Serçe

76
Görüntüleme

Gri bulutların dibine kadar uzanan bir bina. Yüksek, birbiriyle tıpatıp aynı olan pencerelerin, tıkış tıkış eşya dolu balkonların bulunduğu, kirli havanın duvarlarına işlediği bir bina hem de.

Böyle bir manzaranın benzerleriyle dolu olan, kaldırımları arabalı, yolları dar ve çöp içinde bir mahalle. Bu mahallenin binalarından birinde, yüksekte kalan kirli bir borunun içinde günün ağarması ile acıktıklarını fark eden yavrularının ciyaklamasıyla uyanan bir anne serçe. Yorgun gözlerini ağır ağır açtı ve yavrularına baktı. Titreyen minik bedenlerini fark ettiği an, anne şefkatinin sıcaklığı ile onları kanatları altına aldı. Kirli mahallenin kirli ayazı sert sert esiyordu ve borunun en dibinde kalan kurumuş koyu kahve dallardan yapılmış yuvayı titretiyordu. Her şiddetli esintide, anne serçe kanatlarını daha çok geriyor, daha sıkı sarmalıyordu dört yavrusunu.

Lakin yavrular susmak bilmiyordu. Onların fazla acıktığını anlayan anne serçe, kanatlarını yavrularının üzerinden çekti. Ve kulağında çınlayan ciyaklamalar ile kendi attığı ‘’pıt pıt’’ sesli adımlar arasında borunun çıkışına geldi. Ayazı tamamen hissedebildiği bir noktada bulunduğunda ise kanatlarını açıp özgür rüzgâra doğru süzüldü.

Rüzgârın özgürlüğü ilk kez anne serçeyi rahatsız etmişti. Çünkü bu kadar özgür ve hırçın olması anne serçenin ciğerlerini yakıyordu. Pis ve soğuk havayı soluğuna itiyordu.

Rüzgârın çıkardığı uğultu; yoğun mazot, kömür, çöp kokusu; balkon diplerinde sallanan çamaşırlar, oradan oraya zıplayan, yuvarlanan ve çöp diplerindeki buldukları kartonların arkasına sığınan kediler; uykusuz bir adamın suratsızca araba çalıştırışı… Anne serçe tüm bunları görüyor ve gördüğü bu görüntüleri hayalindeki manzaraya benzetmeye çalışıyordu. Yolda duran, ışığı çalışmayan uzun direk yerine bir ağaç mesela. Yahut yerdeki kâğıt çöplerinin sayısınca rengârenk, kokulu birkaç türde çiçek.

Hayallerinin bile ne kadar daraldığını fark etti anne serçe. Kendine, yavrularına, yuvarlanan kedilere, kanalizasyondaki farelere bir hayli acıdı. Çünkü insanlar hayvanları bir ağaca, iki çiçeğe muhtaç bırakmışlardı.

Her gün gördüğü bu görüntülerde bugün bir değişiklik vardı. İlk kez bu alışılagelmiş binaların arasında küçük, iki katlı, eski ama büyük gökdelenler kadar korkutucu olmayan hatta ve hatta tam aksine şirin bir ev fark etti. Kırık camın bantla tutturulduğu pencerenin hemen dibinde çiçek saksıları vardı. Eşelenecek bir tutam toprak… Bu, bu anlama geliyordu. Anne serçeye ise ‘’eşeleme’’ eylemi çok uzaktı. Çünkü yok olanlar arasında ne yazık ki bereketli topraklar da vardı.

Unuttuğu bir eylemi gerçekleştirmek üzere, anne serçe saksıların yanına kondu. Ve saksıdaki toprağı eşelemeye başladı. Yediye yakın solucan bulup onları gagasına sıkıştırdı. Yuvasının bulunduğu boruya doğru uçmaya koyuldu. Yedi solucan… İçinden binlerce kez şükretti. Her zaman bu kadar şanslı olmuyordu.

Bir eksiklik… Borudan içeri girdiği an, anne serçeyi bir eksiklik sezgisi ele geçirdi. Hızla boruyu gözlemlemeye koyuldu. Pis boru, kuru dallardan yuva, hala içeri doğru esmekte olan ayaz. Birbirine sokulu olan yavruları…

Gelirken solucanlardan birini düşürdüğünü varsaydı. Çünkü bilirdi, kuşların sezgisi hiçbir zaman boşuna çıkmazdı. Bir his sebepsizce oluşmazdı.

Solucanları teker teker yavrularına yedirmeye koyuldu. Gagasıyla onların gagasına solucanları aktardı. Birinci yavru, ikinci yavru, üçüncü yavru…

Bir çığlık. Titreyen bir sesle bas bas ciyaklayan bir ötüş daha doğrusu. Anne serçenin yüreğini büyük bir telaşa büründürdü. O an anladı ki eksik olan solucan değil, yavrularından bir tanesiydi. Dördüncü yavrusuna düşen solucan payı gagasında kaldığında anladı bunu. Ve acıyla öten yavrusunun işitildiği yere doğru yöneldi anne serçe: borunun dışıydı. Kalbi neredeyse ağzında çarpıyordu anne serçenin. Borunun ucuna gelip aşağıya doğru baktığında ise duracak gibi oldu. Yavrusunun bir kanadı yerde yamuk bir şekilde sürünüyor, diğer kanadı ise korkulu bir titreyişle hafiften oynuyordu. Belli ki borunun içinden düşmüş, kanadını kırmıştı. Anne serçenin yüreği dağıldı. Yavrusu ile göz göze geldi, ağlamaklı oldu. Lakin ağlayamazdı. Serçeler ağlar ise ölürdü. O ölürse de diğer yavruları çaresiz kalırdı.

Kanatlarını gerip aşağı doğru uçmaya hazırlandı anne serçe. Tam borunun birkaç santim aşağısına uçmuştu ki bir insan yavrusu görmesiyle telaşla borunun içine tekrar girmesi bir oldu. İnsan… Yavrusu veya kendisi fark etmeksizin hayvanların kanını donduruyordu. Şöyle bir etrafa bakmak bile insanların dehşetini görmeye yetiyordu. Doğayı ellerinden almışlardı, hayvanları (sanki yoklarmışçasına) ihmal etmişlerdi, şefkat duygusunu yok edip korku dürtüsünü ortaya çıkarmışlardı. En acısı yaşamlarını ele geçirmişlerdi. Kendi hak sınır ihlallerini aşıp, hayvanların haklarını kullanır olmuşlardı. Onlarda değişik bir koku vardı. İnsan kokusu… Tüm bu yaptıklarını hatırlatan, her canlının koklamaya yahut üzerlerine sinmesinden korktuğu keskin, buram buram bir koku. Bir insanın dokunuşu ile hayvanların tüm hücrelerine akan illet mi illet bir koku!

Tüm hayvanların önünde sonunda karşı karşıya kaldığı bu korkuyu şuan anne serçe her hücresi ile yaşıyordu. İnsan yavrusunun minik serçeye dokunabileceği fikrini düşünmek bile istemiyordu anne serçe. Yahut öyle bir şey olursa yavrusunu benimseyemeyecek, diğer canlılara karşı koruyamayacaktı.

Titrek çarpan kalbiyle birlikte anne serçe insan yavrusuna baktı. Yuvasının fark edilmemesi için borudan çıkmıyor, sadece dinginleştiremediği bir korku ile insan yavrusunu gözlemliyordu. Elinden topunu kaçırmış küçük bir kızdı bu. Kahkahalar atıyor, koşuyor, zıplıyor, harabe ruhlu mahalleye can katıyordu adeta. O da yavru diye düşündü anne serçe. O da günahsız kendi yavruları gibi… Ama insan ırkına işleyen bu leke ve geçmişlerindeki o yıkım etiketi gitmek bilmiyordu. Bu nedenle yavru bir insan görmek dahi onları diken üstünde tutmaya yetiyordu.

Minik serçenin acılı bağırışları, anne serçeyi daha da korkutuyordu. Yavru insan onu fark edip ona dokunacak diye yüreği titriyordu, gözlemlemeye devam ediyordu. Ne yazık ki korktuğu başına geldi! Yavru insan topunu almaya eğilirken minik serçeyi gördü. İncitmekten çekinerek eline aldı. Ve tıkırtıların geldiği yere, anne serçenin bulunduğu boruya baktı. Anne serçe hızla kendini geri çekti. Artık yavrusu elinden kayıp gitmişti. Diğer yavrularına bakıp kendinde güç toplamaya çalıştı. Bir umut… Bir umut yavrusunu alıp yuvaya taşıyabilir ve o illet koku sinmeden onu normale döndürebilirdi. Bu umudun verdiği dinginlikle borudan dışarı doğru baktı. Geç kalmıştı. Dışarıda ne kolu kırık yavrusu vardı ne de insan yavrusu.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Hal ve Temyiz / Ay Vakti
Nasıl Yoğrulmuş Olduğuma Dair / Alâaddin Soykan
Her Yanım Yâr / Selami Şimşek
Acının Tadına Doyum Olur mu? / Kadir Gültekin
Kederidir Nesrin Hanım’ın ki Şiir; Göğsündeki Gize... / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster