makedonyada bir hafta II

98
Görüntüleme

KalkandelenEşimin ailesi 1956’da Kalkandelen’den İstanbul’a göç etmiş. Büyüklerin daüssılaya bulanmış masalsı anılarını o kadar dinledik ki… Bir-iki katlı eski zaman evleri, yüksek duvarlı büyük avlular, komşu bahçelerine açılan “kapıcık”lar, enva-ı çeşit meyve ağaçları, tekerlemeler, masallar, türküler, iğne oyaları, ince danteller, nakışlar, kuzinelerde pişen çeşit çeşit börekler, akıllara zarar biberli taamlar… Zihnimde, bundan olacak, küçük şirin bir Osmanlı kasabası olarak yer etmiş Kalkandelen. Esasında okuduğum kitaplar, merakla izlediğim belgeseller de bu tasavvurumu besliyordu. Tabii ki çok değişmiş bir Kalkandelen’le karşılaştık. Nüfusu seksen bini aşmış kocaman bir şehre giriyoruz. Yüksek binaları, geniş caddeleri olan bir şehre… Her taraf araba kaynıyor. Dikkatimi ilk çeken şeylerden biri bu oluyor. Öyle ki arabalardan yayalara yürüyecek yer kalmıyor. Otogarda karşılanıyor, hemen eşimin anne tarafından hısımı Hasip Hüseyni Bey’in evine götürülüyoruz. Niyetimiz, kimseleri rahatsız etmemek için, bir otele yerleşmek, gezi ve ziyaretlerimizi öyle yapmak. Hemen bunu teklif ediyoruz. Ama o kadar sıcak karşılanıyoruz ki teklifimizden utanır duruma düşüyoruz. Evin bir katı bizim için hazırlanmış bile… Mihmandarımızın ailesiyle tanışıyoruz: Eşi Fatıma Hanım, haza bir Osmanlı hanımefendisi, sıcak ama o kadar vakur… Son Osmanlı valilerinden Abdurrahman Paşa’nın torunlarından. Büyük kızları Siena, hukuk fakültesinin son sınıfında okurken üç ay önce evlenmiş: taze gelin. Oğulları Yeton, üniversitenin ekonomi bölümünden yeni mezun olmuş. Sakin, sevgi dolu, yüzünden tatlı bir gülümseme hiç eksik olmuyor. Küçük kız Ayda, sağlık lisesinde okuyor. Gittiğimizde okuldaydı. İftara yakın geldi. Dünya tatlısı bir kız… Ebeveynleriyle oturuyor Hasip Bey. Baba Necati amca, seksenlik delikanlı. Esasında bu seyahatimizi büyük ölçüde ona borçluyuz. Bir ay kadar önce İstanbul’a gelmiş, bizi ısrarla davet etmişti. Ve anne: Vebuş (Vebiye) teyze. Nur yüzlü bir ihtiyar…Hasip Bey, maden mühendisi. Karayolları genel müdürlüğü yapmış. Dinamik, hoşsohbet. O kadar misafirperver ki ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Bir süre istirahat ediyoruz. Öğleden sonra Necati Amca, küçük bir şehir turu yaptırıyor bana. Şehir, Şar Dağı’nın hemen dibinde. Dağdan köpüre köpüre inen Köpüklü Dere şehrin içinden akıyor. Suları berrak, ancak halk dereyi adeta bir çöplük gibi kullanıyor. Ne bulmuşlarsa dereye atmışlar gibi. Derenin üstünde Osmanlı’dan kalma tek taş köprü var. Top Köprüsü’ymüş adı. Bu köprünün benzerleri olan üç köprünün sudan bahanelerle yıktırıldığını öğreniyorum. Necati Amca, kısa bir süre önce burayı ziyaret eden Türkiye’nin Kültür Bakanı’nın bu köprüleri aslına uygun olarak yaptırmayı vaat ettiğini söylüyor. Şehirdeki Müslümanlar, bu haberi sevinçle karşılamışlar. Benzer bir sözü, Saat Camii’nin yanındaki yıkık saat kulesi için de vermiş, Bakan.Necati Amca, iyi bir rehber. Fabrika müdürlüğü yapmış. Tertibi, disiplini önemseyen biri. Epey de malumatlı. Gördüğümüz hemen her binanın tarihçesini anlatıyor. Sözgelimi, yanından geçtiğimiz, mimarisiyle dikkat çeken binanın Halim Bey Konağı olduğunu söylüyor. Çiftlik sahibi Halim Bey’in servetini bu konak için nasıl tükettiğini anlatıyor sakin sakin. Konak tamamlanamayınca faizle para alınmış, borçlar ödenemeyince konağa devlet el koymuş. Bina uzun süre hastane olarak kullanılmış. Şehrin sembolü olan ve Alaca Cami de denen Paşa Camii’ni geziyoruz. Dışı-içi süslemeli nefis bir eser. İç süslemelere aşinayız da dışı böylesine rengârenk motiflerle bezeli bir cami daha bilmiyorum. Çevresi park olarak düzenlenmiş. Camiyle yine bir Osmanlı eseri olan ve oldukça sağlam görünen hamam arasında Köpüklü Dere türküler söyleyerek akıyor. Gezinerek pazar yerine gidiyoruz. Bakımlı, temiz bir yer. Hemen her çeşit meyve sebze ve sair yiyecek maddeleri var. Fiyatları bizimkilerle karşılaştırıyoruz. Gıda maddeleri genellikle ucuz bizdekilere göre. Bir kilo kemiksiz et, bizim paramızla yedi milyona denk geliyor. Şeker bizdekinin neredeyse dörtte biri fiyatına… Pazarda kırmızı biber tezgâhları dikkatimi çekiyor. Biberler o kadar özenle dizilmiş ki her tezgâh ayrı bir güzellik. Dayanamayıp fotoğraflarını çekiyorum. Arnavut mutfağında biberin yerini bilmiyor değilim. Buradaki Türkler de biberi sofranın olmazsa olmaz taamı sayıyorlar. Etli biberlere peynir, çökelek vesaire sütlü maddeler doldurularak “izmar” dedikleri oldukça lezzetli bir yiyecek yapıyorlar ki özellikle kahvaltı sofralarından eksik edilmiyor.Ramazan’ın son teravihini Kalkandelen’de Saat Camii’nde kılmak nasip oluyor bize. Vaiz, Arnavutça veriyor vaazını; bir iki Türkçe cümleyle hulasa ediyor. Buradaki Türklerin hemen hepsi Arnavutçayı anlıyor; ama Arnavutların büyük çoğunluğu Türkçe bilmiyormuş. Bunun için camilerde vaaz ve hutbeler genellikle Arnavutça veriliyor. Salavat ve tekbirlerle, ilahilerle, huşu içinde hitama erdiriyoruz teravihi. Çıkışta bir dostluk halkası kuruluyor. Bir süre ayakta sohbet ediyoruz. Yanı başımızdaki boşlukta bir zamanlar meşhur saat kulesinin bulunduğunu söylüyor Hasip Bey. Kültür Bakanımızın kuleyi yaptırma vaadini hatırlatıyor oradakiler. Camiden çıktıktan sonra hanımları Hasip Bey’in kızı Siena’nın evine bırakıyoruz. Geline erkek tarafının hısımları tarafından hediyeler gelecek; bunun için toplanılıyormuş. Bu işler törenle yapılıyor. Kalkandelen’de gelenek ve görenekler sıkı sıkıya korunuyor. Nişan, düğün, sünnet merasimleri oldukça külfetli bir şekilde yapılıyor. Gelinler, misafir ağırlarken en az üç defa elbise değiştiriyorlar. Elbiselerin hepsi de oldukça süslü, gösterişli. Hele baştan aşağı işlemeli kaftan ve şalvardan oluşan “çinkan” dedikleri bir elbise giyiyorlar ki; uygun ayakkabı, yemeni ve takılarla tamamlanan bu giysi, son derece incelmiş bir zevki gösteriyor. 500 Avrodan başlıyormuş bu giysilerin fiyatları. Ama olmazsa olmaz. Güzel bir sohbetBir kafeye gidiyoruz biz de. Çok kafe var Kalkandelen’de. Müdavimleri de fazladır. Oldukça güzel kahve yapılıyor buralarda. Makedonya’da kahve alışkanlığının fazlalığı dikkatimi çekiyor. Kafelerde bir kahve içmek, büyük keyif. Kafede Hasip Bey’in hemen hepsi mühendis olan dostları ile oturuyoruz. Kahveler, papatya çayları yudumlanırken güzel bir sohbet ortamı oluşuyor. Ben bu aydın insanlardan ülkeleri ile ilgili malumat almayı umarken, sohbeti bu mecraya çekmeye çalışırken; onlar da Türkiye’den gelmiş birinden merak ettikleri hususları öğrenmeye çalışıyorlar. Doğal olarak karşılaştırmalar yapılıyor. Sohbetimizde daldan dala konuyoruz ama eğitim mevzuu ağır basıyor. Enflasyon yüzde dört-beş civarında seyrediyormuş. Ekonominin genel gidişinden memnun değil dostlar. “Peki bunca araba, şu büyük evler?” diyorum. Araba bolluğunu, insanların amaçsızca birbirleriyle yarışmalarına, “Onun var, benim niye olmasın?” fikrine bağlıyorlar.Evler ise komünist rejimden kalma bir şeymiş. O zaman insanlar başka şeye yatırım yapamadıkları için ellerindekileri evlere yatırmışlar.Devlet henüz tam oturmamış. Birçok şey belirsiz. Birçok konuda insanlar istedikleri gibi davranıyorlar. Tarihi kültürel dokuyu korumak gibi bir düşünce yok. Bunu düzenleyen yasalar da yokmuş. Onun için isteyen, tarihi değer de taşısa, evini yıkıp yerine beton bir bina yapabiliyormuş. Makedon yetkililerin Arnavut ve Türk kökenlilere adaletli davranmamalarından yakınılıyor. Özellikle Türkler asimile edilmek isteniyormuş. 1950’lerin başında 200.000’den fazla olan Türk nüfus, şimdilerde 80.000’in altına düşmüş.Makedonya’daki Müslümanların büyük bir çoğunluğu hayvancılık, tarım ve ticaretle uğraşıyor. Türklerin Türkçe yayın yapan televizyonları var; ne var ki hemen herkes Türkiye’den yayın yapan kanalları izliyor. Misafir olduğumuz ev dahil, birçok aile bu yayınlardan memnun. Özellikle çocukları Türkiye Türkçesini öğrendiği için seviniyorlar. Üsküp, Gostivar gibi yerlerde Türkçe dergi ve gazeteler de çıkarıyor Türkler. Üsküp, Gostivar ve Kalkandelen’de Türkçe öğretim verilen lise ve dengi okullar var. Üsküp ve Gostivar’da Türk Kolejleri de faaliyet gösteriyor. Üsküp ve Manastır’daki üniversitelerde Türklere çok az kontenjan ayrılıyormuş. Arnavutlar da Üsküp’teki üniversiteden memnun değildirler. Kadrolar, Makedonların elinde. Makedon olmayanlara zorluk çıkarıldığı için Kalkandelen’de iki üniversite kurulmuş. Bunlardan biri devlet üniversitesi. Biri de özel: Güney Doğu Avrupa Üniversitesi. Halen beş bölümü varmış bu üniversitenin. Özellikle son savaş sırasında Türk ve Arnavut öğrenciler Üsküp’teki üniversitede kendilerini güvende hissetmedikleri için Kalkandelen’deki üniversitelere kaymışlar. Hanımları bıraktığımız evden alırken bir de gece turu atmamızı öneriyor Hasip Bey. Arabayla dar, otantik sokaklara dalıyoruz. Beyaz badanalı eski evlerin dizildiği, taş döşeli, genellikle küçük bir meydana çıkan bakımsız ama yine de güzel sokaklara… Yukarı Mahalle, Eski Mahalle, Saat Mahallesi… Harabati Baba Tekkesi… Sekiz Camisi varmış şehrin. Hemen hepsini görüyoruz: Küçük Cami, Eski Cami, Tabhane Camii, Saat Camii… Paşa Camii’ni bir daha, bu sefer ışıklarla donanmış olarak daha büyülü bir halde görüyoruz. Bir de tarihî Çarşı Camii varmış. Şehrin göbeğinde, Üsküp Yolu’nun başladığı yerde. Yol açma bahanesiyle, 1968’de yıkılmış.Gece gezintimizi, Şabka yolunda bir tepeden ışıklar içindeki şehre bakarak tamamlıyoruz. Harabati Baba TekkesiArefe… Evde bayram hazırlığı yapılıyor. Necati Amca’yla dışarı çıkıyoruz. Hava puslu. Zaman zaman ince bir yağmur yağıyor. Dışarıda da bayram dolayısıyla, gözle görülür bir telaş var. Caddeler insan kaynıyor. Yürüyerek, geceleyin şöyle bir gördüğümüz Harabati Baba Tekkesi’ne gidiyoruz.Şehrin kıyısında ve dağın hemen eteğinde, yüksek duvarlarla çevrili geniş bir bahçenin içindeki tekke muhtelif binalardan oluşmuş. Büyük ihmallere, tahriplere rağmen yapılar ayakta ve cezp edici. Cami, konak, ambar, mutfak, şadırvan ve çardak, çeşme gibi birimlerde ahşap ve taşın uyumu hemen fark ediliyor. Cami dışındaki binaların metruk oluşu, büyük bahçedeki sarıya, kızıla bürünmüş dev ağaçlarla elbirliği içinde hazin bir hava estiriyor. Büyük taş çeşmenin musluğundan nazlı nazlı akan su, bu hüzne ince bir türküyle eşlik ediyor. Çeşmenin yanı başındaki sarıklı-sarıksız mezarlar güzel zamanların tanığı olarak duruyorlar. Avlunun ortasına düşen şadırvan ve çardak, ince ahşap işçiliğinin nadide bir örneği. Üstünde “Ya müfettih-el ebvab…” diye başlayan bir ibare yazılı, haddeden geçmiş zevkin ürünü olan kapıdan giriyoruz şadırvana. Üstümüzde nefis tavan işlemeleri… Yine ince işlemeli bir kapıdan ikinci bölüme geçiliyor. Şadırvan, susuz; ama güzelliğini muhafaza ediyor.Komünist rejim sırasında ahır olarak ve sair işler için kullanılmış, hırpalanmış binalar. Yine de asli karakterini kaybetmemiş. Çardaklı, büyük kapının hemen solundaki bina, kafe olarak kullanılıyor. Buna rağmen pek bakımlı değil. Binalardan biri de bir dönem otel, sonra restoran olarak kullanılmış. Mimarisiyle bağdaşmayan büyük cam kapılar yapılmış. Şimdi metruk. Harabati Baba Tekkesi, aslına uygun, titiz bir restorasyonu hak eden, önemli bir kültür varlığıdır. Rumeli’de BayramNasibimizde bir bayramı da Rumeli’de, Kalkandelen’de geçirmek varmış. Bir gün önce yağmur yağdığından yerler ıslak. Bayram namazında camiler dolup taştığı için, Hasip Bey, Paşa Camii’nin yanı başındaki düğün salonunu bayram namazı için hazırlamış. Oraya gidiyoruz. Altı yüzü aşkın bir cemaat toplanıyor düğün salonunda. Sabah ve bayram namazları arasındaki sürede Arnavutça vaaz dinliyoruz. Okunan ayetlerden, hadislerden vaazın mevzuunun bayramların mahiyeti, dayanışma ve kardeşlik olduğunu anlıyorum. Vaiz etkili bir üslupla (Konuşulan dili bilmesem de hatibin işin ehli olduğunu anlatımından ve cemaatin dikkat kesilmesinden anlıyorum.) anlatırken, İslam’ın evrensel dili üzerinde düşünüyorum ister istemez.Burada da bayram namazından sonra kabirleri ziyaret etme adeti var. Hasip Bey ve Yeton’la şehrin kabristanına gidiyoruz. Kabristan ana baba günü, iğne atsan yere düşmez. İnsanlar mezarların başucuna hürmetle çömelip ölmüşleri için fatihalar okuyor. Bu uzak diyarda, sağlarla ölülerin böyle samimi kaynaşması beni hüzünlü ama aynı zamanda huzurlu bir ruh iklimine sokuyor. Bir kenara çekiliyor ve bu düzensiz, ağaçsız kabristandaki cümle ölüler için ta yürekten dua ediyor ve onlara fatihalar gönderiyorum.Buralarda, bayramın ilk iki günü bayanlar evde bekleyerek gelenleri ağırlıyor; erkekler ise, tanışıp bilişsinler diye, yanlarına erkek çocuklarını da alarak cümle dost ve akrabaların bayramını kutlamaya çıkıyorlar.Bu durumu biz de fırsat bilerek, uzak yakın bütün tanıdıkları ziyarete koyulduk. Gittiğimiz yerlerde gözlerimizi yaşartacak bir alakayla karşılandık. Ziyaret ettiğimiz insanların çoğuyla ilk defa karşılaşıyorduk. İstanbul’da yirmi-yirmi beş sen önce şöyle bir gördüklerimiz bile yürekten ağırlıyorlar bizi. Hemen herkes bizi ya “kuşluk”a ya da ”akşamlık”a davet ediyor. Burada öğle yemeğine “kuşluk”, akşam yemeğine “akşamlık” deniyor. Anadolu’daki gibi, tatlılar yapılmış bayram için. İnce ince açılmış baklavalardan tatmamız için o kadar ısrar ediyorlar ki anlatılmaz. Şeker, tatlı, kahve ikramı… Ayrıca masalarda tuzlu çerezler bulunduruluyor. Hemen her evde meyve ikram ediliyor. Bulunduğumuz bütün evlerde duvar ve vitrinlerde birer “Allah” ve “Muhammed” levhasının bulundurulduğu dikkatimizden kaçmıyor. Modern döşenmiş evler yok değil; ama biz sedirlerle çevrili, beyaz badanalı, el işi perdeli odaları sevdik. El emeği göz nuru dantellerle bezeli sert yastıklara dayanarak çay içmekten büyük zevk duyduk. Kalkandelen’de odaya “soba” deniyor. Sobanın buradaki karşılığı ise “kümbet”. Eve her girişimizde mihmandarlarımız, “Nasıl geçindiniz?” diye soruyorlar. Bizdeki “Nasıl geçti?”nin karşılığı bu. Sözlerdeki bu anlam kaymaları bizi bazen şaşırtıyor, bazen eğlendiriyor.Bu arada, evde yeni gelin varsa hemen fark ediliyor. Geleneksel giysileri, hal ve tavırlarıyla hemen fark ediliyorlar. Makedonya’daki Türkler yalnızca bayram, düğün gibi hususlarda değil; hemen her hususta gelenekleri sürdürmeye çalışıyorlar. Evlendirilen erkek çocukları büyük çoğunlukla ebeveynleri ile oturuyor. Odaları, varsa katları, farklı olsa da, aynı sofra etrafında toplanıyorlar. Evi kayın valideler çekip çeviriyor, mutfak işlerine o bakıyor. Evde sıkı bir iş bölümü yapılıyor. Düşündüğümüzün aksine, bahçelerde az ağaç olduğunu fark edince, sebebini sorduk. Şakayla karışık, bunun müsebbibinin gelinler olduğu söylendi. Gelinlere ağaçlardan dökülen yaprakları süpürmek artık zor geliyormuş. Debre, Struga, OhriBayramın üçüncü günü, erkenden, Hasip Bey’in rehberliğinde yola koyulduk. Maksadımız, Gostivar, Debre, Struga, Ohri ve havalisini gezmek… Gezilecek yer çok, zamanımız ise kısıtlıdır. Bu sebeple süratli bir gezi yapmamız gerektiğini biliyoruz. Kalkandelen’e yirmi kilometre kadar mesafedeki Gostivar ilk durağımız. Şehri şöyle bir geziyoruz. Sonra Korab Dağlarına tırmanıyoruz… Makedonya denince sarp dağlar geliyordu aklıma, bu dağlarda savaşan komitacılar… Bundan böyle bir de su gelecek aklıma. Dereler, nehirler, göller… Bir süre sonra Mavrova Gölü görünüyor. Arabayı uygun bir yere çekip gölün güzelliğini temaşa ediyoruz bir süre. İleride bir yerde tekrar durarak, dağ yamacına kurulmuş, beyaz boyalı evleri, ince minaresiyle şirin, otantik Yançe köyüne bakıyoruz.Debre’ye girerken, anlaşmış gibi hepimiz meşhur türkünün, içinde “Debre” geçen mısraını mırıldanıyoruz: “At martini bre Debreli Hasan dağlar inlesin…” Debre’de de kısa bir gezinti yapıyoruz. Kasabadan çıktıktan az sonra kaplıcaların bulunduğu tesislerde bir mola daha veriyoruz. Kükürtlü sıcacık sular bizi olabildiğince rahatlatıyor. Yorgunluğumuzu sulara bırakarak Debre Gölü’ne doğru hareket ediyoruz. Göl kıyısında bir lokantada, gölün mavisi ile ormanların çok renkliliğinin oluşturduğu harika tabloya bakarak birer kahve içiyoruz. Havanın güzelliği keyfimize keyif katıyor. Dağlara tırmanarak, vadilerden süzülerek; dereleri, nehirleri bir sağımıza bir solumuza alarak; kâh göğün mavisine, kâh dağlardaki renk cümbüşüne dalarak Struga’ya doğru gidiyoruz. Struga’yı “şiir akşamları”ndan hatırlıyorum. Bu şiir programlarına katılan dostlarımızın hatıralarından… İlk defa Yavuz Bülent Bakiler’in Hisar dergisinde neşrettiği, sonra “Üsküp’ten Kosova’ya” adıyla kitaplaştırdığı izlenimlerinde duymuştum bu güzel şehrin methini.Hasip Bey önce, her zamanki gibi kısa bir şehir turu yaptırıyor bize. Sonra arabayı bir yere park ediyor ve güzellikleri sindire sindire geziniyoruz. Ohri Gölü kıyısında kurulmuş Struga. Gölden çıkan Karadirim nehri şehrin ortasından geçiyor. Nehrin üstünde iki yakayı birleştiren sevimli tahta köprüler var. Nehrin gölle birleştiği yerde, şiir akşamlarında şairlerin şiirlerini okuduğu “Şairler Köprüsü” var. Bu köprüde duruyoruz. Bir yanımız, uçsuz bucaksız Ohri Gölü; bir yanımız, gölden doğan coşkun Karadirim nehri… Nehrin iki yanında gezinti yerleri var. Gölü temaşa ediyoruz. Ohri, Avrupa’nın en büyük gölüymüş. Arnavutluk’la Makedonya arasında sınır… Kıyılarında üç şehir varmış. Kıyısında dinlenen ihtiyarlara, koşuşan çocuklara, sularına dalıp dalıp çıkan kuşlara bakıp bakıp keyifleniyoruz. Struga çarşısı da çok güzel. Oldukça hareketli. Bu güzel çarşıyı da turluyoruz. Süslü sandıklarıyla ayakkabı boyacıları, tezgahlarda öte beri satanlar… Aşinası olduğumuz bir havası var çarşının. Elimde kamera görünce şov yapmaya başlayan cin gibi çocuklar oldukça eğlendiriyor bizi. Akrobatik hareketler yapan bir yaramazın fotoğrafını çekeyim derken, ayağımı burkuyorum. Seyahatimin bundan sonraki bölümünde aksayarak ve biraz da ağrı hissederek yürümek zorunda kalıyorum. Küçük bir lokantada, Arnavut ciğeri ve kaşarlı etten oluşan nefis bir yemek… Sonra Ohri’ye revan oluyoruz..Önce Ohri Kalesi’ni görüyorum. Şehre hakim bir tepede, oldukça bakımlı. Şehri yine arabayla turluyoruz. Gece tekrar dönmek niyetiyle Sv. Naum Manastırı’na gidiyoruz. Sağımıza sarp dağları, solumuza gölü alarak epey yol alıyoruz. Akşama doğru manastıra varıyoruz. Tepedeki manastıra çıkmadan Karadirim nehrinin kaynağına bakıyoruz. Dağ eteğinden çıkan sular, küçük bir köprünün altından kanaya köpüre, coşkuyla göle karışıyor.Bir kayığa binerek suların kaynadığı bölgede geziniyoruz. Ortam bakir; hiç insan girmemiş gibi. Suların yerden nasıl kaynadığını görüyoruz. Gür ağaçlar arasında ilerledikçe vahşi bir ormandaymışız hissine kapılıyoruz. Su, o kadar berrak ki diplerdeki kum taneleri bile fark ediliyor. Çok sığ sandığımız suların dört beş metre derinliği varmış. Bir yerden dalıp başka bir yerden çıkan karabataklar, manzaraya başka bir güzellik katıyor. Akşamın yavaş yavaş çökmesi de bulunduğumuz muhiti daha esrarlı kılıyor.Bu kaynak, Ohri Gölü’yle beraber dağın diğer yanındaki Prespa Gölü’nü de besliyormuş. Bizi gezdiren delikanlı, heyecanla, deneme amacıyla dağın üst taraflarından bırakılan boyanın her iki gölde de görüldüğünü anlatıyor. Yamacında bulunduğumuz dağın tepesine çıkıldığında iki gölü birden görmek mümkünmüş. Derenin göle karıştığı yerde bir banka oturarak gölde gün batımını seyrediyoruz. Manastıra tırmanıyoruz sonra. Bahçesinde tavus kuşları beslenen, bir bölümü otel ve lokanta olarak kullanılan manastır oldukça bakımlı. Kiliseye adı verilen Naum, 9. yüzyılda Ohri’yi Hıristiyanlığın önemli şehri yapan rahiplerden biriymiş. Manastırın bahçesinden günün son ışıklarıyla muhteşem bir hal alan göle bir kez daha hayranlıkla bakıyor ve Ohri’ye dönüyoruz.Ohri, ışıklar içinde başka bir güzel. Kale tepede süslü bir gelin gibi. Havanın serinliğine rağmen kıyıda geziniyoruz. Bakımlı güzel çarşısını gezerek ufak tefek hediyelik eşyalar alıyoruz. Tekke Camii’ni geziyoruz.Ohri’nin nüfusu 26.000 kadarmış. Yaşayanların çoğunluğu Müslüman. Beş yüz yıldan fazla Osmanlı hakimiyetinde kalan Ohri’de o dönemlerden kalan birçok eser mevcuttur. Ne yazık ki zamanımız el vermediği için onları göremiyoruz. Gezmeyi tasarladığımız yerler arasında Manastır, Resne gibi yerler de vardı. Manastır’da cami, bedesten, hamam, askeri idadi gibi Osmanlıdan kalma eserlerin varlığını biliyor ve onları görmeyi umuyordum. Vakit yetmeyince Manastır’a teğet geçmek zorunda kalıyoruz.. Üzüldüğümüzü fark eden mihmandarımız, “Başka sefere inşallah.” diyerek teselli ediyor bizi.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

yüreğim tetik ve kavi / Taner Taştekin
yirmi beş ıssız gece / Mazlum Civan
yenildim sana hüzün / İsmail Bingöl
yâre, yâre / Alaâddin Soykan
taze mezar / Kamuran Bate
Tümünü Göster