kurtlarla birlikte ulumak!

211
Görüntüleme

Bu oyunu daha ne kadar izleyebiliriz bilemiyorum. Dünyanın sanıldığı gibi birtakım numaralar etrafında döndüğünü anlayabilecek yaşa artık gelmiş olmalıyız. Hatalar karşısında umarsız kalmayanımız elbette vardır. Hele edebiyat söz konusu olunca çılgınlığımız çoğu kez duygularımızı gölgelemiş olsa bile, savaşan dünyanın gerisinde yatan gerçekler gözlerimizi hiçbir zaman kör etmemiş olmalı. Tersine savaşın, özünde derin güçler olmak üzere, gazeteciler, sansarlar, silah tüccarları ve diplomalılar heyetince planlandığına dair inancımızı henüz muhafaza etmekteyiz. Komplo teorilerinden ayrı, gerçeğin tersyüz edilmiş biçimiyle edebiyatı savaşa sokmak adına yapılan bu kirli tezgâhın aktörleri, hiç şüphesiz ilgililere geçmişten epey konu devşirdikleri halde, vicdan arenasında acılardan nasipsiz kaldıkları kesin. Öyle görülüyor ki, yüzyılımız daha çok şey kaybetmeye gebe. Hem söyler misiniz, bombaların, napalmların, kimyasal silahların gölgesinde yazılmış hangi eser düşündüğümüz kadar masumdur acaba? Ya da masum olduğunu iddia eden hangi savaş, edebiyat konusu olacak kadar kayda değer bir iz taşır? Waterloo?.. Neden olmasın? Alsas Loren? Elbette… Bosna Hersek? Kayda değer… Sarıkamış? Dünyanın doğusundaki isimsiz kahramanlar albümü!.. Ya Çanakkale? İnsanlık tarihini derinden sarsan, eşsiz görüntüler eşliğinde yazıya geçirilmiş sancımızın klasik eseri…       Nadirattan da olsa hiç de blöf kokmayan birazdan okuyacağınız cümleler, yüksek ve oldukça da tehlikeli bir zekânın hakkı olsa gerek. Şöyle söyleyeyim, Gelibolu’dan çekilme kararı alan İngiliz Hükümeti’nin Bahriye Nazırı Winston Churchill, etrafında bulunan ekabire dönerek şunları söyler; “Bu savaşın hiçbir romantik tarafı yok!” Ne iyi değil mi? Emperyal bloğun dişli üyesi nihayetinde farkına vardığı gerçeği, ne kadar da masum ve hünerli cümlelerle itiraf ediyor; “Bu savaşın hiçbir romantik tarafı yok!” Doğru mu anlamışım, lütfen yardımcı olun: Özellikle I.Dünya Savaşı’ndan önce, savaşın insan doğasının bir gerçeği olduğunu, aynı zamanda insan ırkına bir sağaltım kazandırdığını dile getirenler, “reelpolitik” gerekçelerle giriştikleri katliamlardan sonra pek nazenin bir üslup eşliğinde romantizm aradıklarını mı söylüyorlar?! Şaşkınlığımı bağışlayın, siyasal erki elinde bulunduranlar ve onlara yem olmamak için direnen sözümona geri ve ilkel toplumlar için söylenmiş meşhur İngiliz deyimini hatırlatmak zorundayım; Howling with the wolves. Yani, “kurtlarla birlikte ulumak.” Bir şekilde kurtlarla birlikte kaldığınız dağ başında ancak kurtlar gibi uluyup, başarılı bir taklit yapabilirseniz kurtulursunuz. Yoksa, evet yoksa parçalanmak kaçınılmaz bir mukadderdir. Nitekim Ortaçağ’dan 19.yüzyılın ikinci çeyreğine kadar olan zaman diliminde yazılmış olan ve konusu savaş fonuyla süslenmiş bütün eserlerde “kurtlarla birlikte uluyanların” ve savaşta bile “romantizm” arayanların etkisini görürsünüz. Yani “howling with the wolves and romantism” etkisindeki batı düşüncesi, siyasal birliğini henüz tamamlamamış ülkeler söz konusu olduğu zaman pençelerini gösteriyorken, tedirgin ettiği bu gerçek karşısında gerekçelerini edebiyat eserinde oldukça masum gösterebiliyordu. Savaş ve sürgün diasporasında geçirilen günleri haksızlık ettiğinin farkına vardığında sade suya tirit kabilinden geçiştiriyordu. Ya edebiyat? Parçalanmış bir edebiyatın sağaltımı insan sağlığı açısından sakıncalı mıdır? Öyle anlaşılıyor ki savaşta bile romantizm arayan batılı kafa, tutuşturduğu ateşin dehşetinden korkuya kapılmış bir surette kutsal bir sığınak arıyor! Bir şekilde kutsanması muhtemel işgal bölgelerinin tarihini, perspektifini, dokusunu hasıraltı edecek cümleler türetiyor. Bildiğimiz ve fakat ürktüğümüz cümleler bunlar; küresel terörizm, yaşama biçimimize müdahale, haçlı seferlerinin başlangıcı vb. Unutmamak gerekiyor ki, çağların sancılı değişimini sırtlayanlar savaş gerçeği karşısında saraylarında, malikanelerinde, şatolarında yandaş olarak yazarları bulundurmaktan ve onlara düşük bir ücret karşılığı sözümona “ölümsüz” eserler yazdırmaktan büyük haz almışlardır. Bugünün edebiyatında kalıcı bir yer edineceği şimdiden belli olan yüzyılın hemen başlangıcı ve sonrasında sıklıkla devam edeceğini düşündüğüm kirli bir savaşı anlayabilmek için, dünyanın bugüne kadar yaşadığı ve yaşananların edebiyata yansıması noktasında insan gerçeğini yeniden irdelemek gerekiyor. Ne Hemingway, ne Malraux, ne Tolstoy ne Remargue ne de sınıfların devrim sonrası iktidarına yaltaklanmak için mitler oluşturan adı duyulmamış diğerleri… Doğrusu edebiyatın içinde apayrı bir bölüm olarak savaşa kaçınılmaz bir gözle bakan ve bundan inanılmaz haz duyan bir kesim var. Kimlik teşhisinde zorlanıyor olsam bile, edebiyatın bir şekilde savaş tasvirine yatkınlığını kalemiyle ispat eden Homeros, “İliada” ile bu perdeyi ilk aralayan isim. Yanılıyorsunuz, ilk edebiyat ürünlerinin, özellikle destanların fon olarak savaşa pencere açtıklarını kabul etsem bile, yazılanlarla reelpolitik açısından ortaya çıkanlar arasında doğru bir orantı olmadığından eminim. Eminim çünkü, kutsandıklarını varsaydıkları kelimelerle salt insan esprisi arasında hiçbir ortak yön yok. Evet, insan aynı zamanda savaşan bir hayat(l)a doğar ve meşru sınırlar dahilinde hiç teklifsiz kan dökebilir. Ancak insanın hiç de kıskanılacak bir tarafı bulunmayan savaşa övgüler, serenatlar düzmesini kime, nasıl anlatabiliriz ki? Savaş blöftür, edebiyat ise resti görenlerin mirası… Tutkulu hırsların, güdülerin, duyguların sahiplenir gibi gözüktüğü bu pis miras, kimbilir belki de edebiyat tarihinde geleceğe bırakılacak tek tanık olacaktır. Birkaç bin sayfalık tek tanık… Savaş, zincirinden başka hiçbir şeyin sahibi olamayan zavallıların yıkımı olduğu kadar, erk bağlamında tatmine zorlanmış ruhların sıradan arenasıdır. Jaroslav Hasek bunu, “Aslan Asker Schweik”ta eşsiz bir performans ve usta bir edebiyat dili ile ortaya koyarken, Eric Maria Remargue; “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” derken insan gerçeğini irdelemenin bir çeşit psikolojik nedenlerine vurgu yapıyordu. Amerikan iç savaşından sonra şair Walt Whitman’ın şiirlerinde bireysel tutum ve insan kavramının bir çeşit çekilmiş fotoğraflarını görmek çok şey mi kazandırmıştır bizlere? Unutmamak gerekir ki, savaş ve edebiyat arasında binlerce yıllık insan gerçeğini kavramaktan yoksun bir çeşit popülizmden söz ediyoruz. Edebiyat eserlerini bu bakışla değerlendirmek sanırım çok daha akıllıca olacak. Savaşan dengeler açısından pek çarpıcı sahneler yüzyılların birikimiyle yazıya aktarılırken, gerçek ve fantezi unsurlarını yazanın keyfine bırakan bir edebiyat retoriğinin bu yönüyle olumlu bir katkı sağladığını düşünmüyorum. Ah, yine yazının başında söylediğim dilime geldik; son romantik savaş sayılan İspanya İç Savaşı, Malraux’un gözünden tüm dünyaya ilan edilirken, onun romantizmin savaş sorunu karşısında pekala saygısız kaldığını düşünemedik. Yani savaş ve edebiyat arasında yaşanan haklılık payına dair yazılanları ve yorumları okuduktan sonra, edebiyatın -pek iddialı bir cümle gibi gözükse de- güçlünün madalyasını boynuna asmaya teşne bir tavır takındığını gördük. Emperyal dengeler açısından edebiyatın savaş karşısında aldığı tutum, son dönem yayınlanan romanlar göz önünde bulundurularak değerlendirilirse aradığımız netliğe sanırım biraz daha yaklaşmış olacağız. Bugün konusu savaşa hasredilmiş eserlerde olağanüstülükler arayan insan karşısında şaşırmış durumdayız. Bütünüyle insan doğasının sınırlarını zorlayan ve ödül avcılığına soyunan yazar esnafının edebiyatı yüceltmek adına yazarak yaşattığı sözümona gerçeklik bizim gerçekliğimiz midir dersiniz? Ne kurtlarla karşılaşmak ne de kurtlar gibi ulumak!… Yeniden düşünelim…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

yüreğim tetik ve kavi / Taner Taştekin
yirmi beş ıssız gece / Mazlum Civan
yenildim sana hüzün / İsmail Bingöl
yâre, yâre / Alâaddin Soykan
taze mezar / Kamuran Bate
Tümünü Göster