Cezada Elif Terbiyesi

66
Görüntüleme

26.

hayatın ne olduğunu bilemezsin
sırlar âleminde gizli tutuldu onun anlamı
yoksa dünya, dünya olmaktan çıkardı

Şimdi ne olacaktı peki? Güvercinler haber getirmeyi bırakalı kaç hafta geçmişti sayamadı Şâh. Kızını, buldum derken kaybetmişti yine. Oturduğu yerden görebiliyordu Elbruz’un ihtişamlı yükselişini. Zirvesinden aşağıya doğru akan beyaz karlı yarıklar ona konuşuyordu ama Şâh duyamıyordu artık. O eskidendi. Çok eskidendi. Çocukluğunun bir yerinde sıkışıp kalmıştı doyumsuz söyleşiler. Şimdi kaybolduğu yer derin, karanlık, nemli, soğuk, ürkünç ve huzursuzdu. Üstelik güvenebileceği tek bir can yoktu dâr-ı âlemde, bu zor zamanda ona yol gösterebilecek bir kuloğlu kul. Dâr-ı âlem dediği yerse hiç de onun bildiği gibi bu memleketten ibâret değildi üstelik. Koskoca Şâh böyle mi sanıyordu hakikaten? Yok, böyle sanmıyordu elbet. Sanmıyordu sanmamasına da öyleymiş gibi davranıyordu. Davranmıştı ya da. Kuzey’in soğuk çocuğu Kızıl Cengiz Han kapısına dayansaydı, yakıp yıksaydı, küle çevirseydi, taş üstünde taş bırakmasaydı. Aynı muallimin tarih dersinde anlattığı gibi. Lâkin Şâh’ın kapısına savaş hiç yanaşmamıştı. O yüzden belki, o kendi kendiyle savaş hâlinde ömür tüketenler listesinde yerini alanlardan olacaktı. Gelecek nesillere onun dönemi ile ilgili anlatılacak kayda değer bir vukûata rast gelinmediği için unutulup gidecekti kim olduğu. Tarih yazamayanlar listesine alınırdı bir ihtimâl. Ancak böyle bir listenin hazırlanmasına kim vakit ziyân etmeyi isterdi tabiî. Silik Siluetler Tarihçesi! Yazılsa da bir okuyanı da çıkmazdı pek muhakkak. Şâh yazıklanmaya, dövünmeye, böyle mesnetsiz saçmalıklar arasında gidip gelmeye devam ediyordu aralıksız.

Ne kadar hayıflansa da pişman olmak için geçti tabiî. Farkındaydı. Dost biriktirmeliydi insan, gönül yapmalıydı. Bu süslü, yavan cümeleleri de ‘Saltanatı Sürenler’ kitabından ezber etmişti. İçi gıcıklanmıştı her okuyuşunda benzer ifâdeleri. ‘Safsatanın tanrıçası bunlar’ diye iğrenerek mırıldanırdı ne zaman duysa. Bu yüzden belki de, Şâh hep düşman kazanmakla meşgûl olmuştu. Öyle öğrenmişti. Öyle öğretmişlerdi. Sekiz erkek kardeşini gözlerinin önünde kestiren babası sadece zâlim olmayı öğretmişti ona. Zâlimliği canlı canlı göstermişti ona hatta. ‘Nasıl zâlim olunur Âsım?’ diye sormuştu o gün ona, çok sıradan bir soru sorar gibi. Dokuz yaşındaydı. Bu sarayın, tam bu bahçesinde Elbruz’a bakıyorlardı beraberce. Kardeşleri henüz can vermişti. Az önce. Hemen şuracıkta. İki adım ötede. Ve babası ona soruyordu şimdi ‘Söyle bana Âsım, nasıl zâlim olunur?’ Âsım cevabı bilmiyordu. Bilmek istemiyordu. Elbruz’a çıkıp orada kalmaktı isteği. Dadısının ona anlattığı masalı hatırladı bir an. Bir kartal tarafından kaçırılan Zal bebeğin masalı. Beşiğinde uyurken kartal süzülüp kapmıştı Zal bebeği ve alıp Elbruz’un kayalık uçurumlarından birindeki gizli yuvsasına götürmüştü. Zal bebek bir kartalın dev kanatları altında büyümüştü efsanevî masala göre. Âsım o kaçırılan Zal bebek olmayı ne çok istedi o an. Babası omzuna elini böyle koymuş sorarken ‘Nasıl zâlim olunur Âsım?’, Âsım o masaldaki Zal bebek olup kartalın pençeleri arasında gökte süzülmek istedi.

Aklından geçenlerin tersine ‘gözlerini oyarsın bebeklerin’ diyiverdi Âsım. Zal bebeği kaçıran kartalın önce onun gözlerini oyduğuna inanmıştı bazı insanlar. Görmesin diye. Görüp de kaçmasın diye. Bir bebek nereye kaçabilirdi oysa. ‘Kartal avlanmayı bilir tek. Avını parçaladığı gibi parçaladı Zal bebeği yavaş yavaş’ dedi kimileri. Acıktıkça azar azar yedi bu vahşi kartal Zal bebeği bazılarınca. Halk inancı başka başkaydı işte. Zal bebeğin gözlerini yedi kartal ilk gün. Sonra geniş turlar attı Elbruz zirvesinde. Dönüp kanatlarının altına aldı gece hava soğuduğunda hiç susmayan Zal bebeği. ‘Sonra’ diye sordu babası Âsım’a. ‘Gözlerini oyduktan sonra?’ Şimşekler çakıyordu babasının çakır gözlerinde şimdi. Işık vardı. Tuhaf bir parıltı. Âsım’ın cevabını sevmişti sanki. Daha fazlasını istiyordu lâkin. Daha acımasız olmalıydı Âsım. Babasının hiddetinden kurtulabilmek için acımasızca acıtmalıydı. ‘Tek tek parmaklarını kırarsın’ dedi istemeyerek. Söylediklerinden kendisi korkmuştu. Kendi zulmünden kendi dehşete düşmüştü. Parmaklarına baktı. Parmaklarını tek tek gözden geçirip kendi söylediği şeyin gerçekleştiğini düşündü. Bir feryat bırakacak oldu havaya. Bırakamadı. Babası karşısında duruyordu şimdi. ‘Çok güzel Âsım!’ derken yüzünde garip bir zafer işareti vardı. Doğru erkek evlâdı seçmiş olduğunu düşünüyordu. Annesinden dolayı değil, doğru vâris olabileceğine inandığı için. Neden seçmişti ki Âsım’ı. Neden sevmişti Âsım’ı. Kanları akıtılan diğer erkek çocuklardan onu ayıran özellik neydi ki?

‘Hayatta kalabilmek için, ayakta durabilmek için daha çok zâlim olmalısın Âsım. Düşün. Nasıl zâlim olunur? Âsım! Nasıl-zâlim-olunur?’ Kelimelerin üstüne basa basa tekrar ediyordu. Babasının sesindeki heyecan onu daha da korkutmaktan başka bir işe yaramamıştı. Neden daha fazlasını istiyordu bu adam? Bitsindi. Dursundu. Âsım yavru aslanıyla oynamak istiyordu şimdi. Elbruz’un eteklerinde onunla koşturup henüz adını koymadığı bu yavru aslanın tek sevdiği olmasını istiyordu. Çayırlarda yuvarlanmak ve ona henüz vermediği yeni adını öğretmek istiyordu. Babasının sert sözleriyle kendisine geldi. ‘Âsım söyle! Zâlim ol Âsım!’

Zal bebeği düşündü Âsım yeniden. Kartalın onun taze etini lime lime ettiğini görür gibi oldu. Kanın kokusunu aldı. Az önce kardeşlerinin kanının toprağa, suya karıştığını izlediği gibi gördü her şeyi. Kolundan çekip sürükledi babası Âsım’ı birden. ‘Uzat ellerini’ diye bağırdı. İki elini de hızlıca eğilip kardeş kanına buladı. ‘Bu kan senin ellerinde. Bu kan senin ellerinden hiç çıkmayacak’ diye bağırmaya devam etti kan bulanmış ellerini göstererek. Parmaklarının arasından kanlar akıyordu. Kırmızı, kıpkırmızı. Yüzündeki korkuyu görürse babası, kendisini de öldüreceğini düşündü. Emindi bundan. Ellerini birbirine vurdu. Kan sıçradı üzerine, yüzüne. Kardeş kanı. Beraber koşup oynadığı kardeşlerinin kanı. O kan Âsım’ın ne ellerinden çıktı, ne de düşlerinden. Ömrünün sonbaharında şimdi Âsım, o kanı silmek istediğini anladı. Ama nasıl? Kan elden nasıl çıkardı? Şimdi Âsım aynı yerde durmuş Elbruz’a bakıyordu. Hayretle. Korkuyla. Acıyla. Daha dünmüş gibiydi her şey. Yere kapaklanıp hüngür hüngür ağladı. Bir Şâh olarak değil, zavallı aciz bir insan olarak. Zavallı, aciz, yalnız, acıyla kıvranan bir kul olarak. ‘Vakit varken’ diye fısıldadı ses, ‘vakit varken ve henüz kapı kapanmamışken helalleş kendinle ve affet, kendini affet Âsım!’

‘İnsan kendisini nasıl affeder ki?’
‘Aç yüreğini O’na ve de ki: Sen beni affet ki ben de kendimi affedebileyim!’ karşılığını verdi ses.
‘Nasıl bileyim beni affettiğini? Yok ki bunun yolu!’
‘Yüreğine sor her şeyi, aklınla kontrol et yüreğinin verdiği cevapları ve öyle davran!’ dedi ses, söylediği şey çok yapılasıymış gibi. Peynir ekmek yer gibi. Oyun değildi ki bu hayat. Hayat oyun oynayanlara iyi ders veriyordu. Dönüp dolaşıp ayaklarına dolanıyordu oyuncuların. Onları çekip toprağın altına gömüyordu nihâyetinde. Hayatın ne olduğunu çözen çıkmamıştı lâkin, hayatın kendisi akıp gitmişti su gibi bedenlerden. Bir ucundan yakalayabilene de rast gelinmemişti.
‘Bu yaştan sonra mı? Affetsem kendimi ne değişir?’
‘Önce yapmayı dene. Denemeden bilemezsin. Her yolu denemeden çıkışı bulamazsın. Her bilmecenin cevabı vardır unutma.’ diye devam etti ses.
‘Yorgunum ben’ dedi Şâh. ‘Çok yorgunum.’

Babası bağırmaya devam ediyordu: ‘Zâlim ol Âsım, yoksa sen yem olursun!’ Kanlı ellerine bakıp ‘bebeklerle beslerim aslanımı’ dedi hırıltıyla. ‘Zal bebeği kaçıran kartal olur çalarım bebekleri analarından. Yem ederim aslanıma!’ Babası zevken kahkaha atmaya başlamıştı. ‘İşte buuuuuuuu!’ diye gürlüyordu şimdi.

Adını o gün vermişti Âsım yavru aslanın. O kanlı günden sonra: ‘Kırmızı!’ قرمزي

Kızını hangi aslana yem olsun diye hazırlamıştı ki Şâh? Hangi aslan onun etine geçirmişti şimdi dişlerini? Kalbi acıdı. Yüreği daha fazlasını kaldıramayacaktı. ‘Ben ne yaptım? Baba bana neler yaptırdın!’ İnim inim inledi Şâh. Bütün saray, memleket ve Elbruz dinledi ağıdını Şâh’ın. Âsım Şâh, adının Âsım olduğunu unutmuş çoktan, bir garîb hikâyenin kahramanı olmuştu işte.

gidelim mi?
iyi de nereye?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Hal ve Temyiz / Ay Vakti
Nasıl Yoğrulmuş Olduğuma Dair / Alâaddin Soykan
Her Yanım Yâr / Selami Şimşek
Acının Tadına Doyum Olur mu? / Kadir Gültekin
Kederidir Nesrin Hanım’ın ki Şiir; Göğsündeki Gize... / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster