koza.

202
Görüntüleme

Karar verdim, artık kozamdan çıkacağım. Kozamı seviyorum, kozamı terk etmiyorum. Kimseler yanlışa yormasın, kozamla aramdaki ayrılığı. Koza dediysem başka bir anlama da yormayın. Hani şu ipek böceklerinin içinde yaşadıklarından işte. Herkesin bir kozası vardır da herkes farkında değildir çoğu zaman. Belki fark edecek kadar vakitleri olmadığındandır, belki de ilgi duymadıklarından. Neyse herkes kendi derdinde nasıl olsa… Ben kozamdan bile bile, seve seve ayrılıyorum. Ne zaman, kim tarafından ve nasıl bir kozanın içine sokulduğumu anlayamadım hiçbir zaman. Kozam olduğunu anladığımda, yani hayatımı bir kozada yaşadığımı fark ettiğimde ben çoktan cümlemi kurmuştum; “kozamdan çıkmalıyım.” Doğrusu yukarıda söylediklerimden çok fazlasını da bilmiyorum koza hakkında. Kozayı görüp iyiden iyiye yakından incelediğimi de hatırlamıyorum. Bir ipek böceğinin kozasından bir de çam kozasından haberim var. Çamınkine koza da denmez aslında. Yöreden yöreye fark eden isimleri vardır. Bizim orda kozak derler, az ilerdeki köyde ise kozalak. Belki daha farklı isimleri de vardır. Şimdilik fazlasını araştırıp öğrenmeye ihtiyacım yok, nasıl olsa ben kendi derdimi anlatacak kadarını bulmuşum. Kozamdan çıkıyorum. Siz de söyleyin gördüklerinize, tanıdıklarınıza. Onlar da bilsinler benim kozamdan çıktığımı. Fakat sakın ekleme yapmayın, yorumsa hiç katmayın. Sadece kozamdan çıktığımı söyleyin. Anlayan anlayacaktır, ilgilenmeyense duymayacaktır bile. Herkes kendi kozasında nasıl olsa! Mademki birilerine söylemenizi istiyorum bunu, o zaman biraz daha bahsedebilirim konunun ayrıntılarından size. Uzun zamandır, kendi kendime anlattığım fakat pek kimseyle konuşmadığım bir konuydu bu. Konuşup konuşmamam konusunda da bir fikrim hiç olmadı. Kendi kendime ihtimallerden oluşturduğum bahçelerim vardır benim. İhtimaller eker, işime gelirse bakıp yetiştiririm, işime gelmezse de pek oralı olmam, kalır öylece. İşte bu bahçeye yine bir ihtimal ekmiştim günün birinde. İhtimal bu ya, kim bilir belki bir gün işime yarayacak bir sonuç ya da sebep çıkabilirdi buradan. Biliyorum, sıkılmaya başladınız yavaş yavaş. Kozamdan çıkma hikayeme gelmemi bekliyorsunuz bir an önce. Zaten ben de onu anlatmak için uğraşıyorum. İnsan, hakkında pek fazla bilmediği bir şey hakkında kısa yoldan kestirip anlatamıyor hemen. Hele ben bu konuda oldukça beceriksizimdir. Nasıl olur da bir çırpıda anlatıverirler hiç aklım ermez anlatabilenlere. Yer yer kendi beceriksizliğime yorarım, yer yer de anlatanların meziyetliğine. Zaten sıradan bir konuyu anlatmak için özel bir çabaları olmaz, birazcık karmaşık bir konuyu ise çok az kelimeyle ve kısacık zaman aralığında aktarıverirler. Bunu da ektiğim oldu zaman zaman ihtimaller bahçeme. Gördüğünüz gibi hala bir sonuç alabilmiş değilim. Ben bu konudaki halimi düşünürken, dedem gelir birden gözümün önüne ve o da anlatıverir hemen. Bense bir türlü beceremeyişimi düşünmeye koyulurum.. Başlarım dedemin söylediğinden hareketle yeniden. Hazreti Ali efendimizin, ilim bir noktaydı, cahiller onu çoğalttı dediğini söyler ve kaybolur. Sırra kadem bastı denir ya hani, aynen öyle olur. Bana bu sözü her hatırlatışının ardından, yaşadığım çaresizliğin karşısında, bir daha gözümün önüne geldiğinde, niçin böyle demiş Ali efendimiz diye sormaya karar verir, konuyu düşünmemi ertelerim. Hala daha da sorabilmiş değilim gördüğünüz gibi. Ya ben geç kalırım sormaya ya da o erken davranıp fırsat verdirmez sormaya. Ben yine de kararlıyım, bir gün mutlaka öğrenebileceğime inanıyorum. Neyse, siz de takılmayın dedemin bana söylediğine. Ben size öğrendiğimde anlatırım. Koza nasıl bir şey, nasıl yaşanır orda ve neden senin hikayen bir kozayla başladı diye sormayın sakın. Ben anlatmaya çalışırım bildiğim kadarını da siz dinlemeye katlanabilir misiniz, bundan emin değilim. Şimdi durduk yerde sizi de daha fazla yormayayım dallandırıp budaklandırarak. Daha asıl anlatacaklarımı anlatabilmiş değilim. Ah, ihtimaller. Ben kozamda, bir kozada olduğumu anlamadan yaşadım. Bir gün bilmediğim bir şey oldu. Herkes, her şey bir anda görünmez oldu. Karanlık değildi, aydınlık da. Bulutumsu bir rengi vardı gökyüzünün ve ben renklerini seçemiyordum nesnelerin. Kör olduğumu düşündüm, ama görme yetisini yitirenlerin anlattıklarına benzemiyordu hiç yaşadıklarım. Mithat Enç de Cemil Meriç de karanlık diyorlardı, karanlığın ortasında yapayalnız kaldık ve gözlerimizle vedalaştık. Benimkisi öyle değildi. Hatırladığım kadarıyla gri ya da ona benzer bir rengi vardı her şeyin ve herkesin. Dünyanın rengi, belki de dünyamın rengi buydu. Bir süre sonra ben de o renge boyanmaya başladım. Kendime yabancı, yabancıydım. İnanamıyordum ama inanmam gerektiğini düşünüyordum. Bir gerekçe bulmuştum kendime. Bilirsiniz, gerekçeli hayat tesellisi olan hayattır. Daha sonra gerekçemi de tesellimi de unutup çevremle uyum sağlamaya başladım. Bukalemun gibi değil, içinde bulunduğum şartları anlamaya çalışarak. Öğrendiğim her yeni şey -belki de öğrenemediğim- bana yaşam alanımı daraltıyordu. Farkındaydım. Farkında olmak bazen hoşuma gidiyor bazen de farkına varmanın acısını çektiğimi düşünüyor, fark edişlerime savaş ilan ediyordum. Nasıl savaş ilan edilmezdi ki, daha bir sıkıştığını hissediyorsun. Savaş sözcüğü sanki en sıcak dostun oluyor. İçindeki tüm barışları bozuyorsun. Kim bilir savaşın en meşru olanı da budur belki! Yine de fark edebilmenin güzel bir şey olduğunu içimdeki kıpırtıdan anlayabiliyordum. Farkına varmanın çok özel bir durumu var. İnsan fark ettikçe, daha çok kendine yaklaşıyor ve daha çok kendinden uzaklaşıyor. Bunu kendi kendini ehlileştirme ya da yabanileştirme olarak da değerlendirmek mümkün olabilir… Dedem beni orda hiç hatırlamadı. Gelmedi gözümün önüne ve kafamı karıştırmadı. Yalnız bir şairin çığlıkları gelmeye başladı, uzaktan ve derinden. Önceleri pek üstüme alınmıyordum söylediklerini. Biliyordum, ordaydı o da benim gibi ve o şiirini söylüyordu. Zaten kendi derdimden değil şairi, kimseyi görecek halim yoktu. Bir gün savaşımın en yıldırıcı, en bunaltıcı, en yorucu yerinde bir söz şakırtısı böldü her şeyi. Sanki gökler yarıldı bir anda da, sözcükler, ucu başka, sivri oklar gibi üstüme sağanak sağanak yağmaya başladı: “Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: /yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına/ çünkü ömür dediğimiz şey hayata sunulmuş bir armağandır/ ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana”. Sesin geldiği tarafa koşmaya başladım. Karşımda barışın savaşından dönmüş ve dizlerinde yaralarını sağaltmaya çalışan şair Ataol Behramoğlu duruyordu. Yüreğine sağlık deyip sessizce uzaklaştım yanından. Fark etti mi, bilmiyorum. Söyleyen de çaresizliğinde kıvranırken, söyletene sığındım. Şairlerin acısı da sevinci de başkadır. Hiç girmeyeyim bu konuya. Ben şair değilim. Bakın hala anlatabilmiş de değilim derdimi… İsterseniz şu sözlüğe beraber bakalım. Kozanın anlamını tam olarak öğrenip anlatırsam sizi de daha fazla yormamış olurum. Ha şurada işte. Farsça bir sözcükmüş. Güze’ymiş asıl söylenişi. İçinde tohum veya krizalit bulunan koruncak, yazıyor. Bir de krizalit’e bakalım! Fransızcaymış bunun da aslı ve ‘chrysalide’ şeklinde yazılıyormuş. Anlamı da kelebek olmadan önce bir böceğin, koza veya kozasız olarak geçirdiği başkalaşma durumuymuş. Bakmayın bana öyle kızgın kızgın. Nerden bilebilirdim ki böyle bir tanımla karşılaşacağımızı. Ben de sizinle öğrenmeye çalışıyorum. Siz ne derseniz deyin ben kozamdan ayrılmış bulundum artık. Yine de söyleyebilirsiniz karşılaştıklarınıza.Neden mi tebessüm ediyorum? Dedem, son defa geldiğini ve kozasızlığımda, Hz. Ali efendimizin sözünü unutmamamı, söyledi de…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ikindi vakti / Celal Türk
hocam Cahit KOYTAK’a / Ferman Karaçam
zurnanın ölümü / Mehmet S.Rindokur
zamanın dışına çıkmak / Bilal Kemikli
yaz okumaları / İsmail Bingöl
Tümünü Göster