Berdül Acüz

73
Görüntüleme

Şen şakrak geçen sıcak yaz akşamlarını düşündü.  Teklifsizce gelen komşularla içilen acı kahvelerin kokusu tüttü burnunda. Şişirdiği göğsünde bir müddet tuttuğu nefesle içine hapsetmeye çalıştı o yarınsız günleri. İş yerinde her defasında yeni bir şaka bulmayı başaran Timsah’ı düşündü. Aynı zamanda kayını olan Eyhem’in lakabıydı Timsah. Tuttuğunu koparan iri kıyım hayat dolu idi Eyhem. İlk kimin taktığını bilmeseler de kucakladığı adamı sıkacak olsa kemiklerini kırar Eyhem’e cuk diye oturuyordu bu lakap. Hemen herkese nasıl da lakap yakıştırdıklarını anımsadı. Cuma günleri kurulan halk pazarından dolayı çarşının sabahtan ikindiye dek nasıl da duman altı olduğu gözünde canlandı. Uzaktan yakından gelenelerin illa da kebap yemelerinden mütevellit çoğu rüzgarsız günlerde her köşe başında yanan ızgaralardan tüten kesif kokulu duman, Cuma namazı vakti hariç her yeri kaplardı. Kendisini görene Allah’ı hatırlatan, yüzünden huzur akan, mensubu olmayanların bile sevip saydığı şehrin ulusu şeyh efendi bir Cuma vaazında bu durumu “yiyen var yiyemeyen var” diyerek eleştirmişti. O günden sonra fakir fukaraya ikramda bulunulsun diye fazladan ödeme yapar olmuş, yine de kebaptan vazgeçmemişti ahali. Şehrin adı değişse “kebap kokulu şehir” olurdu kesin. Yeni hayatında sözü dinlenir insanlara yer olmayışı dikkatini çekti. Aralarından su sızmayan Timsah’la Halep’in bir kenar mahallesinde kıldıkları Cuma namazını hatırladı. Bir gün iş yerinde bir cami imamından bahisle çok kısa hutbe okuduğu lakırtısı yapılmıştı. Yanına Eyhem’i de alarak söz konusu camiye gitmişlerdi önlerindeki ilk Cuma. İmam Efendi hutbeye çıktığınıda ikisi de gözlerini belertmiş ona bakıyordu. Hutbe dualarından sonra okunan hutbe bugün bile her anıyla hafızasında canlı idi.

Ey cemaat! Peygamber Efendimiz bir gün işte şu iki parmağı arasına aldığı dilini tutarak buna dikkat edin demiştir.

Hoca efendi bunları söylerken iki parmağı arasına aldığı dilini cemaate göstermeyi ihmal etmemişti. Hutbenin hepsi bu kadardı. Yanında oturan timsaha dirseğiyle esaslı vurmasa kahkaha atacaktı az kalsın Timsah. Kendisi de nefesini tutmuş, karın kaslarını sıkmış içten içe gülüyordu. Namaz çıkışı kısa olur da bu kadar olmaz demişlerdi hutbe için. Fakat o hafta boyunca ne zaman gereksiz konuşacak olsalar nasıl da hocanın o hareketi ve sözlerini hatırladıklarına şaştılar. Yapılan dualar dışında bırak tesiri altında kalmayı doğru dürüst bir cümlesini bile anlayamıyordu şimdi hutbelerin.

Dalgaların omzunda aynı anda hem aşağı yukarı hem ileri geri yönlü yaptığı hareketlerle limana yaklaşan cisim görenlerin dikkatini ziyadesiyle çekiyordu. Limanın o tarafında görülmedik, küçük, ucuz ama hayatı çok kolaylaştırdığı iddiasıyla çantasından çıkardığı bir el aletini tanıtan, her zaman ağzı iyi laf yapan bir işportacının etrafında oluşana benzer bir meraklı kitlesi toplanıyordu. Bir oyuna katılır gibi hasbelkader oradan geçenler bu kalabalığa karışıp tahmin haklarını kullandılar.

Siyah bir poşet…
Hayır patlak top…
Yok devenin hörgücü…
Anne devenin hörgücü ne demek?

Soruyu soran çocuğunu bıyık altından gülen annesi susturmak için kolundan çekiştirdi. Tahmin yarışı çoktan tıkırdamış, suyunu çekmekte olan pilavın yüzeyde farklı noktalardan pıt pıt atmasını andıran bir gülüşme molasından sonra devam etti. Cismin kıyaya yaklaşmasıyla bunun bir ayakkabı teki olduğu konusunda hemfikir olundu. Kalabalığın ilgisi bilinmezliğin ortadan kalkmasıyla kaybolmuştu. Kabalıktan geriye bir kişi dışında kimse kalmamıştı. Dalgın dalgın yürürken kendisini kalabalığın içinde bulan o bir kişi gözünü ayakkabıdan ayırmıyordu. Numarasını tahmine çalıştığı ayakkabının diğer taraftan denizde eşini arıyordu.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Hal ve Temyiz / Ay Vakti
Nasıl Yoğrulmuş Olduğuma Dair / Alâaddin Soykan
Her Yanım Yâr / Selami Şimşek
Acının Tadına Doyum Olur mu? / Kadir Gültekin
Kederidir Nesrin Hanım’ın ki Şiir; Göğsündeki Gize... / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster