Kabiliyetin Sönüşü

89
Görüntüleme

Gün geliyor bir gün öyle bir an oluyor, bütün zamanları içinde toplayabilen bir an, sisleri dağıtan, perdeleri aralayan bir an, o an içinize baktığınızda onun varlığının farkına varıyorsunuz. Evet, fark ettiniz, siz de bir cevher var. Saf, işlenmemiş, külçe hâlinde. İşlense neler olur, neler. Sizden pek güzel şeyler olur. Bu büyük bir zenginlik, evet çok büyük bir zenginlik. Alıp günışığına çıkarsanız da, orada bıraksanız da büyük zenginlik.

Önce bulmanın mutluluğunu yaşıyorsunuz. Ardından ciddi olarak baktığınızda, ne yapacağınızın şaşkınlığını yaşıyorsunuz. Neredesinden ve nasıl başlayacaksınız? Bunu düşünmek çok zaman ve çok emek isteyen bir şey, şimdi de elinizde başka işleriniz olduğundan, bu maden de nasıl olsa sizde olduğundan, daha sonra ne yapacağınıza karar vermek üzere “şimdilik’’ bırakıyorsunuz. Sonra her aklınıza gelişte, defalarca şimdilik bırakır oluyorsunuz. Ara ara bir ırmak mırıltısıyla/ezgisiyle konuşurken onunla, sonra çöl suskunluğunda unutuveriyorsunuz onu. Üzerinden zaman geçiyor, geçiyor zaman, siz de geçiyorsunuz zamanla; olaylar, olgular, durumlar, duyuşlar, oluşlar, yokoluşlar da geçiyor sizinle. Ne çok aynıyken, ne çok değiştiniz. Siz yine sizsiniz de, eskisi gibi pek düşünemediğinizden dolayı, önceki önceliklerinizin yerini başka önceliklere bıraktığını, önceki hassasiyetlerinizin yerini başka hassasiyetlerin aldığını; köklerinizin dallarla, dallarınızın yapraklarla övünecek hâle geldiğini, bu yüzden yeni dal ve yaprak arayışınızdan uzak olduğunuzu, ve artık her şeye bu uzaklıktan bakıyor olduğunuzu görüyorsunuz. İçinize de bu uzaklıktan bakıyorsunuz. Uzaktan görüyorsunuz, siz hem sizdiniz hem değil. Sayısız kez yenilendiğinizin ve eskidiğinizin belirtilerini taşıyorsunuz artık.

Ama arada bir, bir yıldız gibi göz kırpıp sönen bir işaret var bir yerlerde; arada bir, piyanonun bir tuşuna dokunup yankılanarak uzaklaşan bir ihtar var belleğinizde; uçuruma bakar gibi nedenini bulamadığınız bir boşluk gönlünüzde; arada bir, kendinizi yitirmiş gibi bir kayıp var. Bu ihtar, bu işaret, bu kayıp, bu boşluk el ele tutuşup ve elinizden tutup sizi götürüyorlar sonra diye bıraktığınız, ve sonu gelmeyen bir sonraya gömmüş olduğunuz atıl cevherinizin başına, daha doğrusu kalıntısının başına. Terk ettiğiniz topraklarınıza dönmüş gibisiniz. (Ah evet hatırladınız, bu topraklar sizin, hazineniz bu topraklardaydı.) Ama şaşırıyorsunuz. Ama niye şaşırıyorsunuz ki? Hiç bakıp ilgilenmediğiniz hâlde onun güllerle, lalelerle, sümbüllerle karşılayacağını, yabanilikten uzak kalacağın mı sanıyordunuz? Bu fazla iyimserlik olmaz mı? Galiba o kadarını sanmasanız da, bu kadar çok terk edilmiş ve olanca çıplaklıkla kendi içine kapanan, münzevi ve yanık bir bozkır olacağını da beklemiyordunuz. Hâlâ tanımakta güçlük çekiyorsunuz, bıraktığınız bu cevher o cevher miydi? Hiçbir işlenir yanı yok. Bu cevher o cevher miydi, üstü öyle örtülmüş ki; şu olayla, şu duyguyla, şu duygusuzlukla, şu nesneyle, şu zamanla öyle örtülmüş ki, göz alıcı parıltıları gözükmüyor. Elmasınız kömüre mi dönmüş yoksa zaten kömür müydü, ayırt edemiyorsunuz. Sizi cezbediciliği, hayallere gömüşü, kanatlandırıp yükseklere kaldırışı, yelken olup enginlerde yüzdürüşü falan hiçbiri yok. Siz de o zaman, ne kadar büyütmüşsünüz gözünüzde. Yoksa şimdi küçültüyor musunuz?

O zamanı küçültüyorsunuz da, ama şimdi gerçekten küçük. O zaman gören de, görülen de farklıydı. Şimdi görmekte olduğunuzsa uzun yılların dejenerasyonuna uğramış bir sonuç. Gördüğünüzden bu yana ona hiç dokunmamakla, olduğu gibi bırakmakla, hiçbir eylemle elinden tutmamakla hep küçülmeye, yokluğa terk ettiniz. O zaman “şimdilik bırakıyorum’’ demekle “sonra’’ demiştiniz, öyle bir sonra demiştiniz ki sonu gelmemişti. Yavaş yavaş içine girilemeyen bir düşünce olarak bırakıvermişsiniz olduğu yerde.

Oysa ilk keşfettiğinizde ve o keşfi “benim’’ diye onu ilk sahiplendiğinizde, yüzünüz öylesine ona dönük, öylesine kalbiniz onda, öylesine ruhunuzdaydı ki sanki de siz oydunuz. Evet, o an oydunuz, ilkin onu değerli bir yere koymak istediniz, daha sonra ne yapacağınızı belirleyecektiniz. Ya bu mücevheri hazine odasında sarıp saklayacak, bu zenginliği, bu sahipliği yeterli sayacak; belki de ömür boyu bu saklı cevherin, gizliden gizliye içinizde gururunu taşıyacak, diğer yoksulluk ve yoksunluklarınızda onu hatırlayıp onunla bir nebze avunacaktınız. Siz bunu yapmışsınız. Onu kendinize saklamışsınız, zamanla da o kendinizden (sizden) dahi saklanmış. Bulduğunuzun/kazandığınızın büyüklüğü öyle yetmiş ki size, el değdirmedikçe de dokunulmazlığını daha bir severek, kutsal, değerli bir fikir gibi kabullenir olmuş, git gide dokunma, işleme fikrinden tamamen uzaklaşmışsınız. Oysa şöyle de belirleyebilirdiniz: Hazine odasının hapis karanlığından kurtarıp, bu kıymetli madeni işleyip takabilirdiniz. Bileğinizde, boynunuzda, parmağınızda ışıldayabilirdi sürekli. Sizin olmakla kalmayıp sizden olabilirdi. Ama varlığını bilmekle yetindiğinizden olmadı. Külçe olarak kaldı. Ruh hâlinize göre ara sıra ağırlık, ara sıra hafiflik,  ara sıra açlık, ara sıra doygunluk olarak harcandı gitti.

İşlenebilirliği mümkün bu cevher insanda varken, onu işlenemez görmek ve bu görüşle onu sınırlamak, mümkünü imkânsızlıkla kilitleyip tamamen atıl bırakmak olacaktır. Sarıp saklayarak ona sahip olduğunu sanan, onu başkalarından kıskandığı gibi kendinden de kıskanmıştır. Ve kendini de ondan mahrum etmiştir.  Evet, sizin olmakla kalmayıp sizden olabilecekken… (Sahiplikten daha öte bir şeydir bu. Eşyaya sahiplikle, kendine sahiplik arasındaki fark gibi. Fark, bazen bulunması için çok dikkatli bir araştırmayı gerektirecek kadar küçükken, bazen sisin perdelediği uçurum gibi bir açıklıktır. Uçurum gibi bir açıklığa nasıl mı fark denilir, gözler perdelenmezse, sis gizlemese denilmez elbet. Buradaki zorluk, o sisi/perdeyi aralamayı başarabilmekte. Bazen araya uçurumlar girer ve bunu -sisle örtüldüğünden- küçük sanırsınız. Üstünde durulmaya değmeyecek küçük bir değişiklik. fark gibi. O yumuşak, kavranılamaz tabaka sizi uçurumun kenarına getirip, her an yokluğunuza sebep olacakken hem de.) Sizin kendi içinizdeki cevheri, tözü, özü fark ettiğiniz, sizi siz olmaya en çok yaklaştıracak ve yakınlaştıracak o şeyi örte örte, kat kat bir uzaklığı açmış oluyorsunuz aranızda farkında olmadan. Böyle bir ara açıldığındaysa, sizden değil artık ve sizden olamaz artık.

Şimdi yabancı bakıyorsunuz, o neydi? Yabancı bakıyorsunuz, o nerede siz nerede? Onun siz veya sizin olma imkânı var mıydı? Belki de hiç yoktu. Boş bir gezegene uğramış gibisiniz, yanılmışsınız galiba zenginim dediğinizde.

Hakikatine bakarsak, öyle yanılmış falan olduğunuz yok. Yalnızca sahip olduğunuzu değerlendirmeyişiniz var. Ateşle meşaleyi buluşturmamanız var. Şimdi yıllar ve yıllar sonra elinize alıyorsunuz, rutubetlenmiş (yaşlanmış siz) bir kibrit kutusu ve rutubetlenmiş yanmayan yakmayan kibrit uçlarınız (köreltilmiş kabiliyetiniz) var. Çakıp çakıp bir çırpıda ölü çubukları diziyorsunuz. Çakarken çıkaracak kıvılcımları kalmamış.

Sizden geçmiş, diyorsunuz.

Bizden geçmiş.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Hal ve Temyiz / Ay Vakti
Nasıl Yoğrulmuş Olduğuma Dair / Alâaddin Soykan
Her Yanım Yâr / Selami Şimşek
Acının Tadına Doyum Olur mu? / Kadir Gültekin
Kederidir Nesrin Hanım’ın ki Şiir; Göğsündeki Gize... / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster