mühe mühab

155
Görüntüleme

Bir osmanlı tokadı indiğinde sol yanağına henüz on-ikisindeydi. Avludan dışarı ya bir, ya iki kere adım atmaya cesaret edebilmiş, yeni bir yazma isteme cüretini bir türlü gösterememiş, bayramlarda insanlar neden sevince boğulur bir türlü çözememiş garibanın tekiydi. Adının Mühab olduğunu çocukluk çağını çok gerilerde bıraktığı günlerin birinde avludaki mezarın kenarına oturduğunda öğrenmişti, teyze kızından. Ona hep “Mühe” demişler, “Mühe gel, Mühe getir, Mühe pişir, Mühe defol” gibi ancak iki kelimelik seslenişlerde adını söylemişlerdi. “Mühab” diye kaç kere tekrarladı hatırlamıyordu. “Mühab!” Bir hizmetçi değildi. Bir besleme değildi. Ama bu evde bir hiç olduğunu her gün doğumunda onu yatağından sürükleyerek kaldırdıklarında bağıra bağıra yüzüne söylemişlerdi. Mühab bir hiçti, ama bunun sebebini yıllarca bilmedi. O eve nasıl ve ne zaman ve kiminle gelmişti? O evin bir parçası olmak zorunluluğunu ona kim hediye etmişti? Bazen insan bilmesi gerekenlerden çok farklı şeyleri daha erken vakitlerde öğreniyor, asıl önemli olanı, öğrenme sırasına oturtamıyordu. Bu yüzdendi ihtimal acılar derya gibiydi dünyada. Mühab da soru soramadığı, sorulara cevap veremediği, konuşma hakkının elinden alındığı bir cehennem kuyusunun içinde yaşamaya devam ediyordu. Aylardan zilkadeydi. Gece gece pencereden baktı Mühab. Dolunayın aydınlığı sokaklarda dolaşırken avluda oynaşan gölgeler gözüne çarptı. Neydi? Merak ile meyletmek geçti içinden. Belki kuşlar, belki kediler, belki de bir yabancı… o yaşına dek tanımadığı kimseyle karşılaşmadığından midesinde hareketlenme oldu. “Bir yabancı” diye düşündü. Çiçeklerin arasında oynaşan gölgeyi gözleriyle yakalamak istedi. “Mühab kendine gel, Mühab haddini bil, Mühab yıkıl, Mühab yok ol…” dedi kendi kendine ihtimal ona bunları söyleyecek birisi olmadığı için yanında. Birden dolunayın önünü kapattı bulutlar. Rüzgâr esmeye başladı. Aman bir gürültü, bir patırtı, bir felaket havası. Korkmadı Mühab. Korkulacak her şey yanında yönündeydi kendini bildi bileli. Karanlıkta yaşamaya mecbur bırakılmışlığından, hep tekmelendiğinden, hep itildiğinden, kollarındaki mor lekelerin bir türlü tamamen iyileşemediğinden, ondan bundan şundan… korkmadı Mühab. Fırtına şiddetlendi. Mühab pencereden an olsun ayrılmadan avluyu seyreti. Bir avluyu, bir gökyüzünü; bir gökyüzünü, bir avluyu taradı. Yağmur başladı. Yağmur hızlandı. Yağmur şapur şupur yere vurdu damlalarını. Damlalar küçükten büyüğe sıraya girip ard arda toprağa indi. Mühab onların birini bile göremedi. Karanlıktı. Fırtına başlamak için karanlığı seçmişti. Mühab bir türlü pencereden ayrılıp yerdeki şilteye kıvrılamadı. Bir kere olsun hayatında farklı bir şey yapmış olmayı dilediğinden belki durduğu yerde fırtınanın içine kaymak geçti fikrinden. Yıldırımlar dört yanda damar damar göğü çiziyordu. Her yıldırım anlık ışıtıyor, anlık karanlığa boğuyordu. “Yabancı! Yabancı!” diye düşündü. O an uçurumlardan itildi sandı Mühab. ……………………………….Kay Mühab. Kal Mühab.Dünyanın dengesini bozan insanlardan kaç Mühab.Canavarların içinde insan Mühab. “Gel sana edebiyatın en yenisinden birkaç cümle okuyayım. Romandaki aşıkların dilinden, şiirlerdeki sevgililerden; zamandan uzak, mekândan beri, hal dilinden hali… tut benden, tut sokaklara sızan ışık kırıntılarından. Her gelen aşkı almış yüreğine, her gelen kendine özel en sıradan haliyle gelmiş de geçmiş yollar, tepeler, dağlardan. Gel sana anlatayım üç beş yedilerden. Uçurulan başlardan, yakılan mabedlerden, kan kokulu topraklardan… Anlatayım da acısın için dışın. Anlatayım da inanma gördüklerine, inanma duyduklarına, inanma zulüm silinecek diye. Herkes kendi dünyasında sancılı. Her geçen gün biraz daha kirleniyor bastığımız yer, soluduğumuz hava, seyrettiğimiz manzara. Duyduğumuz sesler tiz, dokunduğumuz her şey patlamaya hazır. Bir de herkesin zülmü kendi boyunca.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

yüreğim tetik ve kavi / Taner Taştekin
yirmi beş ıssız gece / Mazlum Civan
yenildim sana hüzün / İsmail Bingöl
yâre, yâre / Alâaddin Soykan
taze mezar / Kamuran Bate
Tümünü Göster