Ev Kuytu Bir Koridor

262
Görüntüleme

Ev kuytu bir koridor, bütün ağırlığı ve korkusu ile üzerime çöküyor. Evin yalnızlığı, dünyanın yalnızlığından daha korkutucu. Sanki bütün insanlar kendi aralarında anlaşmışlar ve beni bu eve hapsetmişler.

Yoksun. Belki de bu korkuları, bu kuruntuları sırf senin yokluğunu hissetmek, yokluğunun acısıyla çarpılmak için uyduruyorum. Yoksun. Yokluğun ne çekilmez, ne büyük bir azapmış.

Sana, birkaç satırlık da olsa, bir mektup yazmaya çalışıyorum. Kalemimi mürekkebinin göz yaşından terkip edildiği hokkaya batırmak istiyorum. Eskiler mektuba, name derlermiş. Ben namenin nağmeyi çağrıştırmasını seviyorum. Mektup sözcüğü bence, daha yabanıl, insana daha uzak bir sözcük. Kaç gündür yazmaya çalışıyorum; fakat kelimelerim bir iç savaştan çıkıyormuşçasına kağıdın yüzeyine düşüyor, birbirlerine düşman kesilmişler, kaşları çatmış, sırtları birbirlerine dönmüşler. İnan, sana üç cümle bile yazamıyorum. Türkçe, Ural- Altay Dağları’na doğru çekildi de benim haberim mi yok? Türkçe, benim yaz sıcağında sığındığım bir gölgelik, kış soğuğunda üzerime örttüğüm sıcacık bir battaniye iken neden sana bir mektup yazmama izin vermiyor? Türkçe, benim balkıyan yüzümken neden şimdi solan sesim oldu? Bu yeltendiğim kaçıncı mektup?

Işıklar kesildi, ev karanlığa kesti. Ne yomsuz bir gece! Olsun, artık korkmuyorum, korkunun da bittiği, alışkanlığa büründüğü andayım. Tek endişem, sensizken, yığıldığım koltukta, bu ağırlaşmış ten hırkasından arınmam. Ürperiyorum. Karamazov Kardeşleri ve İvan Karamazov’u anımsıyorum. İvan, bu evde ise benim sağ çıkmam olası değil. Bir de evde Dostoyevski varsa, İvan beni öldürse bile o kılını kıpırdatmaz; kim bilir İvan’ı beni öldürmesi için yüreklendire de bilir? Dosto, o histerik, kasvetli ruh benim öldürülmemden muazzam bir roman malzemesi kotarabilir, ona malzeme olmamalıyım. Koltuktaki örtüyü çekiyorum üzerime. Bu karanlıkta mümkün değil İvan beni göremez. Evet, yine Dosto. Sen, “Dosto yok! İvan yok! Raskolnikov yok! Sonya yok!…” derken haklıydın galiba. Ama sevgilim inanır mısın, sen gittiğinden beri sanki sana inat Dosto, takım taklavatı toplayıp bizim eve kuruldu? Şimdi evde değilsin ve ne olur bu cümleleri okuduğunda beni yine hayal görmekle, edebiyatla hayatı karıştırmakla suçlama. Edebiyat, beni insan kılan, insan kılınanla ilişki kurmamı sağlayan bir bağ iken seninle aramda mayınlı bir hat gibi uzadı. “Bütün harfler, sözcükler, cümleler sanki benim etrafıma örülmüş, bana duvar oluyor, beni gizliyorlar. Yazılan her harf bu duvara eklenen hissiz bir tuğla gibi yükseliyor. Beni sana anlamlı kılan ruhumu ve bedenimi anlamsızlaştırıyor.” diye yazıp çalışma masama koyduğun cümlelerin de o duvarın hissiz tuğlaları oldu. Sen bir tarafıma düşmüştün, edebiyat diğer tarafıma ve kollarım ikinizi taşıyacak kadar güçlü değildi. Belki de benim kollarımdı sizi birbirinizden ayıran bıçak.

Saatler geçti, ışıklar gelmeyecek galiba. Bilirsin, karanlıkta uyuyamam. Sabaha kadar sürse de bu karanlıkta bekleyeceğim. Üzerime geçirdiğim çarşafı yavaş yavaş açtım. Dosto, bir iki saat kaldıktan sonra ayrıldı. Göz ucuyla onu süzdüm. Ben de derin bir nefes aldım. Tam ferahlamıştım ki, bu sefer de içeriye çat kapı Necip Fazıl gelmez mi! Dosto ile Necip Fazıl aynı kumaştan biçilmiş. İyi ki ikisi birlikte gelmediler. Bu saatte, bu halde Necip Fazıl’ı kaldıramam, ağırlayamam. Evimi paylaşacağım son şair odur çünkü, o benim gibi evcimen biri değil. İster değil. İster misin beni, “Bu gece yarısında iki kişi uyanık/ Biri benim, biri de uzayıp giden kaldırımlar.” dizelerinin kahramanı yapsın ve gecenin bu saatinde kaldırımlara atsın? Oralarda, Kaldırımlar şiirini bana yeniden okutsun. Sarhoşlara, geceye maskara etsin. Necip Fazıl hastası, ilkokul öğretmenim Firdevs Hanım, “Oğlum Mehmet, senin hem ezberin hem de sesin iyi. Necip Fazıl’ın Kaldırımlar şiirini ezberle ve haftaya sınıf müsameremizde oku.” laflarını etmeseydi belki şimdi yanımda Necip Fazıl olmayacaktı. Evet, korktuğum oldu, Necip Fazıl beni kapı dışarı etti. Ayyaş Metin Bey’in karısı, kocasına kapıyı açınca beni kapımızın önünde gördü:

– Mehmet Bey, neden içeri girmiyorsunuz?

– Necip Fazıl beni içeri almıyor.

– Necip Fazıl da kim oluyor da sizi evinizden kovuyor?

– İstersen bunu ona sor.

Kadın, kapıyı hafifçe itti ve içeriye seslendi. Evde kimsenin olmadığını benim yine hayaller gördüğümü söyledi. Kadını tanıyorsun, farfaranın tekidir, beni apartmanın diline düşürecek. Eve girdim, Necip Fazıl yoktu. Yeminle söylüyorum, Necip Fazıl içerdeydi ve beni dışarı atmıştı. Bildiğimiz Necip Fazıl numaraları.

Kol saatimin fosforu yanıyor, saat üçü gösteriyor. Her zaman, bu evin bir yabancısı oldum, bir mum bulabileceğimi sanmıyorum. Evimizin sensiz, aslında çok da evimiz olmadığını anlıyorum. Bensizliğe alışabilir; ama sensizliğe alışacağa pek benzemiyor. Benden daha çok sana alışmış, senin gidişinden beni sorumlu tutuyor gibi yoksa niye gözlerini pörtletsin, dilini sarkıtsın?

Tomris Uyar’ın kedisi hâlâ evde. Sen şimdi: “Tomris’in kedisi bu eve hiç girmedi, yine sen uyduruyorsun.” dersin. Gerçekten söylüyorum, hatta bak kedinin sesini bile duyuyorum. Salonda geziniyor. Tomris, kedisine bir insana davranır gibi davranıyordu. Tomris’in hatırı için bu kedinin evimizde kalmasına umarım kızmazsın. Hem kediyi ben çağırmadım, kitaplarımın arasından fırlamıştır. Bilirsin kediler yazarlara benzerler ve aralarında yaratılıştan imzalanmış bir antlaşma vardır. “Uyumsuzluk” yazarlarla kedilerin ortak yazgılarıdır. Sana kötü bir haberim var. Kedi sesleri artıyor, sanırım evde ona yakın kedi var. Koridordayım, salona girsem mi? Tomris, alınır diye salona giremiyorum. Kedi bizi Tomris’e şikayet ederse ayıp olamaz mı? Hem: “Kırk yılın sonunda kedi(leri)miz bir geceliğine misafirliğe gelmiş, çok mu?” derse mahcup olmaz mıyız? Kedi sesleri kesildi, uyumuş olmalılar.

Mektubu yazabilirsem, “büyük özveriler, büyük avuntular ister” cümlesini muhakkak mektuba ekleyeceğim. Sen benim en büyük özverim oldun, avuntum ise… Kızarsın diye avuntumun ne olduğunu yazamam. Ne yazacağımı tahmin ettin sanırım.

O kösnül, o tutkulu duygu beni bulmuşsa suç bende mi? Bana anlayış gösterebilirdin. Sen edebiyatla savaşırken, aslında beni kırpmaya çalışıyordun. Ne yapabilirim, Tomris sözün en güzelini söylemiş: “Her tutku biter, aşk gibi, hırs gibi… ama edebiyat tutkusu hiçbir zaman bitmez.” Beni anlayabilirdin. Belki de hiçbir kitabımın olmamasını kabullenemedin. Evet, kapağında benim adımın yazdığı bir kitap yok. Bu ayrıntının ne önemi var? Marifet bir gemiye sahip olmak değil, çalkantılı bir denize ve ulaşılmaz bir kıyıya sahip olmaktır.

Güllerine de nicedir bakmıyorum. Dün gece ziyaretime Rasim Özdenören geldi ve Gül Yetiştiren Adam’ın bizim evde saklandığını söyledi. Sevindim. Ben ihmal etsem bile Gül Yetiştiren Adam güllerini ihmal etmez. Gül Yetiştiren Adam’ın çok hoşsohbet biri olmadığını biliyorduk, Rasim Özdenören de ağzı var dili yok. Birlikte saatlerce Gül Yetiştiren Adam’ı aradık, Rasim Bey tek laf etmedi. Yatak odamızdaki dolaplara, çekmecelere bile baktık ama Gül Yetiştiren Adam’ı bulamadık. Rasim Bey, adamın bizim evde saklandığında ısrarcı. Giderken, “Yarın gece fırsat bulursam yine geleceğim.” dedi, saatler gecenin üçünü geçmişken gelmez artık. Belki de Gül Yetiştiren Adam’ı başka bir yerde aradı ve buldu.

Kapı çalıyor, açsam mı? Kim bu saatte. Adam çok sert vuruyor. Komşular rahatsız olup uyanmadan kapıyı açayım bari. Kapının kolu da uhlamaya başladı. Kapının önünde Sezai Karakoç bekliyor. Soluk soluğa kalmış. Beni kenara itti ve salona koştu. Merak etme, Sezai Bey hiçbir varlığı ürkütmez, Tomris’in kedileri hala mırıl mırıl uyuyorlar. Salonun kapısını açtı ve balkona çıktı. Dudaklarında bir şiir: “Bana sormayın böyle nereye / Koşa koşa gidiyorum / Alnından öpmeye gidiyorum / Evleri balkonsuz yapan mimarların” Ah Sezai Bey, “Geç kaldınız! Oğlumuz İhsan geçen yıl balkondan düştü ve öldü.” “Mehmet Bey, yıllardır bugünü bekliyordum. Bütün şehirde elektrikler kesik, ben çocukları öldüren bütün balkonlara gidip bu şiiri okuyacağım. Daha uğramam gereken yüzlerce, binlerce balkon var. Sizinle daha fazla kalmayacağım.” Bak, koskoca Sezai Karakoç bize geldi, balkonumuza geçti, başsağlığı diledi ama sen evde değildin. Seni tanıyormuş, çıkarken: “G…. Hanım’a selamlarımı iletin.” dedi, ben durumumuzdan bahsedemedim, zaten acelesi vardı.

Birçok şeyde haklıydın; ama bana deli demeye hakkın yoktu. On beş yıllık kocanım ve İhsan adlı bir oğlumuz vardı. İhsan’ın babası olmamın hatırını gözetip bana bu lafları etmeyebilirdin. Keşke Woolf kadar yürekli olsaydım ve sana: “Bana yaşattığın her şey için sana teşekkür ederim, birlikte iki insanın yaşayabileceği en güzel anları yaşadık; ama sana ve kendime yeni acılar çektirmeye hakkım yok. Galiba yine delirmeye başladım, kulağımdaki aç kurt yeniden ulumaya başladı.” diye yazıp, cebime doldurduğum taşlarla kendimi bir ırmağa bıraksaydım. Ne bizim ilişkimiz bu kadar tutkuluydu ne de ben Woolf kadar kendisiyle kavgalı biriydim.

Evimizin odalarını da mı beraberinde götürdün? Salon yerinde değil. Tomris’in kedileri salonumuzu balkondan aşağı mı attılar? Yatak odamızı da Gül Yetiştiren Adam götürmüştür. Diğer odaları Necip Fazıl götürdü; kelimeleriyle saklambaç oynamak için. Sezai Bey’den hiç kuşkulanmam çünkü o, müstağni – kanık mı deseydim?- bir insandır. O güzelim evimizden geriye sadece bu karanlık oda kaldı. Olsun biz seninle bu odayı bir dünya kadar geniş tutmasını biliriz.

Yere sert vuran bu ayaklar bir yazara ait olamaz. Odamıza tanımadığım iki adam girdi. Sanırım çopur suratlısı doktor, tıknaz olanı da yardımcı personel. Ellerinde uzun, beyaz bir gömlek var. Hani sen: “Üzerinde, bir deli gömleği eksik” derdin ya, şimdi üzerimde bir deli gömleği var, anlayacağın eksiğim kalmadı. Doktorlar, hayal görüp görmediğimi, kendimi nasıl hissettiğimi sordular. Ben tek laf etmedim, dikkat çekmek için birkaç kez oyun oynar gibi ıkındım; ama bu halimi çok umursamadılar. Üzerime bu gömleği -deli gömleği demek içimden gelmiyor- geçirdikleri zaman hiç direnmedim. Bu işin encamı nereye varır, görüyorum. Benim bir sayrımsak olduğumu düşünüp taburcu edecekler. Yoksa yine nikbinliğim mi tuttu?

Doktor dışarı çıkarken cebinde Gül Yetiştiren Adam’ı gördüm bana el salladı, iyice kağşamıştı. Görürsen, Rasim Bey’e Gül Yetiştiren Adam’ın bu tımarhanede olduğunu söyle. Deli gömleğimin cebinde Kendine Ait Bir Oda adlı kitap vardı. Kitabı gömleğin cebine kimin koyduğunu biliyorum.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

İkindi Vakti / Celal Türk
Hocam Cahit KOYTAK’a / Ferman Karaçam
Zurnanın Ölümü / Mehmet S.Rindokur
Zamanın Dışına Çıkmak / Bilal Kemikli
Yaz Okumaları / İsmail Bingöl
Tümünü Göster