Yolcu

148
Görüntüleme

Ben mi?

Hayır, bana olamaz! Yıkılmayacağım! Yıkılmadığımı göreceksiniz. Yıldırmayacak beni bunlar, bir kayın ağacı gibi dik ve kuvvetli duracağım.

Ben mi?

Düşünmeyeceğim, unutacağım. Büyük sellerin sert taşların üzerinden akıp geçtiği gibi geçecek tüm bunlar. Hiç olmazsa “eğilmedi” diyecekler. “Herkes eğildi büküldü ama o dik durdu işte. Bir ağaç gibi yahut bir kaya gibi ayakta öldü.”

Ben mi?

Neden ben? Neden bu tükenmek ve kemirilmek? Acı ve ölümün doğamızda olduğuna inanmıyorum. Doğal değil ölmek. Kimse bana masal okumasın. Aşikâr bir kasıt var. Gizli bir elin parmak izi her yanda… “Daha fazla içme, hastasın” dedi doktor. “Zaten ondan içiyorum be ahmak herif, kolay mı ölmek!”

Sonbaharın altın rengine boyadığı ağaçların arasında, pembe bir ilkokul istiridyenin karnındaki inci tanesi gibi ışıldıyor. Mavi önlüklü miniklerin birbirlerini kuşaklarından çekelediği, erik ağaçlarının helikopter olup topaç gibi oğlanları, hayal dünyasında gezdirdiği şirin bir okul burası…

Zemin katın pencerelerinde öğretmenlerini bekleyen bir sınıf var şimdi. Öğretmenleri birden ortadan kaybolmuş. Kimseye bir şey söylemeden sakince İstanbul otobüsüne binip gitmiş. Tek bir cümle hatırlanan: “Doktora gideceğim.” Doktor ise fazla konuşmamış. Karaciğer kanseri, derhal bir üniversite hastanesine gitmelisiniz” demiş sadece.

Eminönü’nde martılara simit atanlara omuz vurup yerde gördüğü çöpe uzanmaya çalışan sarhoş bir adam var. Yıkılmayan ama sallanan, her şeyi atlatmayı planlayıp kaldırımdaki küçük su birikintilerinden bile atlayamayan. Çamurlara belenmiş, soğuktan dudaklarının çevresi kıpkırmızı ve gözaltları mosmor bir sarhoş. İskele dibindeki kefallere yemli zoka hazırlayan iki adamın arasından, kollarını açarak korkuluklardan sarktığında midesinde ne varsa denize boşaltıyor. İster istemez tiksiniyor insanlar. Çocuklu bayanlar evlatlarının başlarını öbür yana çeviriyorlar.

Biri itekliyor balıkçılardan. “Leş gibi kokuyor herif” diyor iğrenerek. Öbürü de yüzünü ekşiterek bakmakta. Bir yandan acıyor haline. Üzerindeki kaliteli siyah takımın asaletinden bir şeyler çıkarmaya çalışıyor. “ Bildik sarhoşlardan değil, asla değil.”


Mısır çarşısının kenarından bir gölge gibi sarkarak sokak aralarına süzülürken, neden denize atlayıp tüm bu işkenceyi bitirmediğini düşünüyordu. “Sonu beklemek mi daha onurludur yoksa o son ana kendi ayaklarıyla gitmek mi? Mademki bitecek her şey, Dünya da bitsin o zaman. Her şey bitsin benimle… Benden sonra çocuk doğmasın ve baharlar da gelmesin. Gidiyorum ben hey Dünya, ama yıkılmadım ayakta gidiyorum…”

Adam Mahmutpaşa’daki eskicilerin sergi açtığı sokaklarda nereye gittiğini bilmeden yürüdü. Yerlerdeki poşetlere tekmeler atıp daha da sarhoş olmak gerektiği düşüncesiyle bir büfe bulmak için yukarılara doğru yol aldı. Yağmur iyice şiddetlenince, insanlar saçak altlarına kaçtıkları halde o kaçmadı. Kaçacak bir yer olmadığının bilincine öyle bir varmış ki. Binalardan biri üzerine yıkılsa ya da sokaklar hepten üzerine gelse, bir adım bile geri gitmeme kararında. “Ne varsa gelsin üzerime, yağmur gelsin, taş gelsin hatta yıldırımlar gürleyip gelsin. Orta yerde, gözümü kırpmadan bekleyeceğim. Bir de şu akıl denilen illetten kurtulursam, siz o vakit görün beni.”

Yukarılara çıktıkça bayır dikleşti. Tükenmiş karaciğerin verdiği bitkinlik dizlerini titretiyordu artık. “Bir damla bile içmen intihardır” diyen doktora inat içtiğini zannetmişti ama öyle değildi. Çabuk olsun, çabuk bitsin diyeydi her şey. Dilinin uyuştuğunu saç diplerinin dikenleştiğini hissetti. Aman Allah’ım böyle bir şey mi ölmek? Gözleri kararınca kimsesiz bir sokakta Arnavut kaldırımın aşınmaktan yuvarlanmış binler taşından birine kafa üzeri devrildi. Önüne düştüğü çift katlı dükkânın delik su oluğundan tam onun üzerine sıçrayarak akan sular, aşağılara doğru kırmızı, küçük bir dere olarak süzülüp gözden uzaklaşıyordu.

Dükkânın karşısında, ikinci katta bir perde aralandı. Pencereden bakan kadın kaldırımda yatan garip karartıyı seçmeye çalışıyordu. Elindeki kalemi hokkaya son bir defa daha batıran Hafız, yazdığı ayetin manasını tefekkür ederek geriye doğru yaslandı. “Küllü şey’in hêlikun illa veçhe hu …” Sonra ayağa kalkıp o da pencereye yaklaştı. “Neye baktın Sultanım?” “Sen de görüyor musun? Şurada yatan bir adam değil mi?” “Öyle ama kim ki?”. “

– Git bir bak istersen”

-İyi de ya şerir bir şeyse?

-Felak-Nas oku çıkarken, bir şeycik olmaz inşallah.

Şemsiyesini açmadan yavaş adımlarla bazen bileklerine kadar suya batarak yerdeki adama doğru iyice yaklaştı. Yağmur sağanak şeklinde yağdığından bir elini gözüne siper ediyordu. “Öldürüp de buraya mı attılar acaba?” Elindekini kenara koyup adamın başına doğru yaklaştı. Öyle kötü kokuyordu ki ciğerleri kaldırmayarak birkaç defa öksürdü. Omuzundan tutup sırt üstü çevirince vaziyeti iyice ortaya çıkmıştı. Burnu ve alnı şişmiş, kaşı da iyice açılmış… Bir an ne yapması gerektiğini kestiremedi. Böyle bilinmez bir herifi evine götürmek istemedi doğrusu. Adamı burada bırakmaya kendini iyice ikna etmişti lakin eve girmeden yukarıdaki cumbadan gelen soruyla durakladı. “Adamı hangi odaya alacağız?” Almayacağız diyemedi ama geriye dönmeye de gönlü yoktu. “Fatıma, adam pek tekin değil.” Ama hanımı kararını vermişti çoktan:

-Üst kata alalım o zaman bey, daha isabetli olur.

Bir cevap daha verecekti lakin yutkundu. Gerisin geriye yürüyüp adamı sırtlayarak üst kata taşıdı. Çatı arasıydı, aslında soğuk olurdu ama Fatıma iki kat yün yorgan çıkarmıştı bile. Üzerini örttüğü adamı süzdü Hafız. Güzel traşlı, yuvarlak ve küçük bir suratı vardı. Elmacık kemikleri çıkıntılı, saçları kısa, sık ve dik… Adamın titremesi onu da üşütmüştü, kendi de yanaşıp avuçlarını elektik sobasına uzattı. “Gece soğuk geçecek gibi.” Üzerine oturduğu kilimin yarısını omuzlarına alarak biraz daha ısınmaya çalıştı. Yataktakinin titremesi iyice artmıştı. Dişlerini birbirine vurmasından çıkan sesler odanın dışından duyulacak şiddetteydi. Sobayı az daha yaklaştırdı. Ama yetmezdi ki adam cin çarpmış gibi zangır zangır titriyordu. Sonra çorbayı almadığını hatırladı. Fatıma’nın meşhur bulgur çorbasını. Adamı yattığı yerden biraz doğrultarak kaşığı ağzına dayadı. Sıcak çorbanın birazı koynuna dökülünce zıplayarak gözlerini açtı Kenan. Karşısında garip bir herif elindeki kaşığı ağzına doğru itekleyip duruyordu.

-Dur yahu sen kimsin be adam? Neredeyim ben?”

Tekrar kaşığı itekleyerek:

-Adım Latif, hattatım. Asıl sen kimsin? Neredensin?”

Cevap vermedi Kenan, sadece karşısındakini çözmeye çalışıyordu. Üzerindeki kıyafete bakınca adamın bir tarikat müridi olduğu kanaati hâsıl olmuştu.

-Tekke mi burası?

-Yok, ne gezer, bizim fakirhanenin çatı katındayız.

-Kalkayım ben.

-Yat biraz. Kilit altında değilsin merak etme. Ne vakit istersen yol senindir. Ama az daha yat, hiç yoksa bir tas çorba iç.

Asık bir suratla Hafız’ın simasını süzerek “Her şeyimi almışlar” dedi. “Siz mi aldınız?” Hafız’ın olmayacak damarına basmıştı. Tası kenara koyup elinin tersiyle adama nice bir tokat vurduysa yüzünün sağlam tarafı da balon gibi şişti. Kenan yastıktan başını zorlukla kaldırırken “Sen almadın o zaman” dedi. “Söyleseydin de inanırdım zaten.”

Hafız rahlesini üst kata çıkarmış pencere dibinde tekrar elifler ve vavlar dünyasına dalmıştı ki yataktan başını kaldırıp kendini süzen Kenan’ı fark etti. Kâğıttaki şekillere dikkat kesilmişti. Arapça harflerle çizilmiş muhteşem bir İstanbul silueti. Merkezde Ayasofya, sağ ve solunda minareler, sokaklar hatta saray burnu ve Boğaz… Hayal penceresini aralayan insan için koca bir şehir gizliydi bu kâğıtta. Kırmızı mürekkeple minarelerin ucuna güzel de birkaç kuş kondurulmuş. Büyülenmiş gibi bakıyordu Kenan. Uyumak iyi gelmiş bir miktar zindelik vermişti.

-Geleyim mi? Bakabilir miyim?
– Buyur gel.

Yorganı omuzlarına alıp Hafız’ın yanındaki mindere kuruldu. Sanatına hayran kalmıştı. Oysa kendisi…

-Beğendin mi?
-Çok beğendim.
-Nesini beğendin peki?
-Çizdiğin şeyi. İstanbul siluetini ne güzel çizmişsin, üstelik harfleri eğip bükerek. Ben kırk sene uğraşsam yapamam herhalde.

Sonra suratı asılıp bakışları halının püskülüne sabitlendi. “Benim kırk yılım değil belki kırk günün bile kalmamış zaten.” Elini Kenan’ın omuzuna atıp “Bu resim değil ki” dedi Hafız. “Besmele bu, bu şehir tümüyle besmele… Ben okuduğumu yazıyorum sadece.”

Anlamsız bir ifadeyle Hafız’ın simasına ve kır sakallarına bakıyordu ki. “ Sen okuma bilir misin?” diye bir ses işitti. Kendini toparladığında tekrar geldi o ses.

-Sen okumaz mısın?
-Neyi?
-Gördüklerini. Boğaz’ı, Üsküdar’ı, iskeledeki hamalları yahut Eminönü’ndeki güvercinleri…
-Güzeldir o manzaralar. İzlemeyi severim elbette.
-Beğenir misin diye sormuyorum. Okuyabilir misin onları? Bu hatta olduğu gibi resmin güzelliğinde takılıp kalır mısın, yoksa manasını anlayabilir misin?
– Senin dediğin gibi bir yeteneğim yok benim.
-Kalk öyleyse giy şunları.

Daha gece kendini sabahın ışıklarına teslim etmemiş fakat yağmur kesilip yerini kesif bir azot kokusuna bırakmıştı. Hafız’ın küçük arabası Sirkeci tren istasyonu civarında soluklanacak bir köşe buldu kendine. “Bak” dedi Kenan’a iyi bak ne yazıyor?

-Sen söyle…
-Ardı ardına dizili vagonlar, bekleyenler ve uğurlayanlar. Ne ifade ediyor bunlar sana?
-Bilmem!
Gel aşağıya gidiyoruz, iskeleye.

-Oku bakalım.
-Ne bileyim, deniz, vapur…
-Ne görüyorum biliyor musun? Boğucu ve öldürücü dalgaların dehşetinden kurtaran bir sığınak görüyorum ben. İnsanın Rabbine sığınmasını, Nuh’u ve kurtarılan insanlığı… Haydi, şimdi yürüyelim yukarılara doğru.

Peki, burayı okuyabilir misin?

– Burası Gülhane, yukarıda da Topkapı Sarayı var. Cennet mi yoksa?

Gülümsedi Hafız. “Haydi diyelim ki öyle, saray ne o halde?”

-Sen söyle.
-Saray bir insan, bu bahçe de onun gönlü olmasın? Boğazın suları akan giden ömre ne çok benziyor. Bu gidişe bakarken gönlünde güller açmamışsa ne değeri olur ki vücut sarayının. Bahçesiz saray taş yığını değilse nedir?

-Gönülsüz insan gibi…
-Evet, aynı onun gibi… Haydi, hızlan az kaldı.

Sultanahmet meydanına çıktıklarında soluklanmak için banklardan birine oturmuşlardı. O esnada tüm minarelerden yükselen saba makamında bir çağrı şehrin dar sokaklarını kapı kapı dolaşıyordu adeta. Titredi Hafız, “İsrafil” diye mırıldandı. Üzerine gecenin siyah kefeni sarılmış koca bir cenazedir bu şehir. Ancak bu sedayla ayağa kalkıp can bulduğunu görürsün. Bin yıllık toprağı üzerinden döküp koşarak mahşer yerine gitmektir sabah ezanı. Gel cennetin ötesine de götüreceğim seni.

Hafız’ın hızlı adımlarına yetişmekte zorlanıyordu. Tükenmiş ciğeri ister istemez geride bırakmıştı. Şadırvandaki taburelerin önünde yakaladı onu. Onlarca insan, genç, ihtiyar hatta dokuz on yaşında çocuklar dahi sabahın ve suyun soğuğuna aldırmadan garip bir huşu ve neşe içinde günahlarını akan suyun damlalarıyla yer altının dehlizlerine gönderiyorlardı. “Gel haydi” dedi Hafız.

-Sen kıl ben beklerim.
-Beklemek vakit işidir. Yeterince vaktin var mı?

Yıllardır girmemişti bu gibi kapılardan. Şimdi hasta ve acizken niye girsindi ki… Bu yıkılmak mı demekti? Yenilgiyi kabul etmek ya da teslim olmak… Oysa o eğilmeyecekti, ağaçlar gibi yahut taşlar gibi ayakta ölecekti. Ama Hafız ile çıktığı bu küçük gezintinin büyüsü bozulsun istemedi, bu defa akıntıya bırakacaktı, bıraktı kürekleri…

-Ben unutmuşum, göster öyleyse…

Büyük avizenin altında başını kaldırıp kubbenin ihtişamına dalmıştı ki. Kamet sesiyle hareketlendi sakinler. Onlar da ilk safın sağ kanadında omuzlarını sıkıştıracak kadar bir yer buldular. Namaz bitmişken Hafız’a yaklaşıp kulağına:

-Bu neydi peki Hafız?

Gözlerini yumdu Hafız. Şehir, yerden fışkıran minarelerin kuvvetiyle köklerini beton yığınlarından koparıp birkaç kulaç yükselmişti adeta. “Bu şehrin minareleri Arş’a çıkarlar” dedi Kenan’a. “Bu cennetin de ötesi. Miraç bu. Kâinatı geride bırakıp zamanın ve mekânın ötesine geçmek…”

Çıktıklarında İstanbul’un bilinen koşuşturmacası başlamış, kaldırımlar hızlı adımlı ve telaşlı insanlarla dolup taşmıştı. Çıtır birer simit alıp bir meşenin dibinde gelip geçenleri izlemeye koyulmuşlardı. Hafız adeta hipnoz olmuş gibi karşı kaldırıma sabit bakıyordu.

-Hayırdır ne görüyorsun Hafız?
-Köleler! Ayakları ve boyunları zincirli, sahibinden kaçmış binlerce köle… Medeniyet isimli vicdansız bir simsar onları ele geçirmiş zincirlerinden çekeleyip sürüklüyor. Geç kalanlar can yakıcı kırbaç darbeleri altında inliyorlar. Neyse boş ver, sevmedim burayı. Başka yere gidelim biz.

Oradan aşağılara doğru sakin ve sessiz yürüdüler. Arabanın yanına yaklaşmışlardı ki Kenan: “İstasyon… İstasyonu söylemedin” dedi.
Hafız’ın gözlerinde nemli ve hüzünlü bir ifade vardı. Kenan’ı mahzun bakışlarla baştan ayağa süzüp “Yolcuyuz Kenan” dedi. “Açık değil mi?”

Yerel bir gazeteden alınmış küçük bir kupür fotokopiyle büyütülüp koridordaki panoya bir fotoğrafla beraber asılmıştı. Birkaç da karanfil iğnelemiş çocuklar. “İstanbul’da bir arka sokakta ölü bulunan kayıp öğretmen öğle namazına müteakip son yolculuğuna uğurlandı…”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Hal ve Temyiz / Ay Vakti
Nasıl Yoğrulmuş Olduğuma Dair / Alâaddin Soykan
Her Yanım Yâr / Selami Şimşek
Acının Tadına Doyum Olur mu? / Kadir Gültekin
Kederidir Nesrin Hanım’ın ki Şiir; Göğsündeki Gize... / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster