Bir Erguvan Masalı

180
Görüntüleme

I
Mayıs ayı, badem ağaçlarının çiçeğe durduğu , Boğaziçi’nin ,erguvanların utangaç pembesi ile bahara soyunduğu, en alımlı zamanında İstanbul .
Sokaklarda çocuk sesleri, kuş cıvıltıları, kırlangıçların çapkın uçuşları, otomobillerin camlarından dışarı sıçrayan  tempolu müzik ile birbirlerinden habersiz ama aynı şenliğe hazırlık yapmış da şimdi kutluyormuş gibi insanlar…
Üsküdar iskelesinde rengarenk giysileriyle  kızlar, jöleli saçları, beyaz kısa kollu gömlekleriyle delikanlılar, banklarda güneşin onlara, onların güneşe gülümsediği gün görmüş hanımlar ve beyler…
Trafik gürültüsüne arkasını dönmüş, oltasına bir istavritin takılmasından çok hatıralarından mutlu zamanları yakalamaya çalışarak balık tutanlar… İstanbul böyle gülümsüyor baharda.
Selim’in baharı suskun.Selim’in baharı  durgun …Selim buruk bir yalnızlığı taşıyor gün be gün heybesinde.Onu sadece, her mevsimi bahar kılan Neva’sını düşünmek gülümsetiyor.
Her akşam iş çıkışlarında , Neva ile şenlenmiş bir mekana uğruyor.Bu koca şehre ne çok hatıra serpiştirmiş olduklarını düşünüyor. Daha sonra  hüznü yüreğinde , acı gülümseyişi dudaklarında, yorgun bedenini evine sürüklüyor.
Selim’in evi  İstanbul’un dar sokaklarından birinde. Karşısında yan yana dizilmiş bitişik nizam apartmanlar, pencereden her bakışında ona gökyüzünü göremeyişini haykırıyor. Ve her defasında –aydınlıklara açılacak,  pencereden bakar bakmaz gökyüzünün  görüleceği, gece ve gündüzü perdeleri açmadan fark edebileceği- bir evin düşünü kuruyor. Düşlerinin dua hükmünde kabul edilişine dek bu düşü kuracak. Evinde gülümseyen bir yüz yerine onu büyüdükçe büyümüş bir özlem karşılıyor. Yüreğinde beslediği, duaya durmuş umutlarını sesli mırıltılarına amin diyerek pekiştiriyor.
II
Karanlığın koynundan sessizce süzülerek, dar sokağı aydınlatan lambanın altında durup , cebinden anahtarlarını çıkarıyor. Bergamotlu bir demlik çay, Şam tütününden el sarması sigarası ve dağlardan efkar aşırıp getiren türküleriyle özlemini demleyeceğini düşünerek apartmana yöneliyor. Kapıcı Halim dikiliyor karşısına , yapışkan bir gülüş yüzünde.
“Abi paketin var. Bin bela imza atıp aldım. Sahibine verecem illa diye tutturdu adam. Bulamazsın dedim , karabatak gibi adamdır. Neyse aldım sonunda.”
Derdi birkaç liralık bahşiş. Selim umarsız, bir iki fatura ve -internet kanalı ile verdiğim kitap siparişidir- diye düşündüğü paketi  alıyor. Anahtarın soğuk metal sesi ile başlıyor yalnızlığın senfonisi, eşikten adımını atar atmaz, cevapsız kalan selam verişiyle devam ediyor.Elektrik düğmesini el yordamı ile bularak açıyor Selim. Beyaz florasan ışığı odayı bir anda aydınlatıyor. Beyaz perdelerine yansıyan beyaz ışıkla, sokağın en aydınlık penceresi Selim’in penceresi oluyor.
Bundan bir yıl öncesinde, doğum gününden kısa bir süre sonrasına kadar, şen gülüşler, mutlu düşler kurdukları Neva’ dan neredeyse on bir aydır hiç haber yok . Suskunluğun lehçesini henüz çözemediklerinden olmalı kelimeleriyle birbirlerini incittikleri bir haziran gecesinden beri suskunlar. Yürekleri acıyor ama gururun hain pençesinden kurtulmayı  Selim başaramıyor. “Neva ne yapıyor, neden aramıyor diye düşünüyor.” Ne vakit böyle düşünse , “O’na gitme dedim”  (oysa gidersen beni unut demişti kızgınlıkla.Sevsen gitmezdin demişti.)
“Sevgim yüreğimde, ayaklarımda değil,gitsem de severim , kalsam da. Mekan değişince sevgiler yok olmaz, yüreklerin haritası sonsuzdur.” dediğinde Neva, bu edebiyat kısmı demişti Selim.
Geçen yılın baharında kurdukları son cümleler yaklaşık bir yıldır repliği oluyor Selim’in. Galaya hazırlanıyormuş gibi defaatle tekrarlıyor o gün bu gündür son konuşmalarını. Bu gece de onlardan biri.
Selim’in gözü duvardaki  takvime ilişiyor. Şaşkın,  21 Mayısı gösteriyor. “Doğum günüm ha” diyor yarım ağız gülerek. Geçen doğum gününde Neva’nın  “unutmam!” deyişini hatırlayıveriyor birden. Mahzun ve bir parça kırgın çalışma masasının yanındaki boşlukta sırtını duvara yaslayıp , yavaş yavaş yere doğru kayarak zemine oturuyor. Daraldığında , sıkıldığında duvara veriyor sırtını Selim. “ Aramadı ”diyor mırıltı halinde, “aramadı bile!”
Bir ümit aramıştır belki deyip cep telefonuna bakıyor. Yok. Arayan yok.
Takvim gözüne iliştikçe kimsesizlik hissi bir canavar gibi kuşatıyor etrafını. Hışımla fırlıyor yerinden. Takvimi söküp alıyor duvardan. Zihninde asılı duran tarih muzip muzip salınıyor.Kaybetmekten korktuğu her şeyi kaybettiğini, şimdi de sıranın Neva’sına geldiğini düşündükçe bir cendere içine sıkıştırılmış gibi hissediyor kendini. Gecesi kabus oluyor sonra dua. Dua oluyor gecesi sonra Neva…
Sakinleşmeli deyip, ocağa çay suyunu koyuyor. Buz gibi su ile duş alıyor, yüreğini ve zihnini kavuran ateşi söndürmek istercesine. Florasan ışığı söndürüp, çalışma masasındaki hüzün loşluğundaki abajurunu yakıyor. Şam tütününü “yokluğun gözü kör olsun” diye mırıldanarak, pelur sigara kağıdına hırçın parmak hareketleriyle hapsediyor. Firakı hapsedip ateşe vermeyi, dumanını  vuslatım diyerek içine çekmek ister gibi… Pencereyi aralıyor. Sokağa sızan duman Selim’in rutin ayininden bir parça. Paketi uzanıp alıyor. Yavaş hareketlerle ambalajını açıyor. Paketten çıkan bir kitap değil.  Sedef kakmalarla işlenmiş ahşap bir kutu.
Kokluyor önce, elleri titriyor, yüreği de… Sinesine bir sızı saplanıyor. Uzun zamanların en şen tebessümü oturuyor dudaklarına. Umudun dua olup, kabule giden kutsal yolunda bir yolcu heyecanı ile açıyor kutuyu. İşveli pembe çiçeklerle sımsıkı donanmış küçük bir erguvan dalı çıkıyor.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Ay Benimle Ağladı / Şükran Işık
Erguvan / Mustafa Oğuz
Şiir Konuşuyor / Emre Şimşek
İstiare Zamanlar / Mehmet Yüzücü
Sen ve Sen / Recep Garip
Tümünü Göster