Ebu’l-Bekâ Er-Rundî’nin Endülüs Mersiyesi

74
Görüntüleme

Giriş

Ölenin ardından ağlamak, onun meziyetlerini sıralamak eski devirlerden beri bütün toplumlarda görülen bir gelenektir. Sevilen birinin kaybından dolayı müteessir olan insanlar, duygularını tarih boyunca çeşitli vesilerle dile getirmeye çalışmışlardır[1]. Başlangıçta rastgele terennümlerden oluşan bu gayret, zamanla estetik bir mahiyet kazanmış ve bütün dünya edebiyatlarında yerini almıştır. Ölüm karşısındaki tavrı ifade eden bu sanat faaliyeti, her kültürde şekilce farklı olmakla birlikte muhtevâ bakımından aynı olup bütün insanlığın ortak şarkısı konumundadır[2]. İslam öncesi Türk toplumunda ozanlar tarafından yuğ denilen törenlerde okunan şiirlerle Emevîler dönemindeki Harre Vak’ası’nın ardından yakılan ağıtlar içerik bakımından birbirinden çok farklı değildir. Lügatta “ölmüş bir adamın evsâf-ı cemîlesini ta‘dâdla vefâtından dolayı teessüfi mutazammın olarak tanzîm olunan nazm veya bu bâbda îrâd olunan nutuk, sagu”[3] şeklinde tanımlanarak ortak bir noktaya işaret eden tür, İslam öncesinde sagu ismiyle mezkur hususları dile getirirken, İslamiyet sonrasında mersiye adıyla yine benzer duyguların ifade aracı olmuştur. Bir başka deyişle, Alp Er Tunga sagusunu söyleyen dille Kanunî mersiyesini yazan kalem aslında aynı hüznü aynı hasreti taşımaktadır.

Önceleri sadece insanların ölümü üzerine kaleme alınan mersiye, zamanla değerli kabul edilen her şey için söylenir olmuştur. Edebiyat tarihimizde sevilen bir katırın yahut kedinin ölümü üzerine yazılmış mersiyelere rastlanmaktadır[4]. Fakat insanlar dışında en çok, sosyal ve kültürel hayatın dolayısıyla medeniyetin bir parçası olan şehirler için mersiye söylenmiştir. Bu açıdan gerek Türk gerekse Arap edebiyatı zengin örneklere sahiptir. Fakat şehir mersiyeleri doğu kaynaklı olmasına rağmen genelde batı bölgelerinde rağbet görmüştür. Türk edebiyatında daha ziyade Rumeli şehirleri için söylenirken Arap edebiyatında şehirleri ardı ardına düşen ve işgalciler tarafından harabeye dönüştürülen mağrib ülkelerinde bilhassa Endülüs bölgesinde gelişmiştir. Zira bu bölgelerde sadece insanların ölmesi ve şehirlerin harabeye dönmesi değil, bir medeniyet havzasının yitmesi söz konusudur. Dolayısıyla buralarda insanlardan ziyade şehirlerin ölümüne ağlanmış ve şehir mersiyeleri itibar görmüştür. Bunlardan birisi de Endülüslü şair, Ebu’l-Bekâ Sâlih b. Şerif er-Rundî (ö. 684/1285)[5] tarafından yazılan Endülüs Mersiyesi’dir. Yazıldığı günden beri tazeliğini koruyan eser, duygu yüklü olup “başlangıcı muhteşem sonu hazin bir medeniyet”in öyküsünü samimi bir dille anlatmaktadır. Bu makalede Ebu’l-Bekâ er-Rundî’nin mersiyesi incelenerek eserin hangi ahvâl içerisinde yazıldığı izah edilmeye çalışılacaktır.

Endülüs Mersiyesi’nin İncelenmesi

Orijinal ismi Risâü’l-Endelüs (el-Kasidetü’n-nûniyye fî risâi’l-Endelüs) olan[6] mersiye, kafiyesinin “nûn” olması sebebiyle Nûniyetü Ebi’l-Bekâ er-Rundî diye de anılmaktadır[7]. 665 (1267) tarihinde Endülüs şehirlerinin büyük bir bölümünün kaybedilmesi üzerine kaleme alınmıştır[8]. 42 beyitten oluşan eser[9], kaside nazım şekliyle, aruzun basit vezniyle (müstef‘ilün fâ‘ilün müstef‘ilün fâ‘ilün)[10] yazılmıştır. Genelden özele geçme yöntemiyle yazılan mersiyeyi, muhtevâ bakımından üç kısma ayırmak mümkündür. Her şeyin sonlu olduğunu, en güçlü sultanların bile yitip gittiğini, bunlardan ibret alınması gerektiğini belirten kısım (1-12. beyitler); Endülüs şehirlerinin başına gelen musibeti ve bundan mustarip olan unsurları anlatan kısım (13-27. beyitler); cihada davet eden ve kanlı trajedinin umumî bir tasvirine yer veren kısım (28-43. beyitler).

لِكُلِّ شْئٍ إذا مَا تَمَّ نُقْصانُ

فَلا يُغَرُّ بِطِيبِ العَيْشِ إنسانُ

“Her şey tamamlandığında eksilir, öyleyse insan hayatın güzelliğine aldanmasın” (1).

beytiyle başlayan mersiyenin giriş kısmında her şeyin bir sonunun bulunduğu[11], hayatın hoşluğuna aldanılmaması gerektiği[12], (iyi ve kötü) günlerin dönüşümlü olduğu[13], dünyanın hiç kimseye kalmadığı[14] ve keskin zaman kılıcına hiçbir zırhın dayanamadığı şeklinde ayetlere ve hadislere de telmihte bulunan genel kâidelere yer verilmektedir (1-4. beyitler).

  1. beyitten itibaren güç kudret sahibi olarak yaşadığı halde göçüp giden sembolik isimleri sıralayan şair, hiçbirinin bâkî kalmadığını, devletlerinin yerle yeksân olduğunu, dolayısıyla bu durumdan ibret alınması gerektiğini dile getirir. Bazıları “eyne’l-mülûk, ve eyne” şeklinde istifhâm sanatıyla zikredilen bu isimler; Arap emiri Seyf b. Zîyezen (ö. 575 [?]), Yemen kralları Âd, Şeddâd, Kahtân, Fars hânedânı Sâsân, Fars hükümdarları Dârâ ile Kisrâ (ö. 628), hazineleriyle meşhur Kârûn ve dünya mülkünün sahibi olan Süleyman’dır (5-12. beyitler). Burada zikredilen hususlardan bazıları hakkında kısaca bilgi verelim.

Seyf b. Zîyezen

Adına kahramanlık hikâyeleri yazılan Seyf b. Zîyezen, meşhur Ebrehe’nin oğlu Mesrûk zamanında Yemen’i Habeş istilâsından kurtarmış bir Arap emiridir. İktidarı yaklaşık iki yıl süren Seyf, 575 yılında kendisine hizmet için Yemen’de tuttuğu bazı Habeşliler tarafından doğduğu yer olan San‘a’da öldürülmüştür[15]. 4. beyitte zaman kılıcı karşısında bütün kılıçların köreldiğini söyleyen şair, bunu akabindeki beyitte İbn Zîyezen’in kılıcını zikretmek suretiyle pekiştirir (5. beyit).

وَيَنْتَضِى كُلَّ سيفٍ لِلْفناءِ وَلَوْ

كَانَ ابْنَ ذى يَزَنٍ وَالغِمْدُ غِمْدانُ

“İbn Zîyezen’in kılıcı olup iki kında olsa da her kılıç yok olmaya doğru gider” (5).

İrem Bağları

Hûd peygamber zamanında yaşamış Âd kavminin hükümdarı Şeddâd’ın cennete teşbih ederek yaptırdığı bahçedir. Tanrılık iddiasında bulunan Şeddâd, ordusuyla birlikte oraya giderken yolda ölmüş, bahçesi de viran olmuştur[16]. Bu hadiseye tehmihte bulunan şair, mersiyede “İrem bağları nerede? Âd, Şeddâd nerede?” diye sormaktadır (7-8. beyitler).

وأينَ ما شادَهُ شدَّادُ فى إرَمٍ

وأينَ ما ساسَهُ فى الفُرسِ ساسانُ

“Şeddâd’ın İrem’de kurduğu nerede, ya nerede Fars’ı yöneten Sâsân (hânedânı)?” (7).

Kârun’un Hazinesi

Musa (a.s.) kavminden olan Kârun, toprağı altın yapma sanatını öğrenmiş ve bu sayede çok zengin olmuştur. Hatta hazinelerinin sadece anahtarlarını bile güçlü bir topluluk zorlukla taşıyabilmiştir. Fakat kibirlenerek malının zekatını vermemiş, servetiyle birlikte yok olmuştur[17]. Edebiyatımızda zenginlik sembolü olan Kârun için şair, “hani Kârun’un meşhur hazineleri?” diyerek bu durumdan ibret alınması gerektiğini ifade etmektedir (8. beyit).

وأينَ ما حازَهُ قارونُ مِنْ ذهبٍ

وأينَ عادٌ وشدَّادٌ وقحطانُ

“Hani Kârun’un elde ettiği hazineler nerede, nerede Âd, Şeddâd ve Kahtân?” (8).

Dârâ ve Kisrâ

Keyâniyân sülalesinin dokuzuncu hükümdarı olan Dârâ, Büyük İskender ile yaptığı savaşta ölmüş ve nesli sona ermiştir. Sâsâniyân hükümdarlarından olan Kisrâ ise Hz. Peygamber’in tebliğini reddetmiş ve 628 yılında oğlu Şîreveyh tarafından öldürülmüştür[18]. Metinde “zaman Dârâ ile kâtilinin aleyhine döndü” diyen şair “Kisrâ’yı da hiçbir sarayın barındırmadığını” söylemektedir (11. beyit).

دارَالزّمانُ عَلى دَارا وقاتِلهِ

وَأمَّ كِسرى فما آواهُ اِيوانُ

“Zaman Dârâ ve kâtilinin aleyhine döndü; Kisrâ’yı hiçbir saray barındırmadı” (11).

Kasidenin girişinde zikrettiği umûmî kâideleri, dünyada makam ve servet sahibi olduğu hâlde zaman kılıcına dayanamayan şahıslarla örneklendiren şair, bu kısma son verirken rüzgarların, kuşların ve dünya saltanatının efendisi olan[19] Süleyman’ı anar ve “sanki Süleyman da dünyaya hâkim olmamış gibidir” der.

كأنمَا الصَّعْبُ لمْ يَسْهُلْ لهُ سَبَبٌ

يَوْماً وَلا مَلَكَ الدُّنيا سليمانُ

“Sanki günün birinde zorluğu kolaylaştıran hiçbir sebep olmamıştır ve Süleyman da dünyaya hâkim olmamıştır” (12).

***

“Devrânın acıları çok çeşitlidir, zamânın sevindirici ve üzücü anları vardır” (13) şeklinde bir genel kâideyle başlayan gelişme bölümü, “belâların hafifleten tesellileri vardır, ama İslâm’ın başına gelen belâların hafifletecek tesellisi yoktur” (14) anlamında ümitsizce bir beyitle devam eder. “Adanın başına tesellisi olmayan bir belâ geldi, acısından Uhud ile Sehlân dümdüz oldu” (15) diyerek asıl konuya giren şair, burada ülkenin sütunları konumunda olan ve bir bir yitirilen şehirleri sıralar. Belensiye, Şâtıba, Ciyyân, Kurtuba, Hıms (İşbiliye) gibi mekanların zikredildiği bu kısım oldukça duygusal bir atmosfere sahiptir. Şairin bu merkezleri önceden ziyaret etmiş, insanlarını tanımış ve yöneticilerine çeşitli vesilelerle kasideler sunmuş olması[20] mersiyeyi daha da etkileyici kılmaktadır. Söz konusu şehirleri kısaca ele alalım.

Belensiye

Bugün Valencia adıyla bilinen şehir, İspanya’nın üçüncü büyük kentidir. 95 (714)’de fethedilmiş, beş asır İslâm hâkimiyetinde kaldıktan sonra Aragon Kralı I. Jacques tarafından hıristiyan topraklarına katılmıştır (1238). Belensiye’de İslami döneme ait çok az eser kalmıştır. Bunlar arasında büyük kilise yakınındaki hamam kalıntıları zikredilebilir[21].

Şâtıbe, Ciyyân

Belensiye’nin 55 km. güneyinde bulunan Şâtıbe’nin fethi hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. 636 (1238)’da Belensiye’yi işgal eden Aragon Kralı I. Jaume (Jacques), 644 (1246) yılında daha önce kuşattığı Şâtıbe’yi teslim almıştır[22]. Mersiyede zikredilen şehirlerden biri de Kurtuba yakınlarındaki Ciyyân’dır. Şair, söz konusu şehirler için aşağıdaki beyti isti‘mâl etmektedir.

فاسأل بلنسية ما شأنُ مرسيةٍ

وأينَ شاطِبةٌ أمْ أينَ جِيَّانُ

“Mersiye’nin başına gelenleri Belensiye’ye sor, nerede Şâtıba hani Ciyyân nerede?” (17).

Kurtuba

Endülüs Emevîleri’nin başşehri olan Kurtuba, 92 (711) yılında önemli bir direnişle karşılaşılmadan fethedilmiş, 634 (1236) tarihinde Kastilya-Leon Kralı III. Fernando tarafından kolayca zaptedilmiştir. Şam özlemiyle imar edilen şehirde İslamî dönemden kalma Ulu Cami, Medinetü’z-zehrâ gibi önemli eserler vardır[23]. Şehir, mersiyede nice âlimin şanının yüceldiği ilim merkezi olarak anılmaktadır.

وأينَ قرْطُبةٌ دارالعلومِ فكم

من عالمٍ قدسما فيها له شانُ

“İlim merkezi Kurtuba nerede? Orada nice âlimin şânı yüceldi” (18).

Hıms (İşbiliye)

İspanya’nın güneyinde bulunan şehir, bugün Sevilla diye anılmaktadır. 93 (712)’te Musa b. Nusayr tarafından fethedilen ve Endülüs’ün ilk idari merkezi olan İşbiliye, Muvahhidler döneminde arûsu bilâdi’l-Endelüs diye tanınmıştır. Beş asır kadar İslam hâkimiyetinde kaldıktan sonra 646 (1248) yılında Kastilya Kralı III. Fernando tarafından ele geçirilmiştir[24]. Şehri, içindeki mesireleri, tatlı, dolu ve taşkın nehri ile anan şair bunları şöyle dile getirmektedir:

وأينَ حمصُ وما تحويه من نزهٍ

ونهرها العذب فياض وملآنُ

“Nerede Hıms (İşbiliye), içindeki mesireler, tatlı, dolu ve taşkın nehri nerede?” (19).

“Endülüs ülkesinin sütunları olan bu şehirlerin” (20) yitirilmesi öylesine acıdır ki, “Hanîf dini, üzüntüden âşıkların ayrılıkta ağladığı gibi ağlamakta” (21); “cansız olduğu hâlde mihrâblar, tahtadan yapıldığı hâlde minberler bile ağıt yakmaktadır” (24). “Çünkü camiler kiliseye dönüşmüş, içerisinde çan ve haçtan başkası kalmamıştır” (23). Bu acıyı görmeden yahut önemsemeden “vatanıyla böbürlenenlere Hıms’tan sonra kişiyi gururlandıracak vatan mı var?” (26) diye seslenen şair, bu kısmı derdinin onulmazlığını ifade ederek şöyle tamamlar.

تلكَ المُصيبَةُ أنْسَتْ ما تَقدَّمَها

ومالَها مع طولِ الدّهرِ نِسْيانُ

“Bu musîbet kendisinden önceki belâları unutturdu, kendisi ise uzun zaman unutulmayacaktır” (27).

***

Mersiyenin son bölümüne “ey yarış sahasında kartal gibi ince Arap atlara binenler, toz karanlığında ateş gibi keskin Hint kılıçlarını taşıyanlar, memleketlerinde izzet ve güç sahibi olarak deniz ötesinde bolluk içinde çayırlarda eğlenenler!” (28-30. beyitler) dizeleriyle giren şair, burada kardeşlerinden özellikle Kuzey Afrika’da hüküm süren Merînîler’den yardım istemekte[25] ve Endülüs halkının durumunu tasvir etmektedir. Duygusal ifadelerin yoğunluk kazandığı bu kısımda, “izzetten sonra zillete düşen bir milletin, kendi evinde köle olan efendilerin, yavrusundan ayrılan annelerin, annesinden koparılan masum yavruların ve zorla kötü yola sürüklenen Meryem yüzlü kızların” resmi vardır (35-41. beyitler). Şair, böyle acılara İslam ve iman nurundan nasibi olan kalbin dayanamadığını söyleyerek kasideye nihayet vermektedir.

لِمِثْلِ هذا يذُوبُ القلبُ مِن كَمَدٍ

إن كانَ فى القلبِ إسلامٌ وإيمانُ

“Böylesi acılar için kalp üzüntüden eriyor, varsa eğer kalpte İslâm ve îmân”. (42)

***

Samimi bir dille yazılmış olan mersiye, dilden dile aktarılmış, yıllar sonra bir elçi vasıtasıyla İstanbul’da II. Bayezid’e okunmuş[26], çeşitli vesilelerle tercüme ve tanzir edilmiştir. Türkçe tercümelerin ilki 1913 tarihinde Filibelizade Mehmet Nizameddin tarafından yapılmıştır[27]. İkinci tercümenin sahibi olan Sezai Karakoç kaside için şu manidar sözleri söyler: “İşte bu kaside, o günlerin, bir medeniyetin mersiyesidir. Muhteşem bir medeniyet ki, son sayfasını bu üstün kaside teşkil etmektedir. Son yaprağı budur. O medeniyeti gözden geçiren bir insan, bu kasideyi de okur ve kitabı kapar. Böyle bir medeniyete lâyık bir mezartaşıdır bu”[28]. Oryantalistler tarafından da beğenilen mersiyenin Fransızca, Almanca, İspanyolca ve İngilizce tercümeleri de bulunmaktadır[29]. İslam dünyasının her ıstıraplı gününde yeniden gündeme gelen mersiyeye Arap şairlerinden Ahmed Şevki (ö. 1932) de bir nazire yazmıştır[30].

___________________________________________

Kaynakça

ALBAYRAK Nurettin. Ansiklopedik Halk Edebiyatı Terimleri Sözlüğü. İstanbul: L&M Yayınları, 2004.

AYVAZOĞLU Beşir. “Edebiyatımızda Endülüs” Endülüs’ten İspanya’ya. Ankara: TDV Yay., 1996. 79-85.

EL-UBÛDÎ Câsim. “İşbîliye” DİA. Ankara: TDV Yay., 2001. 23: 428-429.

FAYDA Mustafa. “Seyf b. Zûyezen” DİA. Ankara: TDV Yay., 2009. 37: 29-30.

HALÎFE Abdülkerim. “Ebu’l-Bekâ er-Rundî” DİA. Ankara: TDV Yay., 1994. 10: 298-299.

HAREKÂT İbrahim. “Belensiye” DİA. Ankara: TDV Yay., 1992. 5: 404-405.

IRVING Thomas B. “Kurtuba” DİA. Ankara: TDV Yay., 2002), 26: 451-453.

İSEN Mustafa. Acıyı Bal Eylemek Türk Edebiyatında Mersiye. Ankara: Akçağ Yay., 1994.

___________________________________________

[1]      Ağıtın tarihçesi için bk. Süleyman Uludağ, “Ağıt”, DİA, c. 1 (Ankara: TDV Yay., 1988), 470-471.

[2]      Mustafa İsen, Acıyı Bal Eylemek Türk Edebiyatında Mersiye (Ankara: Akçağ Yay., 1994), 1.

[3]      Şemseddin Sâmi, Kâmûs-ı Türkî (İstanbul: Çağrı Yay., 2006), 1321.

[4]      Örnekler için bk. İsen, Acıyı Bal Eylemek Türk Edebiyatında Mersiye, 136-142.

[5]      Hayatı hakkında ayrıntılı bilgi için bk. Abdülkerim Halîfe, “Ebu’l-Bekâ er-Rundî”, DİA, c. 10 (Ankara: TDV Yay., 1994), 298-299.

[6]      Halîfe, “Ebu’l-Bekâ er-Rundî”, DİA, 299.

[7]      Abdulhadi Timurtaş, “Bir Şehir Mersiyesi Örneği: Ebu’l-Bekâ er-Rundî’nin Endülüs Mersiyesi”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi (Şubat 2015), c. 8, sayı: 36, 222.

[8]      Nasrî hükümdarı I. Muhammed el-Gâlib-Billâh’ın 665 (1267)’te Kastilya saldırıları karşısında bir mütâreke imzalayarak bazı merkezleri kral Alfonso’ya bırakmak zorunda kalması üzerine yazılan mersiye, 1487’de son Nasrî sultanı XI. Muhammed Ebu Abdullah es-Sağîr’in gönderdiği elçi tarafından Sultan II. Bayezid’e okunmuştur. Beşir Ayvazoğlu, “Edebiyatımızda Endülüs”, Endülüs’ten İspanya’ya (Ankara: TDV Yay., 1996), 79.

[9]      Beyit sayısı konusundaki tartışmalar için bk. Timurtaş, “Bir Şehir Mersiyesi Örneği: Ebu’l-Bekâ er-Rundî’nin Endülüs Mersiyesi”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 220.

[10]    Söz konusu vezin dönüşümlü olup mefâ‘ilün fe‘ilün müstef‘ilün fe‘ilün şeklinde de gelmektedir.

[11]    “Resûlullah’ın Adba isminde (seferde, yarışta) geçilemeyen dişi bir binek devesi vardı. Bir ara genç yük devesi üstünde bir bedevi geldi ve (yapılan koşuda bedevinin devesi) Adba’yı geçti. Bu durum Müslümanlara ağır geldi. ‘Adba yenildi!’ dediler. Bunun üzerine Rasûlullah şöyle dedi: ‘Dünyada yükselttiği her şeyi geri indirmek Allah’ın bir kanunudur!’” Buhârî, Rikâk, 38.

[12]    “… öyleyse dünya hayatı sizi kesinlikle aldatmasın” Lokmân 31/33; Fâtır 35/5.

[13]    “… biz günleri insanlar arasında döndürür dururuz” Âl-i İmrân 3/140.

[14]    “Her canlı ölümü tadacaktır…” Âl-i İmrân 3/185; Ankebût 29/57.

[15]    Mustafa Fayda, “Seyf b. Zûyezen”, DİA, c. 37 (Ankara: TDV Yay., 2009), 29-30.

[16]    İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü (İstanbul: Ötüken Yay., 2000), 210, 369. “Görmedin mi rabbin Âd kavmine neler yaptı? Görkemli binaları, bağları ve bahçeleri olan İrem halkına”. Fecr (89), 6-7.

[17]    Ahmet Talât Onay, Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar ve İzahı (Ankara: Akçağ Yay., 2000), 283. “Kârun, Mûsâ’nın kavminden birisiydi. Büyüklük taslayıp halkına zulmediyordu. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü bir topluluk, zorlukla taşıyabiliyordu. … Derken onu da köşkleriyle saraylarını da yerin dibine batırdık”. Kasas (28), 76-81. Ayrıca bk. Ankebût (29), 39; Mü’min (40), 23-24.

[18]    Onay, Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar ve İzahı, 63, 64.

[19]    İlgili ayetlerden bazıları için bk. Enbiyâ 21/79; Neml 27/16; Sebe’ 34/12.

[20]    Halîfe, “Ebu’l-Bekâ er-Rundî”, DİA, 299; Timurtaş, “Bir Şehir Mersiyesi Örneği: Ebu’l-Bekâ er-Rundî’nin Endülüs Mersiyesi”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 225.

[21]    İbrahim Harekât, “Belensiye”, DİA, c. 5 (Ankara: TDV Yay., 1992), 404-405.

[22]    Lütfi Şeyban, “Şâtıbe”, DİA, c. 38 (Ankara: TDV Yay., 2010), 371-372.

[23]    Thomas B. Irving, “Kurtuba”, DİA, c. 26 (Ankara: TDV Yay., 2002), 452.

[24]    Câsim el-Ubûdî, “İşbîliye”, DİA, c. 23 (Ankara: TDV Yay., 2001), 428-429.

[25]    Halîfe, “Ebu’l-Bekâ er-Rundî”, DİA, 299.

[26]    Beni Ahmer’in son hükümdan Ebu Abdullah Muhammed (Abdullah es-Sağîr}, Kral Ferdinand ile Kraliçe İzabella karşısında daha fazla dayanamayacağını anlayınca bir elçi vasıtasıyla Sultan II. Bayezid’den yardım istemiş; elçi burada söz konusu mersiyeyi okuyunca bundan son derece müteessir olan Sultan Bayezid, müslümanlardan bir kısmını katliamdan kurtarmak için Kemal Reis’i görevlendirmiştir. Ayrıntılı bilgi için bk. Qiyas Şükürov, “Endülüs İstidanamesi ve Kemal Reis’in İspanya Seferi”, İSTEM (Konya: Damla Ofset, 2009), sayı: 14, 311-334.

[27]    Ayvazoğlu, “Edebiyatımızda Endülüs”, Endülüs’ten İspanya’ya (Ankara: TDV Yay., 1996), 85; Halîfe, “Ebu’l-Bekâ er-Rundî”, DİA, 299.

[28]    Sezai Karakoç, Üç Kaside: Kaside-i Bürde Endülüs’e Ağıt Bürüyen Kaside (İstanbul: Fatih Yayınevi, 1967), 11.

[29]    Halîfe, “Ebu’l-Bekâ er-Rundî”, DİA, 299; Timurtaş, “Bir Şehir Mersiyesi Örneği: Ebu’l-Bekâ er-Rundî’nin Endülüs Mersiyesi”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 222.

[30]    Halîfe, “Ebu’l-Bekâ er-Rundî”, DİA, 299.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

15 Temmuz / Seçime Dair / Fuat Sezgin / Ay Vakti
Bir Var Kalbinde Ateş / Nurettin Durman
Dünya Dediğin / Adem Turan
Uyan Ey Kalbim / Nurullah Genç
Bağışla Bizi Çocuk… / Özcan Ünlü
Tümünü Göster