Nişane

67
Görüntüleme

Bir duman yükseliyordu göğün göğsüne. Ama ne duman! Fırçasına sadece siyah rengini alan ressamın, isyanı dolanıyordu sanki evin bahçesinde. Çitlerin, ağaç yapraklarının, kümesinden firar eden tavukların, papatyaların arasına sızan ayrık otlarının üzerine siniyordu dumanın siyah soluğu. Büyükçe bir ateş hazırlanmıştı unutmayı unutmak için! Ateşin etrafına kimse yaklaşamıyordu. Ateş mi korkutuyordu insanları yoksa o ateşi yakanın öfkesi mi, işte bunu ancak zaman bildirecekti…

Gözü dönmüştü genç kızın! Canını yakmalıydı. Öyle yakmalıydı ki artık kimse onun canını yakmaya fırsat bulamamalıydı… Ne düşünürlerse düşünsünler, ne yaparlarsa yapsınlar umurunda değildi. Ateşe kurban edeceklerini tek tek seçiyordu. Yanmalı, kül olmalı, izi, kokusu, mührü kalmamalıydı. Canı yanmalıydı, hem de iyice yanmalıydı. Elinde olsa kalbini söküp atacaktı oraya ama işte bu mümkün değildi. Kalbini söküp atsa, hemen ölürdü ki! Oysa ölmeden ölmeliydi. Ölmeden ölmeliydi… Ölmeden ölerek ancak çözebilirdi kendini. Çünkü ölmeden ölenler ulaşabilirlerdi menzillerine…

Evet, önce en sevdiklerinden, en çok emek verdiklerinden başlamalıydı. Vefasızlık zaten en çok emek verdiklerinizden çıkmaz mıydı? Artık vefasızlığın hiçbir kıpırtısını görmek istemiyordu. Elleri titriyordu ama bunu yapabilirdi. Ki bir yerden başlamasa, başlamadığı yerden söküle söküle aynı yeri tavaf edecekti ömrü boyunca. İşte bu yüzden başlamalıydı bir yerden. Tuttu en sevdiğini… En çok emek verdiğini… Ama o gelmek istemiyordu. Gönüllü olarak diğerlerinin arasına sıkışmış kendini saklar gibiydi. Ama nafile… Tuttuğu gibi, kor ateşin içine attı en değerli kanaviçesini. O kanaviçeyi işlediği kasnağı çekti diğer eliyle. Var gücü ile attı ateşin gözüne gözüne onu da. Sonra iğne oyaları sıradaydı… Bin bir emek ile işlediği seccadesi… Kiraz desenlerini nakşettiği, kenarı dantelle ince ince işlenmiş mutfak perdesi… O, Antep işi el işlemesi. Evet, o sehpa örtüsünü yapabilmek için kursa gitmişti. “Sanat!” demişti kurs hocası. “Bu bir sanat ve sen çok yeteneklisin,” demişti. Gözünün nurunu, kalbinin umudu ile birleştirmişti. Soluk almadan tek tek hepsini atıyordu ateşe. En son, en son minicik, kendini yumruk gibi sıkmış bir parça gözüne çarptı. Yaklaştı. Onun neyi eksikti ki? Onu da yakacaktı. Kahverengi krem ipliklerle örülmüş bir tespihlikti o. Tespihlik… Hatırlamıştı onu. Kurs Hocası örmüş, ona armağan etmişti. Verirken öyle bir cümle kullanmıştı ki ileride o cümle hayat felsefesi olacaktı. Bir o kalmıştı ateşe atmadığı parça olarak. Tespihliğini ateşe atacağı sırada, içindeki tespih düşüverdi toprağın üzerine. Nasıl bir kuvvetle çektiyse, tespihin ipi kopmuştu. Boncukları bir yana, ip bir yana, nişaneler bir yana, imamesi bir yana, püskülü bir yana ve genç kızın öfkesi diğer yana dağılıvermişti! Ama kurs hocasının kurduğu o cümle… O cümle hiçbir yere dağılmamıştı, kalbinin tam orta yerinde yanan ateşe akıyordu sanki.

Köylüler ne kıza yaklaşabiliyor, ne de ateşi söndürebiliyorlardı. Elindeki sopanın uçunda, çalılardan yapılmış süpürgeyi bacaklarının arasına alıp, daireler çizen köyün delisi Hamdi, garip tavırlarıyla ahalinin arasında kendine yer arıyordu. Süpürgesinin sapı ile bir adamı, kolları ile diğer adamı, boğazından garipçe çıkardığı o hırıltının yüksek tonu ile de önündeki kadını savuruvermişti.

“Sonunda, sonunda, sonunda biri kendine geldi. Geldi biri kendine. Biri kendine geldi…” diye yine içi doldurulacak, yarım yamalak cümleler kuruyordu. Kimse onu anlamak için bir çaba da sarf etmiyordu zaten!

Genç kızın çeyizini yakmasına sevinen tek insan köyün delisi idi! Muhtar burnundan aldığı soluğu köyün delisine savururken, onun umurunda değildi hiçbir şey. Süpürgesini toprağın gövdesine gövdesine vuruyor, tozu dumana katıp o kargaşa arasında sanki terennüm olmaya çalışıyordu…

“Sonunda, sonunda, sonunda… Geldi, geldi, geldi biri kendine…” diye çığlıklar atıyor, genç kızın etrafında zikzaklar çiziyordu. Şimdiye kadar süpürgesini kimseye vermediği ve yere de bıraktığı görülmeyen delinin, bir anda süpürgesini bıraktığını gören köylülerin şaşkınlığı daha da artıyordu. Köyün orta yerinde deliye dönmüş bir şekilde çeyizini yakan genç kıza mı, köyün delisi Hamdi’nin ılımlı hareketlerine mi şaşacaklarını bilemiyorlardı.

Köyün delisi Hamdi, genç kızın yanına ilişiverdi kıvrak bir hareketle.

“Atayım mı süpürgemi de ateşe. Atayım mı? Haaa atayım mı?”

Genç kızın dudaklarının kenarında buruk bir tebessüm oluşmuştu. Deli Hamdi hiç böyle konuşmazdı. Bir süpürgesi, bir de boğazından garipçe çıkardığı o hırlama sesi olurdu. Araba sürüyormuş gibi bir ses çıkarırdı. Sonra aniden durur; susar, susar, susardı. Genç kızın ateşe attığı tüm çeyizi yanmıştı. Bir tek o kalmıştı. Dağılan tespih taneleri ve Deli Hamdi’nin hırlama sesine sakladığı masumiyeti! Ateşe atamadığı tespihe bakıp bakıp ruhundaki o garip sessizliği dinliyordu. Garipti. Hem de çok garip… Kurs Hocasının o tespihlik için söylediği şey geldi aklına.

“Evlat! Hakikatin nerede saklandığını ancak ve ancak gerçek aşk kalbine nakşolduğunda anlayabilirsin…” Bu cümlenin yeniden dimağında gövermesi, genç kızı kendine getirmeye yetmişti.

Köyün delisi hâlâ yanındaydı. Ateş sönmemişti. Ve Hamdi’den başkasını yanına yaklaştırmıyordu. Yarı deli yarı meczup adama dönerek;

“Hadi şu tespih boncuklarını dizelim olmaz mı? Kopan ipliği yeniden bağlarız. Bir yerden başlamak lâzım değil mi? Ne yapacağımı bilmiyorum ama o boncuklar dağılırken içimde bir şeyler toparlanmaya başladı.”

“Hııınn… hıııınnn… başlamak lâzım, lâzım başlamak… hııınnn!”

Genç kız ve köyün delisi ateşin sönmek üzere olan uysal sessizliği eşliğinde bir garip telâşa düşmüşlerdi. Boncukların her biri huzurun beşiğini sallıyordu sanki… Genç kız, usul usul boncukları ipe diziyordu. Köyün delisi kızın toprağa damlayan gözyaşlarını yerden alıp tespih boncuklarının üzerine sürüyordu tek tek. Sonra en uzağa düşmüş nişaneleri bulup, toplayıp genç kıza uzatıyordu. Hüznün harman yeri olmuştu oracık. Ateş sönmüştü… Köy halkı, sessizliğinde yardımıyla onların konuşmasına kulak kesiliyordu.

“Babamın durumu yoktu. Ben de onlara yük olmamak için dikiş nakış kursuna gitmiştim. Kurs Hocam yaptıklarımın tam bir sanat eseri olduğunu söyledi. Büyük şehirlerde bunlar sergileniyormuş hatta! Eğer çok çalışırsam, istersem, bundan da para kazanabilirmişim. Ve ben yemeden, içmeden; işledim, dokudum. Gecemi gündüzüme kattım. Bunları satacak, eğitimim için yatırım yapacaktım… Bir akşam babam çıkageldi: “Çeyizin hazır nasılsa… Seni verdim komşu köyün muhtarının oğluna, verdim” dedi. “Verdim… Verdim!..”

Hıçkırıklarına, sığırcıkların kanat sesleri karışıyordu. Sönmeye yüz tutmuş ateşin etrafında dönen karıncalar, yuvalarına dönmüyor, onunla birlikte ağıt yakıyorlardı sanki. Ağıldan gelen kuzuların, sesleri sarılıyordu üşümüş soluğuna. Adeta doğanın şefkati tarıyordu kızın saçlarını da, köy halkının çıtı çıkmıyordu. Hep bu susmalar cesaret vermedi mi cehalete, karanlığa…

Deli Hamdi süpürgesinin sapını göğe doğrultup, güneşe vururcasına savuruyor ve haykırıyordu;

“Verirler, verirler… Sormadan hem de, sormadan verirler… Sonra yanar çiçekler, yanar, yanar… Bak, bak benim çiçeğimi de yaktılar. Yaktılar… Yemyeşil gözleri vardı. Boncuğum derdim ona. Nişanemdi o benim, nişanlımdı… Zorla başkasına verdiler, yaktılar güpegündüz çiçeğimi… Kuruttular güneşte, nişanlımı ayırdılar benden, kopardılar boncuğumu benden. Kopardılar bizi işte senin bu tespihin gibi… Topla hadi, dağılmasın boncuklar… Nişaneyi de tak. Onlar nişanlı boncuklarla… Ayrı kalmasınlar, ayrılmasınlar…” deyip yıllardır sopasının ucunda asılı olan minik keseyi açıp genç kıza gösterdi. Kesenin içinde siyah/beyaz, uçları sararmış eski bir fotoğraf vardı. Bir genç kızın fotoğrafı… Hamdi’nin yavuklusu olmalıydı bu.

“Aklıma mukayyet ol Rabbim!” dedi genç kız ses sessizce.

Tespihin kopması, umudunu hapseden kördüğümlerden kurtarmıştı ruhunu. Unutmayı unutmak için yaktığı ateş, hatırlatmıştı ona kendini yeniden… Elindeki sopayı yine bacaklarının arasına almış, arkasındaki süpürgeyle tozu dumana katarak kulübesine doğru koşan Hamdi’nin sesi yarıyordu köyün göğünü, göğün göğsünü;

“Boncuklar nişanesiz olmaz, nişanesiz olmaz boncuklar… Ayırma boncukları nişaneden, ayırma sen de…”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

15 Temmuz / Seçime Dair / Fuat Sezgin / Ay Vakti
Bir Var Kalbinde Ateş / Nurettin Durman
Dünya Dediğin / Adem Turan
Uyan Ey Kalbim / Nurullah Genç
Bağışla Bizi Çocuk… / Özcan Ünlü
Tümünü Göster