve gündüzden, onların hususiyetlerinden bahsedilerek aynı tasnif bir bakıma yapılmıştır.  Bu doğrultuda yol uzun. Lakin bizde sabah güneşi, gurup vakti, ikindi sonrası, akşamüzeri, yatsı sonu gibi ifadeler zaman kavramına dikkat etmemizi sağlamaktadır.  Ayın on dördü baksana dolunaya…

Vaktin sahibine muhtacız” ifadesi, rüyada bana emanet edilen bir cümledir. Buradan devam ettiğimde emanet olan bizatihi hayatın kendisidir. Hayatı düzgün yaşamak, vasıflı, erdemli yaşamak, çarçur etmeden yaşamak, eline yüzüne bulaştırmadan yaşamak, muhtaç olduğumuzu asla unutmamak, birbirimizden gayrısının dost olmadığını, yaren olamayacağını idrak etmektir. Bu toprakların çocukları, toprakla dost olmuşlardır. Tarihle dost olmuşlardır. Kitapla yarandırlar. Kültürün, sanatın, estetiğin, edebiyatın, şiirin, musikinin, resmin ve dahi her bir güzel sanatın Allah’ın (cc) bize lütfundan ikramı olduğunu bilmektir. Tıpkı ülfeti elimizden aldığında ne yar, ne yaran, ne dost ve ne de dostluklar kalmıyorsa böyle bir nimete sahipken kıymetini bilmek, sahip olduklarımıza hassasiyet göstermek üzerimize düşen kardeşlik hukukudur.

Girizgâhta kullandığım soru ünsiyet sorularıdır. Bu türden soruları kendimize sormalıyız ki istikametimizi kaybetmeyelim. Asra yemin verilerek bizi disipline eden İslam, uğraştığımız bütün alanların her birisinin, kulluk çerçevesinde bulunduğunu, dolayısıyla bu çemberin içinde kalan hususiyetlerin ya Kuran emri yani Allah (cc) buyruğu ya da sünnet olmakla Peygamberin (as) bizlere yaptığı-yapın diye nasihatte bulundukları sünnetleridir. Çember bellidir, dairesi içerisinde bulunduğumuz bu İslam bahçesini temaşa eylemek, faydalanmak, katkıda bulunmak, destek olmak, didinip durmak, dosdoğru olmak, şiiri böyle yazmak, yazıyı, sanatı böyle uygulamak, ortaya koymak, emri bilma’ruf (iyiliği emretmek) yapmak, nehyi anilmünker (kötülükten sakındırmak) içerisinde bulunmak her birimizin ödevidir. Dolayısıyla bütün meşguliyetler bu çerçeveden değerlendirilmelidir.

Ay Saati”, iki dostun,-dostların bir arada dertleşmeleri, problem üzerine mütalaalar yapmaları, ilmi tartışmalarda-münazaralarda bulunmaları, bireysel anlamıyla dertlerinin dertdaşı olmaları kardeşlik akitlerindendir. Akitler mümin-müslim olmakla elde ettiğimiz asli hususiyetlerdir. Tebessüm etmenin, kalpleri yumuşatması gibi, insanları birbirine yakınlaştırması gibi, selam da, kelam da aynı aşkla-meşkle sürmelidir ki kavilleşmeler zedelenmesin. Buna hassasiyet, her bireyin üzerine vazifedir. Tek taraflı çabalar, sonuç vermez. Kardeşlik özelliğimiz, kardeş gördüklerimizi, kendi nefsinden önde tutabilmek, kendi yerine tercih edebilmek, nefsinin isteklerini kardeşi içinde istemek, istemediklerini kardeşimiz içinde istememek üzerimizden atamayacağımız asli yüklerimizden, ödevlerimizdendir.

Yaz günü yoğun çalışmış olduğumuz bağdan, tarladan, bostandan döndüğümüzde susuzluktan dilimiz kurusa, açlıktan nefsimiz daralsa, evvela kardeşimize ikram edebilmek, onu nefsimizden önceye almak, düşünmek böyledir. Bir makam, bir mevki, bir imkân doğduğunda kardeşimizin vasıfları daha ehil ise, daha liyakat sahibiyse onu tercih etmek böyledir. Bu anlatıp durduğum hususlar, bizim dini ve milli hasletlerimizdir. Kendi toplumumuzun derin tarihinden alacağımız hisseler, biriktirdiğimiz ilim-irfan sofralarından ikramlar, it’amlar vaz geçilmez hususiyetlerimizdir. Konuştuğunda asla yalan konuşmamak, haksızlık karşısında susmamak gibi.

Edebiyatın edep çerçevesi, sözünde özünde edeplenmesini sağlar. Aslında bireysel kazanımlarımız, doğmadan başlamış olan kazanımlarımızdır. Aile hususiyetinin başladığı yollarda bu kurallar, bilgiler, gerekli değerler bireyler üzerine sirayet etmeye başlar. Aile olunduğundaysa bu iş resmileşmiş artık daha belirgin anlamıyla kişisel davranışlarımızın, yaşantılarımızın kabul ve retlerimizin gelecek nesillerimizi de bağladığını, ilgilendirdiğini bilmeliyiz. Bu nedenle bilerek konuşmak, davranmak ve inanmış olmanın vecibelerini yerine getirmekle mükellefiz. Artık annelerin, babaların ve büyük aile içinde bulunan bireylerin her birisi, neslin yetişmesinde bilinçli-bilinçsiz katkıda bulunaktadır. Mesele bilinçli bir topluluk oluşturmaktır. Eğitimin, kültürün, sanatın inanç merkezli olması toplumumuzun vaz geçilmezi olmalıdır. Eğitim, öğretimden önce gelir. Eğitirken öğretirsiniz ki bu insanın yaşantısına sinmiştir. Nasıl yaşıyorsanız, konuşuyorsanız, giyiniyorsanız nesliniz de öyle yaşar.

