içimizdeki savaş ve risâletün-nüshiyye

177
Görüntüleme

TARAF OLMAKYunus Emre, Risâletü’n-Nushiyye’de şu soruyu soruyor: “İmdi bilgil ki, kangi bölükdensin?” Tarama Sözlüğü’nden bölük kelimesinin, saç örgüsü, parça ve kısım gibi anlamlarda kullanıldığını öğreniyoruz. Zamanla kelimenin anlamı biraz daha genişlemiş, pay, hisse, fırka, takım, taife ve zümre anlamlarına kullanılır olmuştur. Ayrıca askerî bir tabir olarak da temel askerî birlik anlamını kazanmıştır. Bir dönem bölük komutanı anlamında bölükbaşı tabiri de yaygınlaşmıştır. Yunus’un sorusuna dönersek, “kangi bölüktensin?” derken, ilk anda, insanları yapıp ettikleri, inançları ve zihniyet yapıları itibariyle tasnif eden taraf göze çarpar. Nitekim koca şair, varlığın hammaddesi olan dört unsura verdiği anlamlarla insanın içinde cereyan eden bir savaştan sözeder. Bu soruyu da söz konusu savaşta kişinin öncelikle tarafını belirlemesine vurgu yaparak soruyor. Sonra da cevabı bizzat kendisi veriyor:”Kangısınun sözin dutarsan anun bölügindensin.”Yunus, insanın sözünü dinlediği, sohbetinde bulunduğu, kültürel olarak aidiyet hissettiği ve hizmetinde bulunduğu tarafın bir üyesi olduğuna dikkatlerimizi çekiyor. Konuşan, dinleyen, gören, düşünen, seven-sevilen, nefret eden/edilen, üzülen-üzen, sevinen-sevindiren, âşık olan-âşık olunan, terk eden/edilen, etkilenen-etkileyen bir varlık olan insanın tarafa sahip olması da kaçınılmazdır. Bazen bu taraf olmak, tarafsızlık şeklinde tezahür eder. Dolayısıyla insanın mutlak tarafsızlığından sözetmek muhaldir. Bir yerde taraf var ise, bu taraflar arası ilişki, ya tesâmüh ve barışla sağlanır yahut da mücadele ve savaşla. Risâletü’n-Nushiyye’ye bir arada yaşama yahut çatışma tezi sunan bir eser değil. Ancak insana doğru tarafta yer alma bilinci kazandıran bir eser olarak değerlendirmek mümkündür.Pek çok kimse, insanı seven, bir gönüle girmeyi en faziletli ibadet olarak takdim eden, her hangi bir ayrımcılığa gitmeden yetmiş iki milleti bir gören bu sevgi ve hoşgörü âbidesini, taraf gibi siyasi ve stratejik bir kavramla ilişkilendirmemizi yadırgayacaklardır. Olabilir. Şurası bilinmelidir ki, Yunus’un hoşgörüsü, hemen ben oldum, kemâle erdim, yetmiş iki milleti bir görüyorum edebiyatından çok yücedir. Çünkü bu bir duyuştur. Ve bu duyuşa ulaşmak için, kırk yıl Taptuk kapısına doğru odunu taşımak gerekir. Belki bir menkıbedir; ama Yunus, “Bu kapıdan eğri odun girmez!” derken Tabduk’un temsil ettiği tarafta olmuştur. Bir taraf olup mücadele etmeden, yorulmadan, çaba sarfetmeden, çatışmadan sahil-i selamete ulaşıp tarafsızlar tarafına geçmek mümkün gözükmüyor. Bu bakımdan Risâletü’n-Nushiyye’yi savaş edebiyatımızın başyapıtı olarak göstermek mümkündür. İÇİMİZDEKİ SAVAŞPek çoğumuz, Yunus Emre’nin işaret ettiği içimizde cereyan eden savaştan haberdar değiliz. Bu sebepten olsa gerek, hep dışarıdaki savaşlarla meşgulüz. Belki içimizdeki savaşın farkına varsak, içimizdeki çatışmayı sulha dönüştürerek kendimiz olacağız. Bu gayretin verdiği yorgunluk dolayısıyla veya kazanılan tecrübeler sebebiyle, savaşın tahribatlarını, alıp götürdüklerini ve kazandırdıklarını görerek, sosyal ve siyasî ilişkilerimizi ona göre tanzim edecek ve insanlık tarihini salt savaşlar tarihi haline dönüştürmeyeceğiz. Ne var ki, dünya tarihi, hep öteki tarafı imhaya dayalı bir savaşlar tarihidir. Bu tarihsel miras üzerine kurulu şiir ve edebiyat da ister istemez savaşla varolacaktır. Bu taraftan bakan, o savaşı kahramanlık destanı olarak yazacak, öte taraftan bakan ise, ihanetleri ve hezimetleri dile getirecektir. Söylenen her şiir ya ağıt olacak ya da kahramanlık türküsü. Milletler mitlerini bu şekilde inşa edeceklerdir.Bu bakımdan Türk edebiyatı çok zengin bir geleneğe sahiptir. Günümüzde yazılan tarihi romanları, hikayeleri ve sözlü tarih derlemelerini bir kenara bırakalım, destanlar, gazavatnameler, fetihnameler, zafernameler, cenknameler, hamzanameler gibi savaşları ve kahramanlıkları konu edinen müstakil eserlerin yanında, zafer sonrası sunulan kasideler, kayıplar için kaleme alınan mersiyeler, yakılan ağıtlar ve söylenen türküler… Anlatıla gelen gazi ve şehit menkıbeleri… Bütün bunlar, sadece birer edebi ve estetik ürünler değil, aynı zamanda bir tarih inşasıdır da. Bu yönüyle tarihimiz, nedeni ve niçini üzerinde farklı izahlar yapılsa da büyük oranda savaşların tarihidir. Oysa savaş-barış ekseninde gelişen başka bir edebi geleneğimiz daha var; bunu çoğu kez göz ardı ediyoruz.Hangi edebî gelenekten söz ediyorum? Bu geleneği, içlerinde cereyan eden savaşın farkında olanlar oluşturur. Bu edebiyat, dikkati, ötekine, orada dışarıda duran yahut tarihin bir döneminden kalan düşmana teksif etmiyor. Aksine insanın kendinde başlayıp, yine kendinde bitiyor. Bu savaşla ulaşılan zafer şudur: Kişinin kendi farkındalığına ulaşması… Bu öyle çok kolay ulaşılan bir sonuç değildir. Nitekim iç savaş, dışarıda cereyan eden savaştan daha zordur. Her şeyden önce savaşan bütün taraflar senin içinde dürülmüş durumda. Dışarıdan telkin sadedinde sadece lojistik destek alabilirsin. Bu yüzden iç savaş, cihâd-ı ekberdir. Bu savaşı kazananlar, içerde sağladıkları barışa paralel olarak, dışarıdaki barışı da tesis edeceklerdir. İşte yetmiş iki milleti bir görmek, insanı bağışlayabilmek, sevebilmek, yardım sever olabilmek, insanı olduğu gibi kabul edebilmek gibi yüce değerler buradan sonra başlıyor.İç savaş, insanı insan olma bilincine çıkarıyor. İçteki hurafelerle örülü kesin inançlar, tutucu, dar düşünceleri ve kaygıları üreten fabrikalar teker teker yıkılıyor, taklit tahkike dönüşüyor, sıradan ve eğreti duran bilgi aynelyakîn hale geliyor ve bütün bu tecrübelerle insanın içi yeniden imar oluyor. Evvela içimizde kurmalıyız, muhteşem konaklar; içimizde hayat vermeliyiz, solmayan gül bahçelerine; içimizde akmalı ırmaklar; içimizde serinlemeliyiz. Velhasıl önce içimizde hayat bulmalıyız. Daha sonra erişilen bu hayatı, tadılan bu serinliği, duyulan bu ırmağın sesini, açan rengarenk çiçekleri ve kurulan köşkleri çıkarmak… Buradan sonra başlamalı, dışı inşa, bitmeyen barış ve buluşmalar… İçten başlıyor imar, dışa doğru taşıyor.İç savaş, baştan sona muhteşemdir; insana, insanlık katar. Bu yüzden bu savaşın edebiyatı da güzeldir; okuyan, duyan herkesi tatlı bir meltem gibi kuşatır. Tasannusuz ve tasallufsüzdür. Sehl-i mümteni’ söyleyişin piri Yunus’un Risâletü’n-Nushiyye’si, bu edebiyatın şaheserlerinden biridir. YUNUS’A DÖNMEKRisâletü’n-Nüshiyye, Yunus Emre’nin düşünce dünyasını ele veren en önemli eserdir. İnsanın yaratılmasını anlatarak söze başlayan şair, yaratılışın temel unsuru olan (anâsır-ı erba’a) toprak, su, hava ve ateşin, insanın sadece beden yönünü ifade etmediğini, bunların her biriyle insana geçen bir kısım sıfatlardan sözeder. Her bir unsurdan dörder sıfat insana geçmiştir. Toprakla ve su ile dörder iyi sıfat insana geçerken, yel (hava) ve od (ateş) ile dörder kötü sıfat geçmiştir. Herhangi bir insanda mutlaka olması gereken bu on altı sıfatın, sabır, iyi huy, tevekkül, mekremet (cömertlik), safâ, sehâ, lutf ve visal olmak üzere sekiz tanedir. Kötü sıfatlar da kizb, riyâ, tizlik, nefes, şehvet, kibir, tama ve hased olmak üzere sekiz tanedir. Daha sonra, bedene can ile gelen izzet, vahdet, hayâ ve âdâb-ı hâlden müteşekkil dört sıfattan daha bahseder. Böylece insan, yirmi sıfatla doğmuş olur.Şaire göre, beden nefsî, cân ise, rûhî sıfatların kaynağıdır. İnsanlık, vücût iklimi içerisinde bu sıfatları dengelemekle ortaya çıkar. Ahlak bu temel dengeyi öğreten bir disiplindir. Bu dengeyi sağlamak, akıl ve îmân sayesinde mümkündür. Yunus, üç akıldan ve üç îmândan söz eder. Üç akıl, dünya düzenini öğreten akl-ı ma’âş, âhiret ahvâlini bildiren akl-ı ma’âd ve Allah’ın marifetini bildiren akl-ı küldür. İmân ise, akılda yerli olan ilme’l-yakîn îmân, gönülde yerli olan ayne’l-yakîn îmân ve cânda yerli olan hakke’l-yakîn olan îmândır. Ahlâk tekâmül hakkal yakîn îmâna ulaşmaktır. Diğer bir deyişle akl-ı kül ile idrak edip, güzel sıfatlarla donanmaktır. Bu ise, hemen elde edilen bir sonuç değildir. İnsanın ve bütün mükevvenâtın oluşmasına kaynaklık eden dört unsurdan her biri dört sıfattan zuhur eder. Toprak, nûr sıfatından, su, hayat sıfatından; yel, heybet sıfatından ve od hışım sıfatından tecellî etmiştir. Bu sebepten toprak ve suyun yeri Uçmak (Cennet)’tir. Od ve yelin yeri ise, Tamu (Cehennem)’dur. Od ve yel ile, vücut iklimine dokuz kişi gelmiştir. Bunlar bin başıdır ve her birinin biner askeri vardır. Dolayısıyla insanın içinde, onun temel değerlerinden uzaklaşıp sefih bir hayatı yaşamasını arzulayan dokuz bin asker vardır. Öte yandan toprak ve su ile on üç kişi gelmiştir; bunlar da binbaşıdır ve her birinin bin eri olmak üzere toplam on üç bin askere sahiptirler. Bu on üç bin asker, binbaşılarının komutasında insanın manevî değerlerine bağlı, sıfatlarını dengelemiş, ruhen dingin yaşayıp cennete gitmesini sağlayan kuvvetlerdir. İşte içimizdeki savaş bu iki taraf arasında cereyan etmektedir. Tamamen alegorik bir üslupla kaleme alınan eserde, insanın içinde bulunan iki ülkeden sözedilir. Bu ülkelerden birisi nefis ülkesi, ötekinin ise gönül ülkesidir. Bu iki ülkenin iki sultanı vardır, biri rahmânî, ötekisi ise şeytânîdir. Yunus, “İmdi bil ki hangi bölüktensin?” derken, bu iki zümre içerisinde tarafını belirlemesini ister. Ona göre, insanı iyi ve kötü bir yöne sevkeden ana âmil sevgidir. Neyi severisen imânın oldur Niçe sevmeyesin sultânın oldurHakîkî sevgi, insanın rahmânî tarafta yer almasını ister. Bunun ortaya çıkmasını sağlayan ise, akıldır. Gönül mülkünün sultanı olan ruh, bu savaşa aklın danışmanlığında çıkar ve onun yardımlarıyla zafer kazanır. Çünkü nefis ülkesinin şeytanî güçleri, her türlü entrikayı kolayca düzdüklerinden insanı yanıltabilir; şer olanı hayır gibi gösterebilir. Akıl, insanı hilelerden koruyor. İçteki savaş böylece başlıyor, nefis ülkesinin öncü kuvveti olan kibirle savaşılıyor, sonra sırayla buşu (öfke), buhl (cimrilik) ve hasetle savaşılarak, sabır ve metanetin destekleriyle nefis ülkesinin son kuvvetleri olan gıybet ve bühtan (iftira)la karşılaşılarak zafere ulaşılmış oluyor. Tabi zafere kolay ulaşılmıyor… Her biri birer destan olarak anlatılan bu seferler boyunca karşılaşılan özel durumlar ve tuzaklar birer birer ortaya konuluyor. MUMU YAKMAKİçimizdeki savaş, gönül ülkesinin aydınlığını bütün bir vücut iklimine hâkim kılmaktır. Aydınlık, doğruluktur; insanın özüyle sözüyle dosdoğru olması. Doğru olmak, öncelikle içimizdeki kırılmaları düzeltmemizle mümkün oluyor. İçi eğri olanın dışı ne kadar doğru olur? İçteki bu savaş, bizi içimizden doğrultuyor. Bu yüzden koca şair, “doğru olanda yavuz iş olmaz!” diyor. Toğurlık hil’atin ol vakt giyesinHas u âm harciye toğru diyesinToğurlık göstere göz bakışınaKi senden cümle yavuz iş taşınaÇırağı yakıcak karanu kaçarÖzi göyner bize nûr bâbın açar Karanlığı kaçırmak, aydınlanmak, doğruluğu içimizde hâkim kılmak için mücadele etmemizle mümkündür. Bu sebepten bizim kavgamız da uzlaşmamız da, Risâletü’n-Nushiyye’den öğrendiğimiz kadarıyla, önce kendimizledir. Ruhu şâdolsun Yunus’un…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

yüreğim tetik ve kavi / Taner Taştekin
yirmi beş ıssız gece / Mazlum Civan
yenildim sana hüzün / İsmail Bingöl
yâre, yâre / Alâaddin Soykan
taze mezar / Kamuran Bate
Tümünü Göster