onüçüncü ay VIII

172
Görüntüleme

Ambulansın, yürek hoplatan siren sesi yaklaştıkça, Serap’ın telaşı duaya dönüşmüştü. Kahvenin sedirine uzattıkları reis kıpırtısız yatıyor, bir adam, sürekli hastanın başından çekilin talimatları veriyordu. Serap, onca telaş ve paniğin içinde ellerini ağzına götürmüş, kendi sessizliğinde çırpınıyordu. Talimatlar yağdıran adam, reisin gömlek yakalarını açmış, kalp masajını, mahir bir eda ile yapmaya başlamıştı ki, ambulans, meraklı kalabalığın arasından süzülüp, kahvenin kapısına yanaştı. Beyaz önlüklü görevliler, sedye ile indi, reisi itina ile sedyeye yerleştirip ambulansa taşıdılar. Serap, bir bez bebek gibi salınarak akıyordu .-              Yakını var mı? Diye sorulduğunu duyuyor, “Ben, ben varım.” Diyemiyordu.-              Bayan siz yakınısınız sanırım, dedi, talimatlar yağdıran adam.-              Evet, evet yakınıyım. Diyerek araca yaklaştı Serap.Hastanenin, yankı yapan koridorlarından akıp geçtiler. İlaç kokusu genizlerinde acı bir tada dönüştü. Telaşlı adımları, ameliyathane yazılı kapıda son bulmuştu. Reis kapalı kapıların arkasında Serap ve birkaç kişi koridorda kalmıştı. İlk gördüğü banka ilişti. Bir süre, öylece oturdu. Neden sonra;-              Hasta babanız mı? sorusuyla kendine geldi. Bu soru “Babamlara, Hicran Teyzeye haber vermeliyim” mi düşündürdü Serap’a. “Nasıl akıl edemedim?” diye geçirirken aklından,-              Hayır. Dedi yavaşça.Sorunun sahibine baktığında, kahvede ki masaj yapan adam olduğunu görünce şaşırdı.-              Siz?-              Bağışlayın küçük hanım, sırası değil biliyorum ama kahvede yan sedirde oturuyordum, duruşunuzdan ve konuştuklarınızdan, kendimi alamadım. Duyduklarımdan, paylaşımınızdan çok etkilendim. Kusura bakmayın kulak misafiri oldum. Şimdi de Tanrı misafiri gibi sayın beni.-              Estağfirullah. Dedi Serap, Ben Serap. Kızı değilim ama Reis benim, yaslandığım dağdır.-              İşte bakın haksız değilim, bu nasıl bir tanımlamadır, -Yaslandığım Dağdır- . Ben, Dr. İhsan, bir üniversitede edebiyat öğretim görevlisiyim. Aşka dair tanımlarınız… Neyse bunları sonra da konuşuruz. Siz yakınlarına haber verdiniz mi?-              Yoo, vermeliyim, dedi Serap.Bir saat içinde, Reisin çocukları ve eşi Hicran Hanım, hastanede idi. Bir buçuk saat sonra reis ameliyattan çıkmış, yoğun bakıma alınmıştı. Doktorlar; “Koroner bypass ameliyatı yaptık. Yorgun bir kalbi var. Göğüs ağrısına ve kalp krizine neden olan koroner arterlerdeki daralmalar belli bir seviyenin üzerine çıktığında kanın akışında engel oluşturmuş, bu da kalbin yeterince beslenememesi ve dolayısıyla görevini tam anlamıyla yapamaması anlamına geliyor. Allah’tan ümit kesilmez.” demişlerdi.Ameliyathaneden çıkan her hemşireden ve doktordan haber soruyordu Serap. “Henüz yoğun bakımdan çıkmadı” cevabı ile yüreği bir parça daha inceliyordu. Hicran Hanım, suskun bir ağıt ile, hastane koridorunda, bir kirişe gözlerini bağlamış, kiriş yıkılsa yıkılacak gibi duruyordu. Yüzünde acıdan çok korku yerleşmişti. Serap, Hicran Hanımın reisi ne çok sevdiğini bildiğinden, “bu, reisi kaybetmenin korkusu” diye okumuştu, Hicran hanımın yüzündeki çizgileri.Sevilmeden, sevmek, vazgeçmeden sevebilmek nasıl bir şeydi acaba diye düşündü. Beklerdi insan, birikirdi beklemekten içinde ki beklentiler. Altından kalkılması zor bir dağ olurdu. İçini tarttı. Ne zaman, arkadaşından, dostundan hatta ailesinden her hangi bir şey beklese ve yerine gelmese mutsuzluk gelip çöreklenirdi içine. Küçük yaşında öğrenmişti, beklentilerin kendisini mutsuz ettiğini. Ama beklememeyi öğretememişti bir türlü kendine. Bu yüzden severdi sürprizleri. Bu yüzden küçücük bir sürpriz, beklemediğinden, kocaman bir armağana dönüşürdü. Hicran Hanım’ın yüreği nasıl dayanıyordu; sevgiye dair, sevgisine rağmen, yürekten dudağa düşmüş bir sevda sözünü duymamaya? Yoktu bunun cevabı kendisinde. Yeterince olgun olmadığını düşündü. Reise dert yanardı, “Reis, bir türlü büyümüyor içimdeki çocuk. Bak caddelere, hep anneler ve babalar, çocuklarının ellerinden tutuyor, onları hayata tutundurmak için. Halbuki ben, içimde ki çocuğun elini tutuyorum, hayata tutunmak için.” Diyerek. Reis gülümser, “Büyürken hem öğreniyoruz, hem kirleniyoruz. Aklımız büyütüyor bizi ama bildiklerimizi hayata indirirken, aklımızın gururumuzun tuzaklarına düşüyoruz. Bizi temiz ve doğal kılan yüreğimizi susturmayı seçtikçe, hoyratlaşıyoruz. Biz hoyratlaştıkça hayat hoyratlaşıyor bunun hesabını yapamıyoruz. Aklımız nesnelere, mekanlara sürüklerken, ihmal ettiğimiz yüreğimizin gücü azalıyor ve hissedişlerimizi öteliyoruz. Halbuki yüreğimizdir, bize yakışanı armağan eden, şefkat gibi, sevgi gibi, merhamet gibi.. Bir çocuk saflığında kalabilmeyi sağlayan yüreğimizdir. İşte Bu yüzden; sen, hayata gülümsüyorsun, sen gülümsedikçe de hayat sana gülümsüyor. Yüreğin himayesindeki akıl, insana farkındalık, aklın himayesindeki yürek ise ezbere adımlar armağan ediyor. Varsın o yüreğinde büyümeyen çocuğun elini tutuyor ol.” derdi.Serap, reisin sözlerinin bir çırpıda aklından geçmesine şaşırdı. Düşüncelerinden sıyrılmak için oturduğu, banktan kalktı. Karşısında, kahvede talimatlar yağdıran adamı görünce şaşırdı. İsmini söylemişti.. hatırlayamadı. Gülümsedi, bakışları karşılaşınca, adam da Serap’a gülümseyerek yaklaştı,-                                              Üzülmeyin Serap hanım, O yüreğindeki sevdaya tutunup, o yataktan kalkacaktır… Şifa diliyorum. Sizinle ve “Reisle” birlikte çay içeceğiz, göreceksiniz. Şimdi ayrılmalıyım. Geçmiş olsun.” dedi, elini uzattığında, Serap: -Reis…, yüreğindeki sevda…- bu iki ifadeye takılı kalmış halde tokalaştı. Koridorun orta yerinde, olanları sıraya koymaya çalıştı bir süre… nafile… şimdi sırası değildi.Ameliyathanenin kapısı açıldı, beyaz önlüklü, genç bir doktor, yüzünde hafif bir tebessümle, Serap’a yöneldi. Serap, tebessümün sahici olmasını diledi. Nefesini tuttu;-              Geçmiş olsun, hastamız, kendine geldi. Başarılı bir operasyondu. Ancak her zaman risk vardır. Biraz dinlenecek, sonra görebilirsiniz. Dedi ve uzaklaştı.Serap sessizce;-              Teşekkür ediyorum Allah’ım, Teşekkür ediyorum. DediHicran Hanım, doktoru görünce; kirişten ayırdığı gözlerini doktora çevirmiş, duydukları, yüzünde, son zamanların en güzel resmini çizmiş, ıstırabı, tebessüme dönüşmüş olduğu halde, oturduğu yerde öylece kalakalmıştı. Kalksa yıkılacak gibi duruyordu.Serap, Hicran Hanımın dizleri dibine çöktü. Ellerini tuttu. Ellerine damlayan gözyaşının ılıklığını hissetti. Sadece gülümsedi. Hicran Hanım, fısıltı halinde;-              Onun kalbini benim sevgim yordu. Diyiverdi.Serap emin olamadı duyduğu cümleden ama yinelemesini istemedi. İçinden tekrar etti. “Onun kalbini benim sevgim yordu.” Sevgi nasıl yorardı?Bu soruyu içinde bir yere hapsetti. Hemşirenin; ”Hastanızı görebilirsiniz, çok kalmayın, birkaç saat sonra odasına alacağız, bir kişi refakatçi kalabilir.” cümleleri ile ayağa kalktı.Reisi camın arkasından görebildi. Onu ayakta görmeye öylesi alışıktı ki, beyaz çarşaflar, oksijen tüpü ve tıbbi cihazlar arasında solgun yüzünü görmek, içine bir korku düşürdü. “Duadan daha hızlı ulaşan bir yardım yoktur.” derdi reis. Duaya durdu, yüreği…Hastaneden ayrıldığında; boğazında bir yumruk, yüreğinde bir sızı, aklında koca şehirdeki yalnızlığı vardı. Selim düşmüştü aklına. Pazartesi günü görüşeceklerdi. Her şeye rağmen bir heyecan esti içinde. “Çantasını vermeyi unutmamalıyım” diye tembihledi kendini. Sabah aldığı papatyalar geldi gözünün önüne, gülümsedi. Selim de kendisini böyle gülümseyerek düşünüyor muydu? Sesi kulaklarındaydı. İçinde; reisin sağlığına duyduğu endişe ile Selim’in varlığından duyduğu hazzın harmanlandığını fark etti.İstanbul’un omuzlarına hafif bir şal gibi akşam düşüyordu. Yüreğinde Selim’in varlığı hayatı tazeliyordu sanki. Henüz kendisinde Selim’e ait bir iletişim numarası yoktu. Selim’in kendisini aramasını diledi. Tam bu esnada çalan cep telefonunun melodisi, yüreğini hoplattı. Ekranda Mehmet yazıyordu. Anlık, tuhaf bir boşluk hissetti içinde. Telefonu açarken kendi haline gülümsedi. Mehmet akşam yemeğine davet ediyordu. Sabahtan beri bir şey yememişti, acıktığını hisseti, Mehmet’e; “Tamam, geliyorum yarım saat sonra oradayım.” dedi.Mehmet, Serap’ın dostça sevgisinin, sevdaya dönüşmeyeceğini her defasında anlamasına rağmen, Serap’ı yüreğinden çıkarmayı başaramıyor, hayatından çıkarmayı ise göze alamıyordu. Görmese bu sevgi tükenecekti belki. Ama bunu yapamıyordu. “Bu benim sevgim. Siparişi yoktur ki, Serap’ın yüreği içinde bir tane ısmarlayabileyim.” diyordu kendi kendine. Bir gün önceki, hediye paketinin kimden olduğu merakı kemiriyordu, Mehmet’in içini. Serap’ın hayatına ilk kez biri girmişti. Ya da kendisi ilk kez birinin girişini izliyordu. Kıskanç bir dürtü tüm yüreğini mengeneye alınmış gibi sıkıştırsa da, baskın olan duygu Serap’ın incinmemesinden yanaydı. Kendisinden daha çok kim sevebilirdi ki Serap’ı. Kimin içi böyle titrerdi ki? Kim; kıskançlıktan kıvranırken, sevgisi dostluk sınırlarından öteye taşınmazken, kırgınlıklarını, kızgınlıklarını yüreğindeki sevgide yıkayarak, yeniden gülümseyebilirdi ki?Sahilde ki salaş balıkçıya bu düşüncelerle ulaştı Mehmet. Her seferinde aynı heyecanla gelirdi buraya, Serap, çok sevdiği için gelirdi. Serap’ı aradan çok süre geçmemesine rağmen, yine değil, yeniden görecek gibi gelirdi. Saatine baktı; konuşmaları üzerinden 45 dakika geçmişti.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

yüreğim tetik ve kavi / Taner Taştekin
yirmi beş ıssız gece / Mazlum Civan
yenildim sana hüzün / İsmail Bingöl
yâre, yâre / Alâaddin Soykan
taze mezar / Kamuran Bate
Tümünü Göster