Duldada Bırakılanlar

247
Görüntüleme

Aslında her şey rüyalarıma gökkuşağını şahit tutmamla başladı. Aldanmalarım da,

alnımdaki çizgilerin suçlusu, sahici olmayan ne varsa,

yılan rüyalara kadar içimde,

birisi aşk, kalanların tümü kurudu.

Bir eylül vurgunu mu, yoksa eğe kemiğim midir sancıyan… Sancının iptidasından sonra öğrenecektim bunu.

Gün oldu, sonranın hududunu unuttum, yitirdim sonrayı sonra yapan sonrayı. Bunun ilerdeki sancılara bir yol açma olduğunu büyüyünce öğrenecektim.

Gün geldi büyüdüm, gözüm kör oldu,

Heidegger ustadan aldım elimi. Doğmak

bir saldırıya maruz kalmaktı, bilmek de yanmaya…

Başkalarının aşkıysa varlık sebebim, ya da kerameti kendinden menkul bir kısmet üzreyse kaderim,

kader de ne ki, hangi takdir üzreyim bilmek isterim. Şayet payımıza  düşenlerse

gayb ellerinden, neyim ben, niceyim,

tüm zindanlarımı yıkmak isterim.

Ornella, Türkçe konuşsa yabancı olduğu pek sezilemezdi. Sarı kumral saçları omuzlarından aşağı iniyordu. Teni beyaz, gözleri yeşildi. Marmara’nın kıyısında bazen lacivert oluyordu. Sular yosunlu kayalara çarptığında, dizlerimize tatlı bi serinlik iniyordu. Çarşaf gibi deniz ufukta akşam güneşinin kızılıyla buluşup günü bitireceklerdi.

Biz şimdi başlayacaktık oysa, kırk bilmem kaç yıl sonra. Bir fark vardı ama, Ornella’yı bilmiyordum, fakat ben çalıntı zamanların hovardalığında, ilerisi olmayan, gerisiyle çatışan günlerden gelmiştim. Yenilmişliğin ne anlama geldiğini göz ucuyla bizi süzen yeni yetmeler anlayamazdı elbet. Bu kaçıncı itişimdi yüreğimi bir yana, işte bunu Ornella da anlayamazdı.

Daha dündü, Horata’nın suyunda kağıttan gemiler yüzdürdüğümüz. Gündöndü saplarından mızraklar, tencere kapağından kalkanlar. Resimli romanlar okurduk, en çok da Tarkan. Ben Tarkan olurdum, upuzun saçları Makedon ovasında dalgalanan. Vahab’a başka bir rol verirdik, ertesi gün Tarkan olma sırası onda olmak şartıyla. Bu adil oluşumuzdan ziyade, oyunun bozulmaması içindi.

Tek gözlü Ciro, en hayvani, güçlü yanımızdı, Ursula da en hassas yeri, çocuk yüreğimizin.

Erken mi büyüdük,

büyüdüğümü Berke söylemez bana, kızımın oğlu. Sancıyan çocukluğumun üstünden tekrar geçerim. O’nunla çocuklaştığım, bir özlemden mi,

benim de saçlarımı yana taradığım zamanlarım vardı. Dünya, hızlı ayaklarımın altında bir toptu, devinen… Büyüdüğümü bir gün anam söyledi, bana dedi ki aynada oğlum, yaş etti elli…

Odamda en çok yalnızlığım var. Bir de kitaplar, A4’ler, pilot kalemler. Çekyat duvarın dibinde, burukluğum bir de. Puşkin’in mahzun bakışı gibi. Aslında o günden sonra ne Tarkan’ı gördü gözüm, ne de kalbimin en sarışın yerini.

Çünkü gitmeler başlamıştı,

aşınmalar da yürekte…

Her gitme bir şeyleri daha götürüyordu.

Her başlayan şey bir şeyleri daha başlatıyordu. Nakıs varlıklardan olduğumuz yazılmıştı önceden.

Deli zamanlarımızdı, anlayamadım.

Hayallerim bir de, ne kadarı benimdi, ne kadarı kışkırtılmış… Öğrenecektim, öğrenince yanacak her dem ölecektim.

Umutlarım mı deseydim, çocukluğumun kıyısında, ya da bir ablam mı olsaydı.

Hasret hep olmayanlara mıdır,

Örneğin…

Geç yatmalarım geceyi ertelemek içindi. Gece yoktu aslında, upuzun akşamlar vardı, uykuyu kaybettiğim, bir de sabah beş kırk beşlerde gelen ölüm haberlerim. Oysa yapacak çok şeyi olanlardanım. Yıldızları söndürmek mesela, molotof misali…

Masamda henüz soğumamış bir çay, akşamdan kalma üç beş şiir, bir de önce göz kenarlarından kırışmaya başlayacak tenim, ne bileyim,

Nerde başlar nerde biterim,

elim, ayağım bir parçam sanki

beni hiç terk etmedi yasak düşüncelerim.

Baştan aşağı illegalim, seranat yolunu şaşıran deniz fenerleriyse bir mehtap vakti, bunda anıların hiç mi payı yok, tarihim, toplumum ve bunlardan mülhem bedenim.

Ornella bir sendromun sonucuydu belki. Belki de eskimiş bedenimde bir aşıydı tutup tutmayacağı belli olmayan. Belki de bir enfeksiyon, aslında tüm yaşam bi enfeksiyondu, yapayalnız ve yapayanlışlardık zahir…

İmrenilecek gibiydi havamız. Şık bir masa, içine gün ışığı vurunca, kırmızı kırmızı ışıldayan kadehler, sarışın-kumral bir Ornella, dışardan görülmeyen ama sancıyan bir ben…

Bir ben ki gidemeyenlerin yasını alamadım yanıma. Yaşama muttasıl gurbetler içre, dünyam bir sürgün yeri. Ya da Adem’den kalma ilk sürgünün bir süreği.

Anam benim ölümümü görecekse, ben anamın

Tabutlara sığıyorsa çocuklar, babalar ölüyor da silme yetim kalıyorsa yaşamlar, sesim dağ başlarında bir avuç küldür savrulan, sırtı çiğden ıslanmış, yorgun bir çobandan geriye kalan, Bütün mezarlar tek kişiliktir

ve soğuk.

toprak gibi…

taş gibi, kış gibi Caney kış gibi…

Sen başka türlüsün

İsyan başka türlü

Gayrı zindana ne hacet, kelimeler büyür ağzımda, geveler dururum. Harfler birbirine girmiş, semantik kayıp, sanırsın Babil Kulesi.

Masadan neden kalktığımı ,camdan dışarı neden baktığımı  hatırlamıyorum şimdi. Ama bir şey vardı o günden kalan, her yan sarı saça kesmişti, her yan yeşil göze… Pek de tekin olmayan. Zaten böyle başlarmış sevda dediğin, tekinsiz vakitlerde. Tarihin daha berisinde, bir gün Nakkaştepe’de, İstanbul ıslak yine, Klikya mahzun. Dondurur güzleri Kapadokya’nın. Camdan bir gökyüzü, beyaz plastik koltuklar üzerinde demlice bir çay, ardından acaip bir sigara. ”Şeylerin derin ve kudurgan gizleri, içinde ne varsa “oluş”a dair, bakmayı  bilmeyen yanlarımı kışkırtır. Azrail menekşeleri solmuş, erguvanlar üşüyor, yağmur sırtına sırtına vuruyor dehrin. Zaman durmuş değil, kaymıştır. Mekânlar da. Belki zaman ve mekan oyun oynamaktalar. Maria Magdelena gelir aklıma. Tarihin masum yüzü. Üç Meryem’den ikincisi. Çarmıha gerilecek olanlara eflatun elbiseler giydirilirmiş. Boğazın tüm erguvanları dile gelmiş haykırır, Maria Magdelena. Pink Floyd da  o malum şarkısını, bir erguvan ağacının morunda yazdı, kim bilir…: GOODBYE CRUEL WORLD… Ve Oğuz Atay’da bir aforizma oldu, bat dünya bat… Bu hain düşünceler arasında hep bir kardelen morluğu arar ellerim. Yasak düşüncelere dalar giderim, Fanon derim, İnsancıklar, Ecinniler, Veba’dan Yabancı’ya. Bütün zamanı karıştırdığım, mekânları altüst ettiğim benim suçum değil, bir öykünün içinde, harfler bana ram olmuşken, estiği gibi oynamak hiç değil…

Ornella, suskunluğumu neye yordu acaba. Ama bu ilkti, son olmayacaktı. ‘İsimle Ateş Arasında’ da yazıyordu, başlayan bir şey bir şeyleri daha başlatırdı diye.

Salkım söğüt zamanlardan inmedim arza. Yalnızlığı bir yağmur damlasından kanıksasam da, iki yalnızdan birisiydi  Adem. Yalnız başladı iptidası ömrünün. Kabil’i gördüm ve korktum, ürktüm dünyadan, sevdadan ürktüm. Adem’den bir katkı olmuş mudur Kabil’e, vesile olmaktan öte. ‘Adem’e hata yapma fırsatı veren Sen’din.

Ornella alışkın mıydı mütecessis gözlere, o ‘sana bakıyorlar’, ‘kart zampara’ diye düşünüyorlar mutlaka diyordu, bence bana değil sana bakıyorlar ‘kart olmayan zampara’ diye düşünüyorlar dediğimde, bizim entelektüel özgünlüğümüzü uçuruyorduk havaya.

Nakkaştepe’den iniyorken Pink Floyd çalmıyordu radyolar.

Yoksulluklar ve yoksunluklar ve acz-i beşer kurşun gibi oturmuşken içime, en olmadık zamanlarda bir hesap pusulası önümde… Oysa bu kaçıncı serzenişim ben bu sevdayı taşıyamam diye, çek ellerini ellerimden, değer miydi bir yanı yanık elma uğruna dalların ucundan düşmek yer yüzüne. Ardında bir va’din olmasaydı,

bir sevinçtir adlin

tüm sevinçleri kurutmaya ant içmiştim çoktan

Gölgeler denizlere yürüdü, dağlar gecelere doğru. Şehir çatlamadı kahrından.

Belleksiz yaşamlar mezar yollarına dizilmiş, bahardan bir yaprak daha düşmüş silme yetimdir artık yaşamlar.

Şimdi bir insan acemiliğinde, neye bedeldir bunca hengame

Çöl çocuklarına döndük.

Yaşamışlığın hüznünü silemedik yüzlerden.

Neden yakışmadık ki hayata.

Ornella’nın ‘yarın benim doğum günüm’ dediğini duymadım. Aslında benim gibi bir nihilistin öyle günlere nasıl baktığını biliyordu. Buna rağmen söylediğine göre, ben de duymadığıma göre, muradı başkaydı. Aldırmadım…

Kalabalıkları sevmemem de yine nihilizmimin bir gereği idi. Az yalvarmadım çünkü, ben bu şehre, n’olur her şeye rağmen yine de, öpülecek temiz bir yer bırak alnında diye.

Kentin toz dumanı yutsa da beni, kelepçesi derinde ellerimin. Ornella beni mi sınıyordu, bilmiyordu oysa ‘herkesin bir öyküsü vardı.

Bütün köşeleri ıssız içimin. Düşümde bir kara sevda,

Ben A’rafa razı gelmem, çiçek açmış umutların kıyısından düşmedim, dikenli tarlalara. Sebepsiz göçler isterim, garezsiz sevdalar. Hâlbuki, hazanlardan derlediğim çiçekler yarin dudağına değmemiş, Kalbimizin sancısından anladık bunu (M.Ocaktan)

Bu kaçıncı itişimdir yüreğimi bir yana

Bir günlük umut yedeğimde, upuzun bir akşamın ucunda

Sınanmış bir güne daha başlamak, hiyanetten artakalanı bilemek içindir telaşlar.

Mavi kadar güzel gözlerini yitirmiş, anneler ölmüş,

Kitaplar yetim, bebek yüzlü sevinçlerin özlemi doluşmuyor geceye.

Onulmaz sancılar içredir hâlâ,varsa gençliğim.

Buram buram ana kokan bir özlemin peşinden

Dinmiyor öfkem.

Gün döndü, zaman döndü, öfkem büyüdü.

Toza bulanmış şu şehirde

Her şey öldü.

Uykuyu kaybettiği gecelerde balkonda sigara içerken geceyi yorumlayamadı. Yasak düşüncelerin kollarında, yıldızlara bakarak ağlayamadı. Geceler hep zamansızdır, gündüzlerse arsız.

Boynu vurulmuş bir fidan, dalında kırılmış bir gül, ya da sokağa bırakılmış bir bebek,

Kopan bir kıyametin ardından

Alt üst olan ve Sodom

Ve Gomore…

Nice bozgunlar yaşanmış nice tufanlara tanıklık  edilmiştir. Gladyatör kırbaçlardan izler taşır yüreğim.

Gevarları aç, aksın tabansız topraklarım, göllere varıncaya dek, bulanıktır suyum. Ağaçların damarından suyu çek, denizi geçerken ayrışsın güneşin yedi rengi, dizimden dermanı aldınaşıklardan sevdayı, dağlardan rüzgar aşır istersen.

Sonra yalnızlığımdan korktum, geceyi ben çektim üstüme

Bir yorgan gibi, daldım içine gecenin, belki ellerime bir yıldız düşer diye.

Dilimde açık saçık küfürler, gönlümde bir deli sevda

Buram buram ana kokan bir özlemin peşinde,

Gün döndü, devran dönmedi ama, öfkem büyüdü. Patika  yoldan aşan dağlar misali, geçemedim kendimi, beni eksiltirken tecimevleri.

Aslında eksilen de bizdik, eksilten de. Başımıza gelenlerin düşümüzdekilerden farkı yoktu. Düşümüzdekilerdi elimize ayağımıza dolanan. Duyuncaya kadar bilmiyorduk mesela, ayrılıklar da sevdaya dahildir diye. Bunu Ornella’ya anlatmalı mıydım? Belki de açmazlarıma bir ortak arıyordum. Nerden başlayacağını bilsem de, yaşamını zehir etmek de vardı, uğraklarımız arasında. Leyla mı yapsaydım, Aslı mı? O Juliet isterdi, şimdilik bilmiyordu Juliet’in de örneğin Zin gibi olduğunu. Bir dalga gibiydi aşk, onu var kılan kendi  öz maddesi dışında bir şeydi. Dalga hareketti. Hareketi alınca içinden, geriye bir şey kalmıyordu. Su aynı suydu. Aşkı var eden de bireyin tamamen dışında, dışta olan bir şeydi. Aşkı var eden “öteki”idi. Hepimiz ötekileriz. Biz ne kadar biziz, demek aşk bir yabancılaşmadan ibaret. Aşk bir delirmeden ibaret. Öyleyse deliye yön sorulur mu Ornella… Ayrılıklar sevdadandır, hasretler hep kalır, aşkta. Sevgili Üstat, eksilmelerim de dahil midir yaşama. Söylene söylene, kafeden çıktı, yanında Ornella. Sık sık ‘what’ demesinden anlamadığı belliydi. Cadde kalabalıktı, herkes konuşuyordu, ama ben üşüyordum.

Nice bozgunlar yaşanmış, nice tufanlara tanıklık edilmiştir. Gladyatör kırbaçlardan izler taşır yüreğim. Öfkesiz umutlar besleyemem ben. Sessizliği tam da orta yerinden ikiye bölen, ani bir hıçkırık gibi saplanmalıyım yaşamın bağrına. Gerçi tövbesiz pişmanlıkların varacağı bir yer yoktu, çünkü her zevk ardından acısını da doğuruyordu.

Öyleyse tümdengelimlerin tamamını yıkmalı, akla karşı tezler geliştirmeli, bir ibibik kanadını kılavuz tutmalı, yollar uçuruma açılmalı ve ben ecinni öyküler yazmalıydım.

“Havaya atılan simit parçacıklarını, yere düşmeden kapmaya teşne martı gözlerimiz vardı. Ama martılar kadar masum olmayan. Yalın sevdaları nasıl taşır yüreğim. Gerçi andımız, tam ortasında durmaktı kavganın. Ama ‘bir gün sen de kral olabilirsin’ bir aforizma okunmuş bir hamaylı gibi, asılmıştı boyunlara. Homo economicus, homo homunu lipus, Benetton markası kravatımızın bir yerlerine iliştirilmiş, BMW fabrikaları bizim olmuştu.”

Senin yaşam dediğin

Üsküdar’da bir oda. Ve

İri rüya başlıkları

Söylenip unutulan.  /K.Ural/

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Zamanı Gözlerinden Yakalamak / Eyyüp AZLAL
Yok Oluşun Cazibesinde Yaşamı Düşünmek / Necmettin Evci
Yirmi Beş Issız gece-2 / Mazlum Civan
Yalnızlık Büyütüyor Seni Diyecektim / Nurettin Durman
Yakındır / Alâaddin Soykan
Tümünü Göster