Aşkın O-Hâli

111
Görüntüleme

Onu gölgesinden tanırsınız: Kül rengi ve dağınık. Tırnakları yenmiş, dudakları kupkuru bir çocukluğa yaşlılığı giydirdiğinizde O’nu görürsünüz. O, kalbiyle şiirleri emziren adam; sadece üçüncü ve tekil bir şahıs, gizli bir özne… Her sırrın ardında, yolların başında ve sonunda, masallarda, anılarda, mısralarda; suç varsa o, söz ağırsa o; düşte o, gülüşte o… O, eksileni olmadan kalan.

O anlattıkça duyular karışır, sözcükler aldanırdı. Gözler duymaya başlar, onu işitenler görürdü görünmeyeni. Gerçeğin somutluğundan sıyrılmak istediği anda, anlatmaya başlar yeniden.

Masal bu ya, “Çok çok uzak bir ülkede bir Prens yaşarmış. Her ne isterse elde eder, mutluluğu için kimsenin gözünün yaşına bakmaz, zindana attırırmış. Arzuları zamanla bir canavara dönüşünce, cana kıymaya başlamış. En son ölümsüzlük gelmiş aklına. Kükremiş içindeki canavar, “ Ben sonsuz olmak istiyorum. Bana ölümsüzlüğü getiren kurtulur”

Çevresindekiler, isteğini yerine getiremeyeceklerini bildikleri için, kaçışmışlar sağa sola. Kendilerini, devasa sarayın altın çiçeklerle bezenmiş pencerelerinden atmaya, yahut binlerce basamaklı kristal merdivenlerden yuvarlanmaya başlamışlar. Prens, bu duruma şaşırmamış olsa da, acizliği kabullenmek istemediği için askerlerine “Kaçan herkesi öldürün!” emrini vermiş. Sarayın şeffaf zırhı, kan rengi bir kızıllığa daha uyanan dağların bakışlarında erimiş ağır ağır. Bir Prens ve birkaç asker kalmış geride.

Ölümsüzlük için öldürmüş olmanın hazzını yaşıyormuş Prens. Bu kanlı sessizlikte, biçtirdiği kusursuz labirent ormanlarından, sadece sevdiği renkte yollara ektirdiği çiçeklerden, sadece kendisinin kaydığı dev kaydıraklardan, şekil değiştiren heykellere kadar, yaptırdığı her şeye bakmış kibirle. Tam o sırada, labirentte bir ışık görmüş.

Bu, onun hiç de arzu etmediği bir şeymiş. Çünkü labirente kimin gireceğine bir tek kendisi karar verirmiş. Yıllardır suçlu gördüğü hizmetçilerini cezalandırmak için oraya attırır, sarayın balkonundan çıkış yolunu bulamayışlarını keyifle izlermiş. Çıkışı bulamayan yüzlerce insan labirentte kaybolup gitmiş. Şimdi gördüğü o ışığa anlam veremiyor, onun ne olduğunu
öğrenmek istiyormuş.

Dev kaydıraklardan birine oturmuş ve askerlerine kendisini bulmaları için emrini beklemelerini söylemiş. Eline kılıcını alarak kaymış dik yamaçtan aşağı hızla. Ormana indiğinde hafif sendelemiş ve kılıcını yoklamış. İşte, tam labirentin önünde duruyormuş. İçeri girmiş, ışık huzmelerinin geldiği yöne doğru ilerlemiş, yaklaştıkça gözleri kamaşmaya başlamış. Labirentin en uzun aralığının bitiminde, ışıltının membaı saçları altın sarısı bir kızın hıçkırarak ağladığını görmüş. Prens yanına yaklaştığında başını kaldırmış. Gözleri kamaştıran bu güzellik karşısında ne yapacağını bilemeyen Prens, heyecanla kılıcını yere düşürmüş:

-Sen de kimsin?

-Ben Ölüm meleğiyim. Bu diyarın Prensinin canını almak için gelirken, nereden geldiğini bilemediğim bir ok, kanadımı yaraladı ve bu labirente düştüm. Uçamadığım için de çıkışı bulamıyorum.

Meleğin söylediklerine anlam verememiş Prens. Yardım ettiğinde öleceğini biliyormuş, ama bu muhteşem güzellik tam da arzularına uyuyor, içinde şimdiye dek hissetmediği bir duyguyu titretiyormuş. Yaklaşmış, ve silmiş gözyaşlarını.

-Sana çıkışı göstereceğim ama benim bir dileğimi yerine getireceksin. Buna söz veriyor musun?

Melek, çaresizce kabul etmiş bu isteği. Prens, askerlerinin çıkış yolunu göstermesi için saraya doğru kılıcını sallamış. Ancak, sarayın ne penceresinden ne de balkonundan bir işaret gelmiş. Beklemiş ve kılıcının parıltısını yansıtmış saraya yeniden. Ne bir ses, ne bir gölge…

Bu diyara sürgün edilişini, askerleri üzerinde zorbalıkla kurduğu hakimiyetini, aslında bütün bunlara sebep olan yalnızlığını düşünmüş. Askerlerine güvenmenin pişmanlığı içinde, çıkışı bulmak için kendisi önde Melek arkada, yürümeye başlamışlar yeniden. Saraydan labirentin kuşbakışı görüntüsünü düşünerek ilerliyormuş. Sağa sola döndükçe ayağına takılan insan kemikleri, korkularla ilk kez yüzleştirmiş Prensi. Evet, korkuyormuş her zamanki gibi. Bu kez korkularını bastırmak için korkutulacak kimseler de yokmuş. Zaten yaralı bir Melek, binlerce kemik parçası, insan kafatasları, hava karardıkça ürküten labirent, korkularının açığa çıkardığı habis duygular, çaresizliğini bağırıyormuş adeta. Prensin, artık ne yürüyecek ne de düşünecek hali kalmış.

-Artık dinlenmek istiyorum, korkmaktan yoruldum…dum…dum.

Prensin sözleri yankılanmış karanlık dehlizlerde. Gülümsemiş Melek, ışıl ışıl. Tam o an, sükuneti yırtan bir gürültüyle, saray parçalanıp dağılmış dört bir yana. Ayağının altında ufalanan kemikler kaybolmaya, labirentin yolları genişlemeye başlamış. Kılıcı kınından fırlayıp ayaklarının ucuna saplanmış. Yer kayıyor, gök sarsılıyormuş.

Ne zaman çıkışa geldiklerini anlayamadan, yere yığılmış Prens. Melek, kollarından tutup sürükleyerek çıkarmış labirentten. Meleğin kanadındaki ok yarasında “Aşk” yazdığını görünce, haykırmış acıyla Prens;

Neden, benim eksik yanım, senin yaran? Bütün bunlar aslında ruhumun bir yansıması mı?

Bu, senin rüyan. Saray, içindeki “ben” duygusu; sürgünlüğün, yalnızlığın; labirent, içinden çıkamadığın buhranların; askerler, her türden amaç ve düşünceni destekler gibi görünen avuntuların; kılıcın, özgüvenin; çiçekli yollar, sana hep aynı hazzı yaşatan geçici mutluluklar .

Peki, sen kimsin?

Ben, bu rüyanın sonuyum. Uyanacaksın ve bitecek her şey.

Bu rüya değil kabus. Ben mi kurdum her şeyi, bu dünya benim eserim mi? O halde, neden acı çekiyorum.

Sen arzularınla hükmettin hayatına. Oysa şimdi ne sarayın var, ne de hizmetkârların. Aşkı arasaydın, yorulmazdın; yoğrulurdu kalbin, dilin acımazdı. Aşk duygusu, ölümsüzlüğün hazzından daha güçlüdür çünkü. Seni öldürmeye gelen bir meleği yaralayıp ömrünü uzattı aşk. Öleceksin, söz verdiğim üzere, yani bütün bu rüya bitecek. Son dileğini söyle!

Ölümsüzlüğü baştan beri aklından çıkarmayan Prens ne dileyeceğini bilememiş. Her şeyini kaybetmiş olmanın boşluğunda, “Güç”; yalnızlığın boğucu karanlığında, “Aşk”; geçmişin saplantılarında “Başlangıç” mı dilemeliyim, diye düşünmüş.

Labirenti ören ağaçlar havada uçuşurken,

“Aşk diliyorum” demiş, “Sadece aşk!”

– Dileğin gerçek olacak, uyandıktan sonra.

Bedeni çözüldükçe erimiş Prens. Gözlerini açtığında annesinin kucağında kendini bulmuş. Annesinin tam arkasından seslenmiş Ölüm Meleği: “ Aşk güçlü bir başlangıçtır, insanoğlu için. Sen şimdi en katıksız bir aşkın kucağındasın.”

Anlattı, bir yanı öksüz, koca dünyasını küçük kelimelerle. Masaldan arta kalan birçok sahne gibi, O, yazınca öğreniyordunuz nesneye “ne” demeyi, özneye “kim; uzaklaşıp gittiğinde anlıyordunuz, eksik ne çok şey var hayatta. Aynada yüzler eksik, duvarlarda anılar, pervazlarda çiçek kokusu, sokaklarda çocuklar…

O, kendi güneşine ağlayan bir sonbahar sabahı gibi, ayrılığı sürüyerek gitti. Onu en çok ardında bıraktığı hüzünle hatırlarsınız. Kimdi o, kim gibiydi? O, şairin ta kendisiydi. Harflerle resmettiği gözyaşı, mutluluk, intikam, vuslat, savaş, vesaireden ibaretti. “Ne demiş Şair?” in diyeniydi. Sahi, ne demişti Şair:

“Aşk,
Çölde yüzmek
Ummanda susuz ölmek…
Bazen bir kadındır Aşk,
Perçeminde zehirli oklar…
Bazen de bir erkek,
Avuçlarında suskunluklar…
Anlarsın olup bitenin
Bitmediğini aşkla.
Acıyla,
Kahırla,
Anla!

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Hal ve Temyiz / Ay Vakti
Nasıl Yoğrulmuş Olduğuma Dair / Alâaddin Soykan
Her Yanım Yâr / Selami Şimşek
Acının Tadına Doyum Olur mu? / Kadir Gültekin
Kederidir Nesrin Hanım’ın ki Şiir; Göğsündeki Gize... / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster