gelenek ve sinema

191
Görüntüleme

Cemiyetlerin sürekliliğini devam ettirebilmesi ve yetişen nesillerin sağlam temeller üzerinde yükselebilmesi için, gelenekler son derece önemlidir. Tıpkı yüzyıllarca ayakta kalmayı başaran bir ağacın kökleri gibi, örfler de toplumları ayakta tutan vazgeçilmez unsurlardır.Oysa hızla gelişen çağımızda geleneklerin ne kadar korunabildiği fevkalade şüphe götürmektedir. Artık insanların dinleyerek öğrendiği değil, görerek tükettiği bir devirde yaşıyoruz. Ve bu tüketimimizde baş yardımcımız, hiç kuşkusuz sinema ve televizyondur.Günlük hayatımızda bizim için vazgeçilmez bir araç olan bu ikili, bireylerin cemiyetteki yerini nasıl etkiliyor, hatta nasıl belirliyor acaba? Evimize televizyonun girmesiyle bir anda farklı bir kültür dayatmasıyla karşı karşıya kalan bizler, ait olduğumuz toplumun geleneklerine, kültürüne ne kadar bağlı kalabiliyoruz? Bizden evvelki nesiller bu bağlılığı ne kadar gerçekleştirebildiler? Biz onların yolunda ilerlerken bunu ne kadar gerçekleştirebiliyoruz? Önemlisi, bizim peşimizden gelecek olan, bizden sonraki nesiller bunun ne kadarını başarabilecekler?Şimdi bu sıralamaya göre davranış biçimlerini incelemek sanırım yerinde olacaktır. Evvela bizden önceki neslin sinema ve televizyona olan bakış açısını ele alalım. Onlar, yaşadıkları dönemin bu yeni icadını “büyülü perde,” “büyülü kutu,” diyerek karşılamışlar; sinema ve televizyona hayranlıkla yaklaşmışlardır. Doğrusu bu, gerçekten de büyülü bir icad idi. Perdede ilk kez hareket eden insanlar görünüyordu. Adeta fotoğraflar canlanıyor, trenler gidiyor, atlar koşuyordu. Sonra televizyon geldi. Nasreddin Hoca’nın “kazan doğurdu,” demesi gibi, sinema da haylaz evladını doğurmuş, adını da televizyon koymuştu. Bu nesil, sinema ve televizyonu yalnızca eğlence olsun diye izlemekteydi. Zaten memleket zor ve sıkıntılı bir dönem yaşıyordu. Sokaktaki insanlar mutsuzdu. Ekonomik bunalımlar, ard arda gelen darbeler, doğudan batıya kayan göçler, bir anda büyük kentlerde yaşanan nüfus kalabalıklığı, iş sıkıntısı vs vs… tüm bunlar, insanları eğlenmeye, yaşadığı cefaları unutmaya itiyordu. Ve o nesil, sıkıntısını unutmak, gülüp eğlenmek için sinemaya akın etti. Evlerine giren televizyonu hiç yadırgamadı. Öyle ki, televizyonların sayılı evlerde bulunması, ilk bakıldığında sanki komşuluk ilişkilerini sıkılaştırır gibi görünüyordu. Çünkü akşam olduğunda, kimin evinde televizyon varsa, çoluk-çocuk tüm mahalleli ona taşınıyordu. Ama komşu ilişkilerinin güçlenmesi bir yana, tüm akşam televizyon izlendiği için kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Belki selam, evlere girerken ve çıkarken verilirdi. Geriye kalan saatlerde tek konuşan, şu sihirli kutuydu.Bir sonraki nesle kadar, televizyon iyice yaygınlaştı. Her eve girer oldu. Artık herkesin evinde bir sihirli kutu vardı. İsteyen, sinemaya da gidiyordu. İşte bu nesil, televizyon ve sinemayı yalnızca bir eğlence aracı olarak görmemeye başladı. Onlar, hiç de farkında olmadan tam bir “özenti” hakimiyetinin altına girdiler. Bu özenti gereği, perdede ve ekranda gördükleri yakışıklı delikanlılar, güzel kızlar gibi olmalıydılar. Onlar gibi giyinmeli, onlar gibi gezmeli, onlar gibi aşık olmalıydılar. İmkanı olup da gördüklerini bir nebze taklit edebilenler şanslıydı. Ama herkes asla aynı şansa sahip olamadı. Maddi yeterliliği olmayanlar, yani halkın çoğu hüsrana uğramaktaydı. Çünkü hayat, ekrandaki kadar düzmece değildi.Ve bizler… şimdi sıra bizlerde. Peki biz ne yapıyoruz dersiniz? Televizyonda istemediğiniz kadar dizi oynuyor. Bir dünya da sinema salonlarını dolduruyoruz. Maddi imkanı olan da olmayan da eşit kulvarda yarışıyor artık. Çünkü gösteri dünyası öyle şeyler sunuyor ki bizlere, yapabileceklerimizin sınırı yok! Paranız olmasa da modaya rahat uyabiliyorsunuz. Markalı kot giyinemiyorsanız, yırtık blue jean giyinin. Boğaz lokantalarına giremiyorsanız, cafeteryalara takılın. Heyecan mı arıyorsunuz? Entrika ille de büyük konaklarda geçmiyor, küçük bir kenar mahallede de kendinize bir sevgili edinip dertli dolap misali seyr-i alem yapabilirsiniz!“Tüfek icad oldu, mertlik bozuldu” deyişine sığınarak, sinema icad oldu adetler bozuldu mu demeliyiz? Yoksa keçinin ipini eline değil de kendi elimize mi dolamalıyız? Fakat iş işten geçti gibi… artık taklidin sınırı kalmadı. Evvelkiler giyim kuşam taklidinin peşinde idi. Biz ise adeta ruhlarımızı kiraladık! Karakterlere varana kadar her gördüğümüz şeyi taklit etmeye çalışıyoruz. Hangi dizinin jönü hoşumuza gidiyorsa, onun gibi hareket ediyoruz. Hangi oyuncu popülerse, Türkçe’si ne kadar bozuk olursa olsun onun gibi konuşuyor, onun senaryo icabı söylediği sözleri kullanıyoruz. Ve bu halimize oturup, hep birlikte gülüyor, tüm kanki ve kankalarla relax oluyoruz!Dedik ya, gelenek… artık fertler cemiyetin kurallarına göre değil, perdede gördüklerine göre davranmaya başladı… bu, kaç nesildir böyle. Dedelerimizin zamanında insanlar, 50 yaşına da gelse anne ve babalarına itaat eder, saygı gösterirlerdi. Şimdi dönüp gençliğe baktığımızda, 18 yaşına geldiklerinde reşit olduklarını söylüyor, ayrı eve çıkmaktan bahsediyorlar… herkesin gözü yükseklerde. Herkes, büyük konaklarda yaşamak istiyor, büyük plazalarda çalışmak istiyor, herkes işyerinde müdür olmak istiyor, altında arabası olsun istiyor… herkes yakışıklı olmak, her genç kız dayanılmaz güzel olmak istiyor. Ve maalesef, herkes sadece, “istiyor…” Yapabilen ne kadar? Peki, sonu ne bunun? Şimdi dönüp geriye tekrar kaybettiklerimize bakmak ister misiniz? Haydi, son bir cesaretle dönün geriye ve bıraktıklarınıza bir bakın:500 yıllık dev bir miras!İster istemez Gaybî Sun’ullah’ın dizeleri geliyor aklıma: “Tac marifet tacıdır Sanma gayrı tac ola Taklîd ile tok olan Hakikatte aç ola.”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

zamanı gözlerinden yakalamak / Eyyüp AZLAL
yokoluşun cazibesinde yaşamı düşünmek / Necmettin Evci
yirmi beş ıssız gece-2 / Mazlum Civan
Yalnızlık Büyütüyor Seni Diyecektim / Nurettin Durman
yakındır / Alâaddin Soykan
Tümünü Göster