“Martı Jonathan Livingston” Kitap İncelemesi

263
Görüntüleme

Epsilon yayınlarından çıkmış kitap 147 sayfa ve 5 bölümden oluşuyor. Kitapta çok fazla resimleme yapılmış. Muhtemelen çocuk kitabı olduğu düşünülerek somutlaştırma amacıyla resimler eklenmiş ama bağlamla çok da alakalı olmayan resimlemeler mevcut. 4. Bölüm, eklenmiş genişletilmiş bir yeni baskı olarak çıkarılmış 2014 yılında. Richard Bach tarafından 1970 yılında yayınlanmış olan kitap 4. Bölüm hikâyenin güzelliğini bozduğu için yayınlanmamış, ta ki 2014 yılına kadar. Kitaptaki son söz kısmı bunu açıklamaya ayrılmış. Kader Ay ve Aslı Tümerkan tarafından çevrilen kitap yer yer masalsı öğeler taşıyan fabl türünde yazılmış bir öykü.

Kitap aslında Martı Jonathan üzerinden sürü içinde sıradan bir martı olmayı reddedip öğrenmeyi amaç edinerek, hakikate ulaşmayı; gelenekleri sorgulamayı, çoğunluktan farklı olabilmeyi, sınırın dışına taşmayı, aykırı olmak suretiyle içindeki potansiyeli ortaya çıkarabilmeyi anlatıyor. Geleneğin ve kalıplamış statükonun çoğu zaman içimizdeki yaratıcı gücü ve mevcut potansiyeli ne derece öldürdüğünü vurguluyor. “Aşağı in! Martılar karanlıkta uçamaz! Karanlıkta uçabilmen için bir baykuşunki gibi gözlere, bir şahininki gibi kısa kanatlara ve uçuş haritalarına sahip olman gerek!” diyerek Martı Jonathan’a derinden gelen ses, bir bakıma Kafka’nın Dönüşüm’ünde dile getirdiği ‘kültürel hapishane’lerden çok da farklı değildi. Peki gerçekten öyle mi?..

Çaba, çaba, çaba! İnsanı başarıya götüren icraatı sanata dönüştüren büyü. Başarısızlıklardan ve hatalardan yılmadan hep yeniden başlayabilmek cesaretini göstermek.

“Yaşamak için ne çok neden var! Balıkçı teknelerinin etrafında o rutin, sıkıcı dönüp dolaşmadan başka nedenler de var yaşamak için. Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekâmızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi, özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz!” diye düşünen Jonathan bir bakıma büyük işler başarabilmenin derin bir sorgulama evresiyle başlaması gerektiğine işaret ediyor.“Yaşamın gerçek anlamını arayan, bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi biri olabilir mi?” Tam da içinde kaybolmalık bir cümle değil de nedir? Sorumlu olmak sorgulamakla başlar.

“Martı Jonathan bezginliğin, korkunun ve öfkenin bir martının ömrünü kısalttığını, bunları zihinden uzaklaştırdığında ise hoş ve uzun bir yaşam sürebileceğini de fark etmişti.” “Yaşama amacımızın mükemmeli bulma ve onu açığa çıkarma olduğunu anlamak…” Sullivan, Chiang, Fletch ve diğerleri değerli arkadaşların bize güzel şeyler katan ve kutup yıldızı misali bizlere ihtiyaç anında nasıl da yol gösterici oluşunun en önemli kanıtlarından. Şu da var ki yazarın Jonathan’ın arkadaşlarını sunuş tarzı öylesine muğlâk ki gerçek mi yoksa kurgusal mı oldukları belirsizlik yaratıyor. Tam da burada “Tabanca (Revolver)” filmindeki adeta bir tanrı gibi sunulan, herkesin dilinden düşmemesine, her şeyi görüp bilmesine rağmen varlığı meçhul olan “Bay Green (Bay Muamma)” geldi aklıma. Filmi defalarca izlemem rağmen hala varlığı soru işareti olan bu karakter adeta sizi delilikle deha arasında uzanan ince çizgiye getirip bırakacak cinsten.

“En iyi hıza ulaştığın an, cennete de ulaşmış olacaksın Jonathan. Ve bu saatte bin mil, bir milyon mil hızla ya da ışık hızıyla uçmak anlamına gelmiyor. Çünkü rakamlar sınırları belirler; iyinin, mükemmelin sınırları yoktur. Mükemmel hıza ulaşmak oğlum, orada olmak demektir.” Matrix filminde Neo’nun kurşunlardan daha hızlı hareket etmeye başladığı sahne geliyor aklıma! Elektrokimyasal sinyallerle yaratılan bir düzen ve bunun fiziksel dünyaya uyarlanması. Her ne kadar fiziğin ve fiziksel sınırların dışında gerçekliklerin varolma ihtimali zor gibi olsa da düşüncenin yaratabileceği dünya bunların çok çok ötesinde olabilir.

“Mükemmelliği küçümseyen martılar yavaştır, hiçbir yere gidemezler. Mükemmele ulaşmak için uçanlar ise hızlıdırlar ve her yere gidebilirler. Unutma Jonathan, cennet bir zaman dilimi ya da bir mekân parçası değildir, çünkü zaman ve mekân kavramları anlamsızdır.” Kitapta rasyonel olarak kurgulanan cennet kavramı her ne kadar rasyonel bir tasarım olarak kurgulandığı varsayılsa da dördüncü bölümle birlikte değerlendirildiğinde bir bakıma ütopyaya yaklaşıyor. Son yaratmaktan uzak bir görünüp bir kaybolan sürünceme.

“En yüksekten uçan martı, en uzağı görendir.” Bakış açısını genişletmenin, olayları farklı perspektiflerden değerlendirebilmenin; tabiri caizse büyük resme bir adım daha yaklaşmanın koşulu olduğunu anlatıyor.

“Bir kuşu özgür olduğuna ikna etmek niye dünyanın en zor işi? Üstelik çok kısa süren bir çalışmayla bunu kendilerinin de anlaması bu kadar mümkünken?” Şartlanmışlıklar, düşünce ve ruhlarımızdaki prangalar. Görmek istemeyenden daha kör olan var mı?

“Seni öldürmeye kalkışan bir kuş sürüsünü hâlâ nasıl sevebildiğini hiç anlayamıyorum.” “Off Fletch, tabi ki sevdiğim bu değil. Kin, nefret ve düşmanlığı sevmekten söz etmiyorum ben. Gerçek martıları, onların her birinin içindeki güzellikleri görmeye çalışmalı, bunu onların da görmesine yardımcı olmalısın. Sevgiden kastettiğim şey bu benim. Bu işin sırrını çözdün mü, gerçekten sevebilirsin.” Saf sevginin ruhlara yöneltilmesi gereklidir, diye yorumlanabilecek bu sözce; Suçluyu kazırsan altından insan çıkar, sözünü anımsatıyor biraz.

“Senin kendini bulmaya, her geçen gün daha gerçek, daha bir sınırsız olan Martı Fletcher’ı bulmak için çalışmaya ihtiyacın var. Senin gerçek öğretmenin bu. Onu anlamaya ve öğrenmeye çalış.” Kendini arayışın bir öğretmene benzetilmesi neresinden bakılırsa bakılsın bir dâhilik değil de nedir?

“Zavallı Fletch. Gözünle gördüklerine sakın inanma. Görünenlerin hepsi sınırlıdır. Anlayarak bakmaya, bildiklerinin ötesine geçmeye çalış. O zaman uçmanın anlamını da daha iyi öğreneceksin.” Kitaba başladığımda da bitirdiğimde de aklımda hep yine her bir bağlamına yüzlerce sayfa yazılar yazılabilecek “Küçük Prens” kitabı vardı. (“Hoşça git” dedi tilki. “Vereceğim sır çok basit: İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez.” Küçük Prens unutmamak için tekrarladı: “Gerçeğin mayası gözle görülmez.”)İkisi de birbirinden mükemmel iki kült eser. “Küçük Kara Balık” kitabını da anmadan geçmeyeceğim tabi ki de. O da ayrı harikuladelikte bir kitap. Neden andım çünkü o da diğerleri gibi mevcudu sorgulayarak başlıyor ve dünya döndükçe varolacak cinsen. Tıpkı diğerleri gibi.

Kitabın dördüncü bölümü çok ilginç. Kitabın ilk baskısının 1970 yılında yapılırken bu bölüm yazar tarafından bütünlüğü bozuyor diye yayınlanmamış. Ama sonradan 2014 yılında, neredeyse yarım yüzyıl sonra, Sbryna adlı kişinin müsveddeyi bulmasından sonra yayınlanıyor. “Jonathan’ın öğretisinin sembolü, pürüzsüz bir çakıl taşı olmuştu. Ve sonra, her türlü taş kabul edilir oldu. Bu, uçmanın verdiği mutluluğu öğretmeye gelmiş bir kuş için olabilecek en kötü semboldü ama kimse bunu anlamışa benzemiyordu. En azından, sürüde önemli olan kimse anlamamıştı.” Bölümde anlatılanlar tam bir büyü bozumu. İlk üç bölümdeki anlatılan harikuladeliklerin ardıllar tarafından ayine dönüştürülmesi ve sonradan katılaşarak gelenek haline getirilmesi. Her türlü yaratıcılığa ve sorgulamaya karşı her geçen gün daha da dirençli hale gelen daha derinlere işlenen toplumsal kodlar. “Jonathan’ın cevaplarını takip eden martılar, uçmanın ruhunun ritüellerle öldürürler miydi?” “Yöneticilerin ve ritüellerin gücü, yavaşça, çok yavaşça istediğimiz gibi yaşama özgürlüğümüzü öldürecektir.” Martı Jonathan’ın hiç de arzu etmediği şey olsa gerek. Daha yaşanılabilir bir hayat için araç olması gereken şeylerin amaç haline getirilmesi. “Bir şey sınırını aştığı zaman zıttına dönüşür. (İmam Gazali)” “Bir şey tamamına erince zevali bekle. (Hz. Muhammed) sözleriyle de özetlenebilecek bir bölüm.

“Hayır. Öğrenecek bir şey var, ama bunun ne olduğunu bilmiyorum. Hak etmiyorsam milyonlarca çakıl taşı bile beni kutsal yapamaz ve diğer martıların benim hakkımda ne düşündüğünü umursamıyorum.” “Yüce Martı Jonathan’ınız çok uzun zaman önce birinin uydurduğu bir efsane. Zayıf kimselerin gerçek dünyayla yüzleşmeye dayanamadığı için inandığı bir masal.” Martı Antony ile tekrar başlayan ayinlerin ve geleneklerin sorgulanması. Yeniden uyanış ve döngü. Tıpkı “Küçük Kara Balık” kitabındaki “Küçük Kırmızı Balık” karakteriyle başlayan döngü gibi. Bölümün sonunda Martı Antony sorularına aradığı cevapların ağırlığı altında ezilirken ölüm dalışı yapıyordu. Derken yanından onu bir ışık huzmesi gibi geçen bir martı gördü. “Bu… Bu… Harikulade! Ama sürüde seni hiç görmedim. Sen kimsin?” “Bana Jon diyebilirsin.” Bura da aklıma “Sofi’nin Dünyası, “Alice Harikalar Diyarında”, “Matrix” te yer alan “Beyaz Tavşan” metaforu geliyor. Derin bir sorgulama süreciyle hakikatin peşindeysen mutlaka sana yol gösterecek bir rehberin oluyor. Ama kapını çalan ama karşına çıkan.

Kitabın son bölümü hem dördüncü bölümün eklenmesini konu ediyor hem de tam yazarlık dersi verecek cinsten içerikler barındırıyor. “Maceralar nasıl birdenbire akla geliveriyorlar? İşlerini seven yazarlar, bu gizemin sihrin bir parçası olduğunu söylüyorlar. Açıklama yapan yok.” Büyü ya da simya. Yeterli çabayı harcadığınıza işinizi sanata dönüştürmeyi başarmak. Çok iyi yapabilmek ama anlatamamak. Örtük bilgi diyebileceğimiz bir durum. “Hayal gücü, eski bir ruh. Biri ruhen fısıldıyor, usulca ışıl ışıl bir dünyadan ve o dünyada neşe, hüzün, çaresizlik ve zafer yaşayan varlıklardan bahsediyor; kelimeler dışında bitmiş ve güzel bir öykü. Yazarlar gördükleri hareketlere uygun düşecek imgeleri evirip çeviriyorlar, diyalogları baştan sona hatırlıyorlar. Sadece harfleri, nokta ve virgülleri ekliyorlar ve hikâye, kitapçıların pistlerinde kaymaya hazır oluyor.” “Hikâyeler komiteler ve dilbilgisi ile oluşturulmaz, kendi sessiz hayal gücümüzü etkileyen bir gizemden çıkarlar. Sorular yıllarca bizi şaşırtır ve sonra birdenbire bilinmez bir yerden bir cevap fırtınası gelir, asla görmediğimiz bir yaydan fırlayan ok gibi.”

Sonuç olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki böyle bir eseri yazabilmiş olsaydım geri kalan ömrümde başka hiçbir eser yayımlamasam bile bu kitabın gönenci beni dünyanın en iyi yazarları arasında sağlamaya yeterdi. Gönül tahtımın en üst sıralarına hiç de zorlanmadan gelip oturacak cinsten mükemmel bir eser. Hangi işle uğraşıyor olursanız olun, küçük ya da büyük, hiç vakit kaybetmeden mutlaka okumanız gereken bir kitap.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

15 Temmuz / Seçime Dair / Fuat Sezgin / Ay Vakti
Bir Var Kalbinde Ateş / Nurettin Durman
Dünya Dediğin / Adem Turan
Uyan Ey Kalbim / Nurullah Genç
Bağışla Bizi Çocuk… / Özcan Ünlü
Tümünü Göster