Gevez

243
Görüntüleme

“Kalbim eksik anlatılmış bir masal.”

“Toprak insanı saklar, Allah’ın rahmetidir, insandan insaflıdır.” Gevez, düğün halayında hem de halaycı başı. Elinde yedi renkli bir mendil, rüzgârda iniyor çıkıyor; bir gül gibi katmer katmer açılıyor. Şuh bir kahkaha kopuyor… İnci gibi dişleri, al dudaklarının içinden ışıyor, beyaz gerdanına yorgunluk kırmızısı iniyor. Kirpikleri simsiyah gözlerinin üstünü hareyle örtüyor. Gevez, halayda kor bir fettan.

Gözlerinin yeşili çatlamış, alnındaki kırışıklıklara dert sinmiş bir gazelhan Ahmed-i Hani’den bir gazel diziyor. Biraz önce halayda coşanları gam rüzgarı alıyor. Yaşlı gazelhan sözüne dert, gözüne ateş ekiyor. Bir kedinin insan ağlayışına benzeyen sesi gibi tanımsız bir acı yükseliyor gazelhandan. En çok Gevez’in içi yanıyor. Kor yanaklarına sıcacık gözyaşları dökülüyor. Elinin ucu ile yanaklarına biriken gözyaşlarını siliyor. Düğün meclisi, bir dert meclisine dönüyor. Halay alayı, şimdi yanık gazellerle ruhlarını dinliyor. Şuh bir ses, bu gam meclisini dağıtıyor. “Düğün evini bir yas evine çevirmeyin. Gönlümüze şenlik konuk geldi, konuğu ağırlamayı bilmek gerekir.” Dizlerde kalan son mecalle konuklar, gazelhanın yanından ayrılıyor ve halay, ağır havada devam ediyor.

Düğün, geç saatlerde dağılıyor. Gevez, kapıyı aralıyor. Tandırda hâlâ, sıcacık bir ekmek kokusu var. İsli lambanın aydınlattığı odada, nine etrafına torunlarını oturtmuş, kim bilir kaç defadır anlattığı Mem ile Zin’i anlatıyor. Botan Çayı’ndan, zalim Beko’dan bahsediyor. Çocuklar hikâyenin sonunu biliyorlar; ama ağızlarında duaları, hak aşıkları için çoğalıyor. Hepimiz bu çocuklar gibi değil miyiz, öleceğimizi bilmemize dünyayı terkimize katıp, yükümüzü ağırlaştırmıyor muyuz?” demişti nine. İsli lambanın ışığı, duvarda gölge oynatıyor. Nine bazen masal devlerine benziyor, bazen suya inmiş geyiklere; ama en çok uluyan kurtlara…

Gevez, düğünden sonra kendi düğünün düşünü kuruyor. O derme çatma kalın tahtalı kapının aralığından gözü Ahmet’i aramıştı. Ama onu görmek nasip olmamıştı. Ahmet, boz atın üstünde, üstünde bembeyaz gömlek, belinde kırmızı kuşak… Boz at, kırmızı kadifeyle donanmış. Gevez, bir gelin olarak evden çıkıyor; önünde bulutları çekilmiş güneş gibidir, gül desenli fistanıyla allı aklı gerdanı bir lambanın camı ve ışığı gibidir. Beyaz bir duvak o güzel yüzünün, siyah gözlerinin üstüne düşmüş, kulaklarında pul küpeler, ayaklarında rengarenk çoraplar… Gevez, bir gelin ki, kırk yıl dilde kalacak.  Gevez, bu hayallerle uykuya daldı hayali yarım kaldı.

Vakit, günün gri bir ata benzediği andı. Gece derin derin soluyordu. Hane halkı, bir mağara kadar derin uykuda. Kapı çalındı. Çalınmadı sanki yerinden söküldü. Yiğit Ağa, yatağından irkildi. Başı üstünde asılı saçmasını aldı. Öyle ya gelen dostsa kapıyı böyle çalmaz yok eğer düşmansa hain bir adamdı. Elinde saçma, çocukların üzerine basmamaya dikkat ederek yürüdü. Yer yataklar sıra sıraydı. Bazen ayağı takıldı, bazen adımlarını geniş, derin atarak ilerledi. Kapıya vardı. “Kim var, kapıda kim var?” dedi. Sessiz, bir sırrı söyler gibi pis bir hırıltı duydu: “Yiğit, kapıyı aç, benim Çerkez.” Yiğit Ağa, sesi tanıdı. Kapıyı açtı. Gelen Çerkez Ağa’ydı. Yanında da başka biri vardı. Bunun kim olduğunu seçemedi. İki kişi içeri geçtiler.

Gevez’in yatağındaydı ve alnında kabus terleri birikmişti. Dupduru bir pınarın başındaydı. Ak köpükleri buz gibi sudan içmek için eğilmişti ki, o pınar, kirli bir yılan gibi Gevez’in ağzına kaçtı. İçinde ilerledi ve tam kalbinden onu ısırdı. Bağırarak uyandı. Susuzluktan dili, damağı kurumuştu. Kâbusu hâlâ göz uçlarındaydı. Su içmeye korktu. Başını tekrar yatağa koydu ve uykuya devam etti.

Çerkez Ağa: “Yiğit, bize bir yer göster. Yedi belalı, iflah olmaz Kamil bu gencecik, kızı anasından babasından rıza almadan almış getirmiş. Biliyorsun, aşk, geçer akçe değildir bizde. Namus, aşka kin katar; kin, ölüm tutar. Bu kızı sakla. Belki bir gün belki de kırk gün… Ama kimse duymadan sakla.”

Çerkez Ağa, evine yollanırken yıldızlı buz gibi hava apaydındı. Yüzünü göğe çeviren Çerkez Ağa: “Allah’ım biz gaflet ehliyiz, yalanla, yanlışla yıkandı ömrümüz. Mübarek Peygamberin hatırına bizi koru. Koçları kırdırma. Şu genç kıza da baht, namus ver…” Duaları çoğaldıkça ağzı köpükleniyordu. Dalmıştı. Kendisini evinin kapısında buldu. Kapı, usulca açıldı. İçeri geçti.

Kış güneşi dağlarda açlıktan telef olan kurtların, dalları kurumuş ağaçların en çok da dertten telef olmak üzere olanların üstüne doğacak. Gevez, tanıdığı bir sesle uyandı. “Ne yapayım Hacer Teyze, gönlüme sözüm geçmedi. Takıldım Kamil’in peşine, çıktım evden.” Gevez, Sultan’ın eve bir tedarik için geldiğini sandı. Yatağından çıktı. Horoz sesleri avluda, sabah ezanına karıştı. “Kız Sultan, sabah sabah hayırdır?” dedi. Sultan’ın bakışları yere düştü. Yoksa ağabeyi Salih’e mi kaçmıştı bu kız. Rüyada görse inanmazdı. Salih, Gevez’e sümüklü, maymun yüzlü der dururdu. Hacer Teyze, olan biteni kızı Gevez’e anlattı.

Sultan’la Gevez odaya geçiler. Gevez’in ağzında bir dal sakız. Çalıkuşu misali gibi bir o dalda bir bu dalda. Yüzünde tebessüm, ağzında kahkaha eksik olmaz. “Kız Sultan ben de Ahmet’e sevdalıyım o da bana sevdalı. Lakin sadece gözlerimiz dile döktü sevdamızı. Vallahi babamdan istesin babam, yok derse ben de senin gibi kaçar ona varırım.” Bir yerde saf gönüllü iki yürek, sevdadan bahseder de zulüm eksik olur mu?

Kırk gün geçmiştir ki Çerkez Ağa, kapıya kızı almaya gelmedi. Köyde kimse Sultan’dan haberdar değildi. Çerkez Ağa’nın zalim oğlu Kamil, Sultan’dan gönlünü çevirmişti. “Sultan hangi evdeyse orada gelin kalsın!” diyor başka bir şey demiyordu. Çerkez Ağa, dostu Yiğit Ağa’yı bir Cuma sonrası yakaladı. “Dostum, benim Kamil bu kıza varmam, diyor.” dedi. Yiğit Ağa’nın içi aydınlandı. Ev halkı Sultan’a alışmıştı. Hanımı ile konuşan Yiğit Ağa, Sultan’ı oğlu Salih’e alıp evine gelin etmek istiyordu. Sultan’ın gelin olması ağır bir bedel isterdi. Bu bedel Gevez’in kahkahalarını donduracak, al gerdanına siyah bir zulüm gibi düşecekti.

“Ben ona varmam, canımı alsanız da varmam!” Gevez’in kara bahtı gittikçe ağırlaşıyordu. Yiğit Ağa, Gevez’i dövmüş, bir ziynet kadar güzel saçlarını kesmiş, yüzünü, gözünü yaralar bereler içinde bırakmıştı. Gevez, bir acuzeye, bir düşküne benzemişti. Bir odaya kilitlenmiş. Yemeğe tövbeliydi. Yavan ekmek yer, bir bardak su içerdi.

Sultan Salih’e varmış, iki aile razı olmuştu; lakin Sultan’ın ailesi Sultan’a karşılık kör oğulları Diyar’a Gevez’i istemişti… Yiğit Ağa, oğlunun bahtına baht demiş, kızının bahtına kül çalmıştı: “Olur, kızımı berdel ederim.” demiş. Sultan Salih’e varmış; ama olan Gevez’e olmuştu.

Bağırış, çağırış sesleri, ağlama inleme sesleri yükseliyordu. Gevez, yediği dayaklardan bitap düşmüş, bayılmıştı. Hacer Teyze, elindeki nemli bir bezle kızının yüzündeki kanları siliyordu. Ama Gevez, bir derde düşmüştü ki dert, iflah olmaz bir dertti. Gevez, düğünlerde elinde mendil sallayan, yüzü gül bahçesi gibi tazelenen kız değildi artık. Sağ tarafına inme inmişti. Dilinde deli saçması sözler, gülüyor, ağlıyor ne söylediğini kimse anlamıyor: “Varmam, Kör Diyar’a varmam!” diyor. Bir nakarat gibi sadece: “Varmam, Kör Diyar’a varmam!”diyor.

Bütün köy yazıklanarak geçiyor bu evin önünden. “Bir zamanlar bu evde, şuh bir dilber vardı.” diyorlar “oysa şimdi bir divane, bir meczup oldu.” diye devam ediyorlar.

Yüzü yırtılmış, terden ıpıslak olmuş yorganının içinden çıkmış, ellerini dizinde toplamış. Saçları aylardır taranmamış. “Anne Yiğit babam geliyor, sofrayı kur.” diyor Sultan. Gevez, Yiğit sözünü duyar duymaz büzüştüğü köşeden, o kirli, terli yorganın içine kaçıyor. Kafasını kuma değil, küle gömer gibi gömüyor yorganının içine.Kırk gün sonra hatırını sormayı akıl ediyor Yiğit Ağa: “Gevez nasıl, hâli nice?” diyor. Hacer Teyze ağlıyor. “Bey, kız üç gündür kan kusuyor.” diyor.

Cami avlusunda imamın sesi yükseliyor: “Merhumeyi nasıl bilirdiniz?” Cemaat: “İyi bilirdik!” Diyor.

Hacer Teyze: “Ah fidanım, daldaki taze yemişim, sudaki gümüş balığım… Sana kim kıydı! Kimin bahtının karası çalındı senin bembeyaz ruhuna!”

Mezara, düğünlerin, derneklerin şuh kızı, ömrünün ahirini divane geçiren henüz yirmisinde Gevez iniyordu. Küreklerin yüklediği toprak Gevez’in üstünü örtüyordu. “Seni sahiplenmekten aciz kaldım, kızım canımın çiçeği kızım. Sana ettiklerim için beni affet. Ben seni sahiplenemedim.” diyor, Yiğit Ağa.

Bir el dokunuyor Yiğit Ağa’nın omzuna: “Toprak insanı saklar, Allah’ın rahmetidir, insandan insaflıdır.” diyor.

Evde taze mezar kokusu vardır. Yiğit Ağa, Gevez’in yattığı odaya giriyor sanki o vahşileşmiş kızı saklandığı köşeden çıkıp korkuyla yorganının içine girecekmiş gibi bir hayal geçti gözlerinin önünden.

Hacer Teyze, çıldırmış gibi. Gevez’in odasına giriyor. Köşede kızının bohçası var. Bir ateş yakıyor ve bohçayı ateşe atıyor. Rüzgâr, bohçadan bir mendili kaçırıyor önüne katıp götürüyor. Mendil, bir halay alayındaymışçasına alçalıp yükseliyor.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Zamanı Gözlerinden Yakalamak / Eyyüp AZLAL
Yok Oluşun Cazibesinde Yaşamı Düşünmek / Necmettin Evci
Yirmi Beş Issız gece-2 / Mazlum Civan
Yalnızlık Büyütüyor Seni Diyecektim / Nurettin Durman
Yakındır / Alâaddin Soykan
Tümünü Göster