savaş ve edebiyat

219
Görüntüleme

İsyanlarda… Bir Dünya… Adı Kırmızı…Çocukken, Dünyanın artık eskisi gibi olmadığını, eskisi gibi olamayacağını söylerdi dedem. Dedem ki çok savaşlar görmüş bir ulusun çocuğuydu; dedem ki babası savaştan dönmemiş, babası ki onunda babası hakeza… Atalarım, yani benim ceddim ki yedi düvele nam salmışlardır; at üstünde doğmuşlar, at üstünde kılıç sallamışlar, şeytanın ağzından girip, kıçından çıkmışlardır.Ben dostum savaşçı bir ırkın torunuyum.  Savaş dediler bana doğduğumda. Savaş; düşman yedi cihetten çevirdi evimizi. Şimdi kurtlar, kuzu postlarına bürünüp şehirlere indi. Artık savaş meydanlarda, uzak arazilerde yapılmıyor. Savaş içimize düştü, savaş şehirlerde. Savaş Samara’da, Kerbela’da, Felluce’de, Gazze’de, West Bank’ta, Kudüs’te… Şeytanın ordusunu kurdu tam tamlar; dünya Deccal’ı bekliyor. Ve biz silahlandık. Bize kalemşör der bazıları. Kurşunlarımız beyinlerine bir ur gibi işler, oradan bir virüse dönüşür ve  bunun antivirüs kürleri yok. Mikrop bir kere düştüyse içine savaşmalısın, ya da ölmeli…Savaşan kavimlerden, savaşarak doğan milletlerden büyük adamlar doğmuş. İyiler ve kötüler… Büyük şairler, büyük edipler, büyük hatipler, sanat erbabları, aşıklar gelip, beyaz atlara binmişler, güzel şeyler bırakıp, güzel yerlere gitmişler. Aliye İzzetbegoviç, namı değer Bilge Kral’ın Doğu ve Batı arasında İslam’ı ne güzel yansıtır şimdiki dünyayı. -Savaşlar olur, insanlar çarpışır ve ölür; fikirler kalır…- / Erol Köroğlu, İletişim yayınlarından çıkan  / Türk Edebiyatı ve Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) / adlı yapıtında 1914-1918 arası Osmanlı-Türk kültür tarihi, “gerek küresel tarih yazımında, gerek dahil olduğu ulusal tarih yazımında ihmal edilmiş [….] bir alandır” (18). Diyor. Bu noktadan istinbat ederek “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına yol açan belirleyici tarihsel olay” (19-20) olarak değerlendirdiği Birinci Dünya Savaşı’nı kültürel bağlamda inceleyerek bu alandaki bir boşluğu dolduruyor. “Propagandadan Millî Kimlik İnşâsına” alt başlıklı kitapta yazar, Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı-Türk kültür tarihindeki yerini edebî metinlerden yola çıkarak “sosyo-tarihsel” (20) açıdan yorumluyor.Çalışmada Birinci Dünya Savaşıyla ilgili metinlerin üretim mekanizmaları Avrupa’dakilerle karşılaştırılarak farklı toplumların algı ve tepkileri ortaya çıkarılıyor. Temel sorunsalını Miroslav Hroch’un ulus-devlet tanımı bağlamında oluşturan Köroğlu, savaşın Avrupa’da, özellikle de İngiltere ve Almanya’da deneyimlenme sürecini tartışıyor. Yazar, Avrupalı ulus-devletler ile Osmanlı’nın farklı siyasal, ekonomik ve kültürel özellikleri üstünde duruyor. “Savaşla ilgili edebî ürünlere baktığımızda Batı tarzı güçlü bir propaganda tavrını değil, sancılı bir ‘millî benlik’ oluşturma çabasını görürüz” (29-30) diyen Köroğlu, o dönemde oluşan “ulusal repertuvar”ın daha sonra “tekrar ele alınaca[ğını]” ve “anlamlandırılaca[ğını]” (30) belirtiyor. Yazar, çalışmasında savaş dönemi propagandası, bunun ideolojik temelleri, “vatanseverlik” nosyonu ve savaş sırasındaki edebî üretim üstünde duruyor. Kitabın birinci bölümünde İngiliz ve Alman savaş edebiyatı, propagandacılıkları açısından karşılaştırmalı olarak ele alındıktan sonra Osmanlı edebiyatının bu bakımdan başarısızlığının nedenleri tartışılıyor. İkinci bölümde, 1914 yılından önce şekillenmiş olan Osmanlıcılık, İslâmcılık, Batıcılık ve Türkçülük ideolojileri ikincil kaynaklara dayanarak anlatılıyor. Özellikle dördüncü bölümde Osmanlı’da o dönemde fazla gelişmemiş olan sinema ve fotoğraf sanatlarının savaş propagandası için nasıl kullanıldığı ele alınıyor.Köroğlu, o günlerde çıkmaya başlayan Harp Mecmuası ve Yeni Mecmua dergilerinde yayımlanan polemiklerin söylem analizini yaparak millî kimliğin inşa sürecini irdeliyor. Örneğin, Azerbaycan’ın Osmanlı hükümetinden öğretmen istemesi üzerine Halide Edib ile Ziya Gökalp arasında yaşanan tartışma, devrin düşünce yaşamının somut örneklerle sergilenmesini sağlıyor. Beşinci ve altıncı bölümlerde yazar, edebî üretimi şiir ve düzyazı bağlamlarında ele alıyor. Şiire odaklanan bölümde Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Mehmet Akif Ersoy ve Abdülhak Hâmit Tarhan’ın şiir kitapları ile bunların yayımlanma süreçleri değerlendiriliyor. Kitabın altıncı bölümünde savaşla ilgili düzyazı yapıtlarına genel bir bakıştan sonra metinler kurmaca ve kurmaca dışı olmak üzere ikiye ayrılıyor. “Kurmaca Dışı” başlığı altında Cenap Şahabettin, Rıza Tevfik, Süleyman Nazif ve Falih Rıfkı’nın gazete ve dergilerde yayımlanan makaleleri değerlendirilirken “Kurmaca” başlığı altında tiyatro oyunları, öyküler ve romanlar ele alınıyor. Bu bölümde Türk edebiyatı antolojilerinde adı pek geçmeyen Emine Semiha ve Salime Servet Seyfi adlı kadın öykücülere dikkat çekilmesi kitabın önemli katkıları arasında. Erol Köroğlu’na göre, kitapta ele alınan edebiyatçıların ortak noktası, “İttihat ve Terakki yönetimi, Türk milliyetçilikleri ve Birinci Dünya Savaşı’nı farklı biçimlerde algıladıkları halde, devletin ve milletin bekası konusunda ortak bir vatansever tavır sergilem[eleridir]” (430). Köroğlu, propagandanın “durağan bir düşünsel temel”e (386) dayanması gerektiğini belirterek bundan yoksun olan Osmanlı millî kültür geleneğinin içinde yetişen yazarların metinlerindeki tutum farklarını vurguluyor. / (1)Hal bu iken, Şeref Akbaba Abimiz Savaş ve Edebiyat başlığı üzerinde yoğunlaştığını bildirince, uzun zaman önce Filistinli kadın yazar Cihad er-Recbi’nin kaleme almış olduğu -Direniş Öyküleri- (2) başlıklı kitabından altını çizdiğim o vurucu, o iç paralayıcı ifadelerini sizlerle paylaşmak istedim. Kuşkusuz bunda kitabın tercümesini başarıyla kotaran Mustafa Genç’in de büyük emeği var. Kitap, Ocak 1997 de Özgün Yayıncılık tarafından Türk okuruyla buluşmuş. Kitabın başka baskısı yapıldı mı bunu bilmiyorum.Yazarın / Filistin El-Müslime/’den yayıncısı, kitabın girişinde önsöz mahiyetindeki yazısında, yazardan kısaca bahsediyor. Bunlardan dikkatimi çekenler: /Cihad er-Recbi’nin iki öyküsünü yayınladık. Onun erkek olduğunu zannediyorduk. Ne var ki “Cihad” isminin ülkemizde hem kadın hem erkeklere verildiğini bilmemize rağmen, kadın olabileceği ihtimali aklımıza hiç gelmedi. Doğrusu böyle bir isyan kasırgasının  bir kadından sadır olabileceğini hiç düşünmemiştik…/  /Bu öykü dizisinde siyaset ve devrim var. Bunun ötesinde gerçek bir yaratıcılık, harikulade bir sanat ve üstün bir felsefe var. Zira fiilen siyaset, entelektüellik paradoksunu kırmakta ve yazarın gerçek derdinin vatan meseleleri olduğunu ilan etmektedir. Birileri buna siyaset veya ideoloji yahut başka bir isim derse de durum değişmemekte; özünde vatan sorunlarını taşıyan ve temelde bu vatan insanlarının özgürlük ve kurtuluşunun ta kendisi olan vasfı kaybettirmemektedir…/  /Bu eserde beni en çok cezbeden şeyin satırlar arasındaki felsefe olduğunu söylersem herhalde abartmış olmam zannediyorum. Bu felsefe, kargaşaya sebebiyet veren bir felsefe değil. Aksine -mutasavvıfların ulvi manalar yüklü yoğun ifadelerindeki gibi sehl-i mümteni tarzı bir felsefedir…/Yazarda beni en çok çeken, kullandığı kelimeler ve bunun yürekte bulduğu geri dönüşümü, yankısıydı.  Şiirsel bir dille öykülerini ören yazar, savaş ve esaretin düşünce-algı dünyasında, mefkuresinde oluşturduğu kırılmaları, isyanları, hıçkırıkları ve haykırışları başarıyla taşıyor tümcelerine. İşte altını çizdiklerim: İlk öykü Sürgün başlığı adı altında, İsrailli bir şairin şiiriyle başlıyor: /İdyit’le olan konuşmamızda/ /Bir neticeye varmıştık:/  /“Savaşmalıyız, öldürmeliyiz herkesi/ /Kendilerine bir vatan arayan/ /ve öldürmeliyiz  vatanımız olsun için/ /Nehirden nehre kadar uzanan”/ İsrailli Şair Absalom Kor, 1982…Sonra Cihad er-Recbi’nin cümleleri teker teker, gafil avlıyor yüreğimi: /Parmaklarına üfledi ve ardından gülümsedi. Evet bunlar onun nefesiydi! Her şeye rağmen hala canlıydı! Suskun duvarlara, sessizliğini çözebilmek çabasıyla çocuk gibi yaklaştı, dudaklarıyla dokundu ve başını dayayıp ağlamaya başladı…/ / –Topraklarımıza geldiğinizde her şeyimizi bizden aldınız. Çocukluğumuzu bile!/ /–Ve iki de kız kardeşin… Biri dokuz yaşındayken kuyuya düştü ve öldü, diğeri ise annenle beraber Gazze’de yaşıyor. Adı ne onun Muhammed? -Ölüm!/ /Babası onu çok konuştuğu için döverdi. Fakat bu adamlar, konuşması için neredeyse öldüreceklerdi onu! Bir garip dünya… İçindeki tek mantıklı şey ölüm!/ /–Ben senin bir kız arkadaşın olmadığına inanmıyorum? -Bizler, güzel düşlerin ücretine sahip değiliz!/ /–Askerleri sıkıştırmaya sizleri kim sıkıştırıyor? -Sizler! Sokaklardaki varlığınız, insanların başına dikilmeniz, gözleriniz, ayaklarınız, çocuklarımıza doğru gitmeyi yol edinmiş olan kurşunlarınız; kan, zulüm. İşte tüm bunlar bizi taş atmaya zorluyor. -Çocuklarınızı askerlerin kurşunlarına hedef bırakan sizlersiniz, onlara karşı koyuyor, eziyet ediyorsunuz. Böyle bir durumda da askerin kendini müdafaa etmesi en tabii hakkıdır. -Demek öyle! Askerin kendini müdafaa hakkı var da tüm bir halkın kendini müdafaa hakkı yok, öyle mi?/ Bu bahiste bir parantez açmak istiyorum (Filistinli bir akademisyen ve Gazeteci olan Cemal İsmail, üniversite eğitimini ve akademik kariyerini Pakistan’da yapmış, uluslar arası basında özellikle Üsame Bin Ladin ile 9/11 Eylül saldırıları öncesi yapmış olduğu dört röportajıyla tanınan bir isim. Bunun yanında Filistin menşeli Cihad dergisinde, Ruslara karşı Afganistan’da ilk başkaldırıyı başlatan Abdullah Azam’ın ve daha bir çok uç dergi ve gazetelerde çalışan yazar şu anda Pakistan, İslamabad’da Abu Dabi televizyonun temsilciliğini ve El-Hayat Gazetesinin yazarlığını yürütüyor. Geçen yaz Vatan gazetesinden Ruşen Çakır’ın kendisiyle yaptığı ayak üstü, kısa röportajdan sonra, geçtiğimiz günlerde Vakit Gazetesinden sevgili arkadaşım Adem Özköse’nin kendileriyle yapmış olduğu uzun soluklu röportajda tercüman olarak bulunmuştum. Konuşmasının bir yerinde Adem’in Cemal İsmail’e yönelttiği -Filistin’deki intifada, başkaldırı mücadeleleri- sorusu üzerine İsmail şöyle bir cevap veriyor ve çok etkileyici, felsefesi olan bir cevap: “Yıllardan beri halkımız, kadınlarımız, çocuklarımız ve erkeklerimiz özellikle West Bank ve Gazze bölgesinde İsrail güçleri ile mücadele ediyor. İsrail bugün dünyanın en sıkı güvenlik önlemlerinin alındığı bir bölge ve yine dünyanın en üst askeri ve silah güçlerinden birisine sahip. Sürekli sokaklarımıza yeni barikatlar, kontrol noktaları kuruyorlar.  Bugün uluslar arası hukuğu baz alarak olayı masaya yatırdığımızda, West Bank ve Gazze bölgesi İsrail güçleri tarafından resmen, zorla tüm uluslar arası hukuk sistemi çiğnenerek işgal edilmiştir. Bu tüm dünya hukuk sistemlerinde suçtur. Ve şimdi biz Filistinliler olarak işgal altında bulunan topraklarımızı savunmaya kalktığımızda ve topraklarımızı işgal eden düşmanı yine kendi topraklarımız içinde öldürdüğümüzde Avrupa ve Amerika’da terörist ilan ediliyoruz. Oysa ağır silahları ve tanklarıyla İsrailliler çocuklarımızın ve bizim cesetlerimizi, işgal altındaki bu topraklarımızda çiğnendiğinde, İsrailli askerler kendini müdafaa etmiş sayılıyor Batıda. Yani bizler kendi topraklarımızda hem teröristiz hem işgalci!!! Bu nasıl bir uluslar arası hukuk, bu nasıl mandalitedir???!!!”)Sürgünden, kaldığımız yerden devam: /–Ya annen, onun durumu ne olacak Muhammed? -Annem sevgililerini kaybetmeye alıştı artık…/ /Vatan! Korkakları cezbetmeyen bir hayal, kalitesiz bir zamanda müthiş bir sözcük!/ /–Sen de sürgünde yaşayacaksın. Hepiniz sürgün yaşayacaksınız. Gözlerimiz mezarlarınız olacak…/ /Ertesi gün, Muhammed sırtını hapishaneye dönüyordu. Hapishaneden çıkan herkes adımlarını yeniden atıyordu, Muhammed hariç. Adımlarını hapishane kapısında bıraktı ve ayaksız yürüdü…/Kitabın ikinci öyküsü -Kim İçin Taşıyoruz Kurşunları?- ile devam ediyor: /Ve nargile! Hayallerinden bezmiş babasının nefeslerini parçalayan şu aptal şeye yazıklar olsundu./ /Sınırlar! Yazıklar olsun Muhammed’in ayakları ucunda yatan kum taneciklerine. Yazıklar olsun ölüme ve deliliğe./ /Bir bilsen anacığım, dikenli teller ardında ve ölüm haykırışları arasında ağlamanın ne kadar lezzetli olduğunu… Evet bir bilseydin bunu, korkuyu öldürür peşimden gelirdin; beraber oturmak için, sen ve ben… Hayallerimize sımsıkı sarılıp ağlardık. Zira gülerek ölmemeye yemin ettim anacığım!/ /İnsanın kulaklarından uzakta yaşaması ne kadar da güzel şeymiş…/ /–Bize lanet okuyan; çamura delicesine tükürüp, bedenlerimizin mekânın pisliğine katılmasını kabul etmeyen kurbağaların gözlerini asla affetmedim./ /–Bırak ta her şeye yeniden başlayalım. -Hayat bir kere başlar!/ /İntifada! Taşlar ve çocuklar… Zırhlı araçlar, koşuşan küçük ayaklar ve ardı sıra kovalayan koca postallar!/ /–Bu kurşunları niçin taşıyoruz?/ /Peki niçin taşıyoruz bunları ha, söyler misin? -Bizim görevimiz sınırları korumak, siyaset bizim beceremeyeceğimiz bir şeydir dostum!/ /Askerlerin gözleri, birçok adamın sınırı geçtiğine yemin ederken, Aldulcebbar’ın gözleri, geçenin sadece Muhammed olduğunu ilan ediyordu suskunluk içerisinde./ /Ve kelimeler… Kurşunların şiddetle çığlığını attığı kelimeler…/ / “Onları titrerlerken bir görmeliydin Muhammed… Bahse varım sen onların birçoğunu öldürmüşsündür… Onlar ölümün tadını bilmezler dostum!”/Kitabın üçüncü öyküsü, -Sürgündekiler- : /–Niçin biz buradayız Izz dede? Niçin ha? -Orada olmamak için!/ /–Kuşatma altında boğulacak gibiyim. -O halde sen kuşatma ol! -Ama nasıl? Anamın gözyaşları ardım sıra gelirken nasıl? Ben sürgünle cezalandırılacak bir şey yapmadım ki… Namaz kılmak için mescide gider, çocuklara Allah’ın kitabını öğretirdim sadece. Ben yolları kapatmadım ki, bir devriyeye de saldırmadım, askerlerine de ateş açmış değilim! Keşke evime döndürseler beni, bir saat bile olsa yeter, fazlasını istemiyorum… -Yaptıklarına pişman mısın peki? -Yapmadığım her şeye pişmanım!/  /–Şu an hepimiz yalnızız. Toprak ve hava, korkak bir güneş, çığlık atan bir yağmur ve bizi şevkle arayan kurşunlar: İşte sürgün dediğin budur Izz dede…/ /–Peki ya dönemezsek? -Kolayı var, şu birkaç metrelik yerde bir devlet kurarsak, yahudiler oradaki Filistinlileri bize gönderecektir…/ /–Onlar öfkeyi bilmezler mi ki? -Onlar öfkenin faturasına katlanamazlar!/ /Damarları titremedi, fakat kanı, kıvrım kıvrım aktı gitti vatana doğru; toprağı gazapla sulamak için! 25.12.1992/Dördüncü öykü, -Yabancı Değiliz Biz- : /Suskunluk, soğuk sözcüğün çölünde yalnız başına yolculuk eder./ /Korkak köşelerde askerler…/ /İçinde bas bas bağıran kelimeleri yutkunurken, şaşkın bir sedanın dişlerini kırıp geçtiğini hissediyordu. (Bütün pencerelerden zillet rüzgarlarının estiği bir ortamda, vatan nasıl olurdu da sıcak damarlarda donup kalabilirdi? Nasıl?/ /Aradaki mesafeyi unutman için gözlerini asfalttan uzak tut. Halanı düşün, şu an hasretten yanıp tutuşuyordur zavallı. Eski ahşap kapıya doğru atılacak küçük bir adım, ulaştığımızı ilan etmiş olacak. Sana doğru yaklaşan yüzler, yüz hatlarına ekeceğin bir tebessüm bekliyor. Tereddüt etme Rimah, canlandır bunu zihninde. Vatanla ilk defa karşılaşıyorsun…/ /–Heybet süslü bir kubbe! -Kudüs bu anne… Kudüs! İşte orada. Kubbetü’s Sahra…/ /Vatanın bir aydınlığı vardı. Rimah bunu, hatıralarından ve korku ile isyan arasında geçen hakiki açlığın yaşandığı günlerden bahseden halasının gözlerinde görebilmişti ancak./ /Cemal, bu çocuk gibi davranan, taş duvarlara el sürüp mahzun şekilde öpen kıza, şefkat dolu ve biraz da alaylı bir tebessümle bakıyordu. -Hepiniz sürgündesiniz… Vatan karşılığında anılarınızı satın alıyorsunuz!/ /–Vatan, yalçın bir tepenin zirvesinde şekillenip, parçalanmış yüreğin bölmeleri arasından geçmeye izin veren yabancı bir kelime haline gelmişse, onu nasıl koruyabiliriz ki? Hüzün yitik istasyonlarımızın sonuncusu olduktan sonra bağırmanın alemi ne, niçin yaralı bir vatanı istiyoruz ki? -Bunlar, sürgünü büyük bir istasyon yapan şeyler; geleceği aralayanların bütün çizgileri erir bu potada. Vatan size göre hüzün ve korku. Ama biz onu cengaver bir kelime, öfkeli bir taş ve sabrı kuşanan bir ana bilmişiz. Siz vatan hakkında ne biliyorsunuz ki mahiyetinden bahsedebilesiniz?! Siz en iyisi mi, bütün endişelerinize rağmen bu suskunluğun mazereti olabilecek sancılar arayın…/ /Kim demiş vatanı sevmek için illa da içinde doğmak gerekir diye? Eğer gurbetin bizde farklı bir kimlik yarattığını zannediyorsan aptalsın sen! Çünkü biz, içinde doğacağımız bir vatan bulamazsak içimizde doğururuz onu…/ /Yufka yürekliydi; tıpkı uyuyan taraçalardaki çiçeklerle oynaşan fecir gibi./ /Kudüs’te hayat, yaşlı bir dansöz gibi görünür./ /Hakikat paslı bir çivi gibi arada bir yerde duruyorsa, iradeyle ideal arasındaki mesafe o kadar uzak ki!/Kitabın en sevdiğim öykülerinden biri olan beşinci öykü -O da Artık Bir Filistinli- Avrupalı bir karı ve kocanın, Filistin’de gazetecilik yaparken, İsraillilerden gördükleri ve maruz kaldıkları zulümler ve dünyanın sessizliği karşısındaki öykülerini anlatıyor: /Taştan silahlarla, hayaller adil olmayan bir savaşta ölüyor./ /–İnan bana. Onların o küçük taşlarının böyle bir güce sahip olduğunu bilmezdim. Fakat asıl güç onların gözlerinde saklı. Tozlar, korkutmuyor gözlerini./ /–Fakat hayatı sevmeleri ayıp değil ki! -Kişinin, başkasının hayatını yaşamak istemesi zulümdür./ /–Hiçbir şey… Kırılan kemikler, diri diri toprağa gömülen insanlar, kalın sopalarla dövülen başlar… Hiçbir şey, ölümden başka hiçbir şey yok buralarda; ölüm de bedelsiz zaten./ /Küçüğün bakışlarından korkan askerler, tutup dövmeye başladılar onu. Halbuki fecr aydınlığından daha masumdu çocuk. Askerlerin sevmediği fecrden!/ /–İnsan gerçekleri nerede olsa görebilir. Ama burada yaşayabilir ancak./ /Keti direnişçi çocuklara yetişip kendisini şaşkın bir şekilde izleyen çocuğun gözlerine baktı. Yavaşça yanına yaklaştı. Bir an olsun korkak veya tedirgin olduğunu hissetmemişti bile. Kana ve taşın topraklarına bulanmış o küçük ellerinden tuttu ve bir öpücük kondurdu alnına. Küçük direnişçinin huzurunda ne kadar zayıf kaldığını hissettiren bir öpücüktü bu. Daima taktığı ve sahip olduğu en değerli şey olduğuna inandığı gerdanlığını çıkarıp küçüğün boynuna astı ve hüzünle baktı ona. Çocuk da, kendini Keti’nin gözlerinden kaçırdı, yere doğru eğildi, küçük bir taş alıp ona verdi. Onun da en değerli hediyesi buydu işte…/ /Bağırıyordu Keti, küçüklerle beraber yerden taş alıp askerlere atıyordu. Kocasının kanı ve küçüğün bedeni için intikam almaya başlıyordu artık. O bir Filistinli olmuştu. O da artık bir Filistinliydi…/ Necip Fazıl’ın anlamlı dizeleri geliyor aklıma sonra : /Sapan taşlarının yanında füze,/ /Başka alemlerle farkımız bizim…/Altıncı öykü, -Kara Kanlar-: /Bu oyunu onlar seçmemişti, aksine oyun onları seçmişti sanki. “Yahudiler ve taşların çocukları” oyunu!/ / “Yahudi, çocukları öldürüyor. Allah ise çocukları sever. Biz de Allah’ı severiz, yahudiden nefret ederiz.”/ / “Onlar kabirlerini deşmeye başladılar. Kabirleri burada Amr, senin gözlerinde. Keşke bir anlayabilseydin o küçücük ellerini sakinleştiren huysuz şeyi. Haydi Amr… Uzaktan vuran taş ol artık, bırak çığlıklarını işitsinler, sen onlardan daha güçlüsün Amr. Çünkü sen Allah’ı seviyor, onlardan nefret ediyorsun!/ /Postalları ve hatta elleri, yani onlara ait her parça o çocuğu kovalıyordu./ /–Onu öldürdüm! Gördün mü babacığım? Öldürebilirim onu, bak görüyor musun kara kanları nasıl da evi doldurdu! Yahudinin kanı karadır babacığım! /Yedinci öykü, -Hırsızlar-: / Üzerine doğrultulmuş silahın namlusuna baktı ve alaylı bir tarzda kendi kendine: “Tarihi ancak güçlüler yazabilir, tek başlarına gölgede oturanlar ise o tarihi okurlar sadece..!/ / “Kitaplar her zaman gerçeği söylemez. Bazen bir tek sözcüğün birden fazla yüreği vardır. Dikkatli ol, senin içinde atıp seni öldürebilir!/ /Ama ben okuduklarımı bizzat kendi gözümle okuyorum, yazarının gözüyle değil./ / “Göğüslerimizden söküp akıttıkları kan sellerini kim kurutacak? Vücudumuzu kurşunlarla kirleten ellerle kim tokalaşır ha, söylesene?!”/ / –Farz et ki bir adamın evine hırsızlar girdi ve evden çıkmak istemediler. O adam da onlara evini paylaşmayı teklif etti ve sonra da ailesine: “Hırsızlarda dahil, yaşamak herkesin hakkı” diyerek gerekçe gösterdi! -Evin yarısı, hiçbir şeyin kalmamasından iyidir. -Hayır, ya ev ya ölüm. -O zaman ölümden başka bir şey kazanamayız. -Eğer ölümün karşılığı o hırsızların çekip gitmeleri olacaksa hiç önemli değil./ /–Barış, savaş yapmaksızın hakkını tam olarak alabilmendir. Onun için şu an yapmakta olduğun şeyleri “Barış” dışında nasıl adlandırırsan adlandır!/Sekizinci öykü, -Denizler Bile Usanır Renginden-: /Süfli şeyleri olmayan bir hayat, asla renkli olamaz!/ / Gençleri gece atıyorlardı; annelerin çığlıksız gözyaşlarıyla gömülen cesetler olarak. Karanlık, mezar gibi mekanı kaplıyor, ölülerin paramparça yüzleri de, dirilerin gözlerinden korkuyla kaçıyordu./ / “Eğer vatan herhangi bir şeye benzeseydi, onun için ölmezdik.”/ / “Beşşar’ın gömleğini bırak. Beşşar dönmeyecek, babam dönmeyecek, Faris dönmeyecek. Bütün gidenler dönmeyecekler…”/ /Sokağa çıkardı. Elinde küçük bir sapan vardı. Yüzünü de poşuyla örterdi. Belki de dönemeyeceğini bilirdi. Annesinin gözlerindeki korkuyu görmeyi severdi. Onu annesine soran askerin yüzüne karşı, kuvvetli bir çığlık!.. Bir defasında askerler geldiğinde evden kaçmıştı. Yakalayamadıkları için kardeşi Yusuf’u öldüresiye dövmüşlerdi. Çıtı bile çıkmamıştı annesinin. Yusuf’u elleri arasından çekerken: –Beşşar burada değil, başka birini cezalandırıyorsun sen! -Öldüreceğim bu küçüğü. -Ne duruyorsun öldürsene. -Korkmuyor musun yani? -Eceli gelmemişse ölmez…/ / “Bak yavrum, Beşşar onları sıkıştırdığı için seni dövüyorlar; sen de onları sıkıştır kardeşin Nasır’ı dövsünler, tamam mı?”/ /Namaz müthiş bir şey! Dertlerini korkusuzca atabilmen, başını koyduğun yeri ıslatacak kadar ağlaman. Allah’ın nimetlerinin başka bir rengi bu. Sabra davet eder seni; gökyüzü namazına ve niyazına uzantı olsun için, gözlerine gazabı ekmek için. Nihayet hüzün, sende sekinetle ıtırlanmış bir gölge haline ve seni devam etmeye zorlar!/ /Güzel şeyler, ne kadar toprakla örtülürse örtülsün ölmez./ / “Yüreğin yüzünden daha güzel değilmiş Beşşar!”/ /–Ama direnirsek canımızı yitireceğiz. -Şerefimizi yitirmekten iyidir…/ /Filistin günleri kaplumbağa gibi yürür; eşyaya derinden bakar, mesafe ne kadar uzarsa uzasın ve zamanın çizgileri ne kadar değişirse değişsin mutlaka hedefine varacağını bilir./ / “Aksa’ya saldırıyorlar. Mabedi dikecekler. Filistinli kanlar, o kutlu toprağı, ayaklarının pisliğinden temizleyecek!” / / “Niçin sadece biza ölüyoruz ki! Evet, taşlarımız onları öfkelendirmiyor, korkutuyor hatta kurşunlarını bile harekete geçiriyordu ama öldürmüyordu işte… Ölenler sadece bizdik…”/ /Gözyaşlarını sildi ve yerden bir taş kaldırırken kendi kendine: “Kaldık dört kişi!!” diyordu…/Dokuzuncu öykü, -Öfke Kuşatır Vehimleri-: / –Namaz kılarken kalp atışlarını bir düşün, o zaman anlayacaksın ki barış, vahdetin karşılığıdır!? -Vahdet, ucuz bir hayal. Ancak fakirler iltifat eder ona. Seninle ekmeğini paylaşanı hiç gördün mü sen? Ruhunun potasında eriyenlerin hepsi, açlığını paylaşıyorlar sadece. Sense kırıklığınla oyalan dur bakalım. Cesur adam! Hezimetine gül istersen. Zira sadece hezimet bizi yek vücut haline getiriyor ve giyotinimizi arıyor./ / “Hayatın sadece sana ait bir gölge olduğu bir anda ölmen ne kadar zor. Ne kadar da çetindir ölüm, kokuşmuş cesedine annenin istiğfarıyla aydınlanmış bir kefeni veya mezarı bulamayacaklarını bilmiş olduğun bir zamanda!”/ /Kafatasları düşündü, portakal ağaçları üzerinde yükselen. Yolları örten bir kan seli ve kulakları dolduran bir çığlık, yanık bağrıyla, eşyanın sonuna doğru kaçanlardan arta kalanları öldürüyordu./ /Kelimeler işte! Dile getirdiğimizde kendimizi kahraman zannettiğimiz kelimeler. Ama ne yazık ki güçlü ellerin yaptığı şeylerin hiçbirini değiştiremeyeceğini unuturuz./ /Zira ölü bedenindeki tek diri parça, diliydi./Kitabın onuncu öyküsü, -Vatan Onların Gözyaşlarından Daha Büyük-: /Güneşe yeni bir iplik bağlamak için vücudunun geri kalanını da satan bir fahişe duydun mu sen hiç? Ne var ki karanlık, fecrin ufuğunda dağılırken güneşin bir iple çekilemeyecek kadar büyük olduğunu unutmuştur!/ / “Kaçış ahmakça bir hareket, biliyorum. Kendini aldatmayı becermiş ve korkaklığından yiğitlik üretmeyi başarmış bir adama yaraşmaz!”/ / “Bizden başka kim, karşılığında ihanet gördüğü bir sabırla düşmanına karşı koymuştur ki?! Kim var ki bizden başka, hakikatın bedeninden çirkin vehimler dokuyarak onu tek başına kutsayan ve sabırla koruyan! Aptallar gibi tepe üstü duruyor ve dünyanın artık eskisi gibi olamayacağını kendimize telkin ediyoruz!”/ / “Alaylıca kusabilmek için yutkunuyorduk suskunluğumuzu. Bu sebeple gardiyanlar küplere biniyor, faturasını ise vücutlarımız ödüyordu.”/ / “Siz hapishane dışında -irade haricinde- her şeye sahiptiniz! Şeref ve izzet fısıltıları bile ürkütüyordu sizi. Ve ecelin sizi bize doğru çekmesinden korkuyordunuz. Fakat hapse rağmen, gözlerinizde yegane özgür kimseler bizdik! Ama susuyordu buz işte. Bedeli yalnızca biz ödeyelim diye! Hüzün ve öfkeden dem vuruyor, çehrelerinizde tepki gölgeleri çiziyordunuz. Ama ne çare ki, yüzünüzün susmasını isteyen ilk silahı gördüğünüz anda da çil yavrusu gibi dağılıyordunuz…”/ “Devrim” kurtuluşun gerçek arzusudur. Kitaplar -kelimelerle başlamış olmasına rağmen- bu kelimeyi söyleyemezler./ /–Benim gibi çıkacaksın hapisten; mezar arayan bir cesed! Ve sokakların senin adına bir matem anıyla dolup taşmadığını göreceksin. Hatta uğrunda feda olduğun kimselerin bile soğuk gözyaşlarından başka bir şeyleri ulaşmayacak sana. -Olsun, vatan onların gözyaşlarından daha büyük./ /On birinci öykü, -Ahmet İzzettin-: / “Barış, kana karşılık kan satın almaktır!”/ /Hayan, gençlerin sokaklarda “Allah-u Ekber, Allah-u Ekber” diye bağırdıkları bir zamanda, dudaklarında şekillenen ve sonra da eriyen bir fısıltıdan başka bir şey değildi./ / “Yahudilerle bir arada yaşama konusu sadece bizi ilgilendirmiyor ki. Yarın, korkaklıklarının surları arkasına gizlenenler de bu durumla karşılaşacaklar ve kanla ıslanmış mazimiz unutulacak” “Aptallar! Kurşunları ancak bedenlerinde yüzerken hissedecekler. Oysa birçok kereler ıska geçecek kurşunlar!”/ / “Bu muydu imkansız denge? Bu muydu elemle örtülü mezarlarımızın damarlarını dolduracak olan kan? Ey şaşkınlığın gözlerinde uyuyan, nedir seni büyüleyen? Ey mağlup vatan! Ne bela indi yüreğinin yeşilliğine? Günler, yıpranmış kağıtlarımı çığlığa doğru iten bir delilikti bu halbuki. Her şeyi yitirdim. Hiç kimse sesimin, ağzımdan dışarıya çıkmasına izin vermiyor. Bütün gazeteler bir günah gibi dışlıyorlar beni…”/ / “Dönmeyeceğim sana. Zira pazarlık ayıbı, yüzümü hainliğe boyayacak, biliyorum!”/ /Başka kağıtlara yazdı yazacaklarını. Sonra kağıtları aldı ve dışarı çıktı. Birisini bir kahvehanenin sandalyesine, birisini kalabalık bir sokağa, birisini bir evin penceresine, birisini bir cami kapısına bıraktı. Ayağının bastığı her yere yayınlanması yasak olan kağıtlarını tek tek dağıttı. Her defasında kağıtlardaki ümitsizlik, eline doğru sürünüyor ve geri adım atmayı kabul etmeyen yüzlerce ses işitiyordu içinde. Yalnızdı ama güçlüydü; mahzundu ama öfkeliydi. Vatanı seviyordu…/Kitabın Son öyküsü, -Şehir Uykuya Daldığında-  “Bile bile hakkı batıla karıştırıp, gerçeği gizleme

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

zamanı gözlerinden yakalamak / Eyüp Azlal
yokoluşun cazibesinde yaşamı düşünmek / Necmettin Evci
yirmi beş ıssız gece-2 / Mazlum Civan
Yalnızlık Büyütüyor Seni Diyecektim / Nurettin Durman
yakındır / Alâaddin Soykan
Tümünü Göster