Aslında dönüp durduğumuz nokta, içinde bulunduğumuz iklimin farkına varmak için. Yaşadığımız iklim-coğrafya-tarih-kültür ve medeniyet hepsi birbirinin mütemmimidir. Kültürel miras bütünüyle bu hareketliliklerden beslenerek birikimini sağlar ve insanlığı- toplumunu sular ve bir medeniyet inşa etmiş olur. Bunların içerisindeki en hassas olanıysa bedii sanatlarla, edebiyat, düşünce ve fikir alanlarıdır. İşte tam da burada duruyoruz ve diyoruz ki yaptığımız iş, söz, kelime, kelam, ifade, harf ya da bütünü bize verilen bir emanettir. Emaneti hakkıyla, uygun şekliyle kullanmak, inanmış olmanın alametidir. Uygun şekli ise, istikamet verici, uyarıcı, uyandırıcı bir üsluba sahip olması, kaygısı, endişesi, sevgisi ve coşkusu olmalıdır. Şiirde dâhil olmak üzere bütün sanat alanları dahası insanın muhtaç olduğu bütün alanların ödevi budur. Birikimler bilgelik kapılarını açar. O kapıdan içeriye girmek için, bilge insanların sofralarında oturup, uslanmak, ehlileşmek, edepli hale gelmek, ahlak sahibi olmak gibi ödevleri bizlere hatırlatır- hatırlatma yollarını öğretir dergiler, kitaplar, atölyeler. Böylesine mühim yüklerin alındığı bu mekânlarda medeniyetimizin kaygısı taşınmalıdır. Her eylemin mutlak surette bir hesabı, sorgusu olacağı asla unutulmamalıdır.  Tahlili yapılan eserin, yani hikâyenin, denemenin, şiirin ya da her hangi bir kitabın sorumluluk yüklediğini bilmek, sözü ona göre kullanmak, var olan vergilerin teşhisini yapmak, kırıp dökmeden el vermek, yol gösterirken yol öğrenmek, üzerimizdeki vaz geçilmez birer emanettir.

Uzun uzadıya yazılması gereken konular, insanı ilgilendiren her şeydir. Konuyu fazla dağıtmadan bir öze dönüş, bir muhasebe yapma gerekliliğidir. Bunu her birey, mutlak surette gün boyu yaptıklarının da muhasebesini yapmalıdır. Plansız, projesiz, hazırlıksız yola çıkılmaz. Lüzumlu olacak her ne varsa, her birisinin tedariki yol boyunca kendisini gösterecektir. Her tanış olduğumuz ferdin, bize yüklediği yük ve sorumluluk aynıyla karşımızdaki içinde geçerlidir. Okumalarımız bize bunu söylüyor. Yazdıklarımızın nasıl ki verilecek bir hesabı varsa, konuştuklarımızın da, yapıp durduğumuz eylemlerimizin de bir hesabı-sorgusu vardır.

İnsanın yeryüzündeki yürüyüşü, asaletini yansıtır. Sözleri eylemlerine işaret eder. “Ay Saati”, çocukluk yıllarımızdan bu yana edindiğimiz bütün bilgilerin, hallerin, davranışların, okumaların, yazmaların saatidir. Bu saat, ömürdür. Tik tak, tik tak yürümeye devam ediyor. Her tik takında bir adım daha yaklaşıyoruz döneceğimiz ebed kapısına. O kapıdan içeriye girdiğimizde buradakilerin hesabı tek tek sorulacaktır. Bu bilinç içerisinde yazmanın, resim yapmanın, şiir söylemenin, bildiklerimizi aktarmanın gerekliliği asıl itibariyle ebed yurdunun ebedi hazırlığıdır.

Ay Saati”, insanı vakte hazırlar. “Vaktin sahibine muhtaç” olduğumuzu hatırlatır. “Ay Saati”, meselelere, kuran ve sünnet penceresinden bakarak inanmış olmanın vasıflarıyla mücehhez olmamızı öğretir. Dilimizi çözer, kendimizi idrak etmemizi sağlar. Dostluğumuzu pekiştirir. Yeryüzünde kıyam halinde mümin olmanın bilinciyle kitaptan baplar okur, tahliller yapar. Şiiri yeniden yorumlar. Sanatın ve insanın estetik dokusunun ortak olduğu bilincine eriştirir.

Elhasıl “Ay Saati”, tefekkürün, tezekkürün, teveccühün, teşehhüdün saatidir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

15 Temmuz / Seçime Dair / Fuat Sezgin / Ay Vakti
Bir Var Kalbinde Ateş / Nurettin Durman
Dünya Dediğin / Adem Turan
Uyan Ey Kalbim / Nurullah Genç
Bağışla Bizi Çocuk… / Özcan Ünlü
Tümünü Göster