Yazarken…

32
Görüntüleme

Yazı yazarken o sırada ansızın aklıma gelen bir ressamın, ismini hep duyduğum fakat görmediğim ünlü bir tablosuna bakmak için duruyorum. İçimden söz verir gibi “sadece ona’’ diyorum. Yoksa onun yüzünden biraz dağılmış olan zihnim, diğerleri de girerse işin içine tamamen dağılacak. Ressamla birlikte tablonun ismini de yazıyorum yalnız o çıksın diye. Ama hayır, o resimden ayrı, ressamın birçok eseri çıkıyor. Dayanamayıp peş peşe hepsine bakıyorum, sonra dönüp tek tek incelemeye koyuluyorum. Arar gibi hepsine hızla bir baktığımı anlıyorum da (ilk bakışta içlerinde olmadığını anlamama rağmen), sonra dönüp tek tek incelemeye kalkmam… Hayır hayır, işim var ve zihnim yazdığım konudan uzaklaşıyor. Biraz ondan, biraz bundan oluyor. Bir kolum bir tarafta diğer kolum öbür tarafta kalmış gibi. Çekiştiren bir bölünmüşlük. Bırakmam gerektiğinden dolayı ayrılma isteğim, şimdiden ayrılık hüznünü duyuruyor. Bir de bu resimleri ben yapmış olsaydım, diyorum…

Evet, bir kere elinizi vermeyeceksiniz bu işe (sanata), sonrasında öyle bir çekim gücüne kapılıyorsunuz ki, siz onu değil, o sizi yönlendirir oluyor. Söz konusu zayıflığınızdan onun sizi çekişi falan değil, siz de tutuluyorsunuz bu işe. Onun rüzgârına kapılmayı, onun rüzgârlarında savrulmayı, hatta bir sonbahar yaprağı gibi dağılmayı bile hiç korkusuz göze alabiliyorsunuz. Bu yolda ne olacaksa olacak, ihtar edildiğiniz hâlde bile bu yolda başınıza gelecekleri gözünüz görmüyor, kulağınız duymuyor artık. Başka bir fikriniz, başka bir tasavvurunuz kalmadığından kayıplarınızı, kâr/birikim saydığınız bile oluyor. Evet, bu varlık birikimine ihtiyacınız olduğu gibi yokluk birikimine de ihtiyacınız vardı. Kavuşmaya ihtiyacınız olduğu gibi, ayrılığa da, gülmeye olduğu gibi ağlamaya da vs. vs. hepsine, hepsine. O sırada sizin kadar hayatı seven birini göremiyorsunuz (hayatınızı hiçe saydığınızı söyleyenlere gönderme yapıyorsunuz galiba), ve sizin kadar ölümü seven birini de. Bunları sizin kadar doyasıya yaşayan birini de. Bir anlık yaşadığınız şey üzerinde durup yoğunlaştıkça, derinleştikçe, gerçekten en kaskatı olanın bile elastikiyetini ele geçirip, anları anlara ekleyerek uzatabildiğiniz, içinizde mum gibi yakıp erittiğiniz sürece uzun ve derin yaşıyorsunuz. Kendinizi yakarak ve eriterek zamanınızı.

Ne uğruna, neyi kaybederek ve neyi kazanarak mı? Bu soruyu uzaklarda bırakalı çok oldu. Cevaplamak için dönseniz de, artık gerçekçi bir cevap vermekten de uzaksınızdır. Bak bu soruların edebiyatını yapabilirsiniz ki, bunun sizin açınızdan hiçbir sakıncası yoktur. Belki en iyi yapabileceğiniz budur. Fikri duygunun potasında eritmek, gerçeği hayalin ve düşün potasında eritmek, kaynaştırmak hiç zorlanmadan. Aralarındaki uçurumu yok etmek. Hâlâ o uçurum var diyenleri anlayamamak git gide. Düş ve gerçeği bir etmişsinizdir, gerçek dediğinizde dahi düşten kurtulamayarak. Düşte bile gerçeğin özünü arayarak. Gerçi bu açıklanamazlık, bu kavranamazlık, bu tanımlamadan yoksunluk sanatın kendisinde de hep vardır. Daha çok hayalle, sanki de yok ile (bu yok, ne çok şeyin kaynağıdır!) beslendiğinden. “ne kadınlar sevdim zaten yoktular’’ … “azıcık okşasam sanki çocuktular’’ Attila İlhan’ın bu dizeleri rahatlıkla sanat için alınabilir. Yok kadınlar, sevildikleri noktasından şair için vardırlar ve şair, sevgi temasıyla bu yokluğun izini takip ettiğindendir ki şiirle, yok olan varlıkları gün yüzüne çıkarılmıştır. Ve “böyle bir sevmek görülmemiştir’’ demesine rağmen, görülmemiş olan şiir vasıtasıyla görünmüştür. Bütün sanatkârların peşine düştüğü varlıklar bu kadar yokluğa yakındır ve sanatkâr, bu oyundan dönmeyecek kadar çocuktur. Ne akla, ne kendi gerçeğine, ne kendi yararına itibar etmişliği vardır o sırada.

Onun için onda salt (göz önündeki) gerçeği, salt yararı, salt aklı aramak boşunadır. Bu bakımdan işi zordur, sanatın tarifinin zorluğu kadar. Sanatın ne olduğunu bildiğimiz kadar bilmiyoruzdur. Çünkü bir şeyin sanat yapıtı sayılabilmesi için gereken koşulları madde madde sayabilmişliğimiz nerede? A, evet, saymışlığımız var. Ama saydıklarımız yeterli midir ya da illa da gerekli midir? Onların birkaçı eksik olduğunda da oluyor, onlar kendi içinde yer değiştirdiğinde de oluyor, onların üstüne başkaları eklendiğinde de oluyor. Birçok ortak noktaları olmakla beraber hepsinin sahip olduğu olmazsa olmaz bir özelliği hepsinde bulmak oldukça zor ve belki de imkânsız.

Tracey Emin’in şu saptamasının kolaylığı benimsenebiliyor genellikle: Şöyle diyor Tracey Emin: “Bana ‘Bu sanat mı ?’ diye soruyorlardı, ben de, ‘Eh, eğer sanat değilse… bir sanat galerisinde ne işi var ve neden insanlar onu görmeye geliyor o zaman?’ diyorum.’’ “Kurumsal sanat teorisi’’nin sanat camiasınca onlara atfedilen sıfat itibariyle, sanat olarak bir belirlenişi var. Bu da iyi, diyeceğiz yetinmek açısından. Çünkü tam bir tarife-tanıma kavuşamayacak hiçbir zaman, sanatın sınırlarının hep açık oluşundan. Dışarıdan denetim altına alınamadığı gibi, kendi içinde de kolay denetlenemiyor. Belki de bu denetlemeyişini, başını alıp gidişini, bizi koşulsuz peşine takışını seviyoruzdur.

Siz, en özgür, en anlaşılmaz kentli köylüsünüzdür ki (doğaya tutkunluğunuzdan), çok tuhaf bir hasattır elde ettiğiniz. Ve onu da yele verdiğiniz. Sert toprağı yarmak için verdiğiniz onca çaba ne içindi? Onu, ışıkla, karanlıkla, mevsimlerle dans ederken hiç eden (görünüşte hiç olsa da, hiç olduğunu asla kabul etmezsiniz.) rüzgâra gülümsersiniz. Ama elinizde aklı başında bir hasat olsun istiyorsanız, mürekkebe ve boyaya bulaşmayın. O kalemden ve fırçadan kürekleri alıp sonra asla dönemeyeceğiniz enginlere açılmayın. Açılmayacaksanız, dansı da bırakın, müzik bitti.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

15 Temmuz / Seçime Dair / Fuat Sezgin / Ay Vakti
Bir Var Kalbinde Ateş / Nurettin Durman
Dünya Dediğin / Adem Turan
Uyan Ey Kalbim / Nurullah Genç
Bağışla Bizi Çocuk… / Özcan Ünlü
Tümünü Göster